Final Yapmış Efsane Dizilerden Humans


Kölelik sisteminin modern dünyadaki yansıması nasıl olurdu acaba? İşte bu sorunun cevabını robotlar üzerinden anlatan bir dizi Humans. İnsan görünümünde ve aklınıza gelebilecek her alanda modern insanın yardımcısı, köleler. 


Aslında üretim amacı doğrultusunda kullanılmak üzere tasarlanıyorlar. Bu nedenle android yazılımlarının dışına çıkamıyorlar. Ama fikrin mimarlarından bazı bilim adamlarının kaybettikleri yakınlarını robotlarla geri getirme çabası olayı başka bir boyuta taşıyor. Gizlice robotlara yüklenen yeni yazılım yayıldıkça da sentetik denen robotlar bilinçlenmeye başlıyor.


Robotlardaki bilinçlenme, insanlar gibi robotların da farklılaşmasına neden oluyor. İnsanlarla eşit haklara sahip olma isteği bazılarını şiddete bazılarını da pasif direnişe yöneltiyor. Bir kısmı da insanların arasına gizlenmeyi seçiyor.


Amerikan AMC ile İngiliz Channel 4 kanallarının ortak yapımı dizi İsveç yapımı Äkta Människor (Real Humans - Gerçek İnsanlar) dizisinin uyarlamasıymış. Toplamda 4 sezon, her sezon 8 bölüm ve her bölüm 45 dakikadan oluşuyor. İsveç yapımı diziyi izlemediğim için bu konuda yorum yapamıyorum. Ama robotlar denince aklıma hep Isaac Asimov geliyor. Dizinin senaryosu Asimov'un hayal gücünün çok gerisinde. Bunun yanında mekanlar ve oyunculuklar ise beni büyüledi. 

Drama ve bilim kurguyu bir arada sevenlerdenseniz, final yapmış efsane diziler listesine adını yazdırmayı başaran bu diziye de göz atmanızı tavsiye ederim.

Keyifli seyirler.  

Kölelik sisteminin modern dünyadaki yansıması nasıl olurdu acaba? İşte bu sorunun cevabını robotlar üzerinden anlatan bir dizi Humans....

Memduh Şevket Esendal - Otlakçı


İlginç bir kişilikmiş Memduh Şevket Esendal. 1883 yılında Çorlu'da çiftçi bir aileden dünyaya gelmiş. Osmanlı'nın çöküş dönemine rast gelen hayatı boyunca savaşlar nedeniyle düzenli bir eğitim alamamış. Kendi gayretleriyle Fransızca, Rusça ve Farsça öğrenmiş. Tabi ki farklı dilleri öğrenme yetisini Bakü, Tahran ve Kabil'de yaptığı elçilikler sırasında kazanmış olmalı. Ama ya boş gidip boş gelenlere ne demeli? Atatürk'ün de güvendiği biri. Öyle ki Bakü elçiliğinden döndükten sonra Bolşevik olduğu yönündeki yoğun eleştirilere rağmen, güven göstergesi olarak Tahran elçiliğine görevlendiriliyor. Sonrasında CHP genel sekreterliği, milletvekilliği derken 52 yaşına geldiğinde sadece edebiyatla ilgilenmeye başlıyor.

Hem milli mücadele içerisinde ülkeyi il il dolaşması hem de yurt dışında yaptığı görevler nedeniyle gözlem yeteneği bir hayli gelişmiş olmalı. Yani sırça köşkünde oturup halkın sorunlarını dile getiren yazarlardan olmadığı her halinden belli. Bu yeteneğini de hikayeleriyle yüzümüze ayna tutmasından anlıyoruz. İnanılmaz bir durum tespiti ve inanılmaz bir farkındalığı var...

Memduh Şevket Esendal sağlığında hikayelerini iki kitap halinde yayınlamış. Birinci ve İkinci Kitap. Yazarın ölümünden sonra Dost Yayın Evi birinci kitaba Otlakçı, ikinci kitaba ise Mendil Altında adını vererek tekrar satışa sunmuş. Esendal'ın düzenlemesinde her iki kitapta da 25 öykü bulunmaktaymış. Yapılan araştırmalarda ise yazarın 70 öyküsünün yayınlandığı tespit edilmiş ancak ailesi yazarın 163 öyküsü olduğunu söylemiş. Araştırmacılara buradan duyurulur...

Ben şimdilik Otlakçı'yı okudum. Eser 217 sayfa. Hikayeler çok kısa ve yalın bir dille yazılmış. Yazar hikayelerindeki durum tespitleriyle okurunu gülümsetirken şaşırtmayı başarıyor, hem okunmayı hem de unutulmamayı fazlasıyla hak ediyor.

Kesinlikle tavsiye ettiklerim arasındadır

İlginç bir kişilikmiş Memduh Şevket Esendal. 1883 yılında Çorlu'da çiftçi bir aileden dünyaya gelmiş. Osmanlı'nın çöküş dönemi...

Dickinson


Amerikalı şair Emily Dickinson. Kendileri 1830'da Amerika'nın Massachusetts eyaletinin Amherst kentinde doğmuş ve 1886 yılında da yine aynı yerde dünyamızdan ayrılmış. Babası ünlü bir avukat ve politikacı. Bir erkek kardeşi bir de kız kardeşi var. Ama Dickinson ailesini ölümsüzleştirmesi ailenin elitist olmasından değil Emily'in ölümünden sonra, odasındaki çekmecesinde bulunan şiirleri sayesinde gerçekleşir. 


İşte bu şairimizin hayatı, Apple Tv için kara komedi türünde dizi yapılmış. Dizi şimdilik 1 sezon ve 10 bölümden oluşuyor ama 2. sezon onayı da alınmış. Bölümler yaklaşık yarım saatlik, yani sıkmıyor.

Diziden anladığımız kadarıyla Emily doğru yerde doğru ailede ancak yanlış zamanda doğmuş. Zengin ve kültürlü bir baba, kendisine bulaşmak istemeyen kardeşler ve şato gibi bir ev. Ama işte o dönemde Amerika'da kadınların oy kullanmasını bırakın okula gitmesi bile yasak. Hele şiir yazmak ve yayınlatmak kadının haddine mi!!!


Tabi ki o dönem için de ideal kadın profili var. Emily'in annesi. Ev işlerinden çok iyi anlayan, yaptığı yemeklerle kocasına parmak ısırtan, kocasının bir dediğini iki etmeyen, aç parantez aaahhh ahh kapa parantez, düşünme gereksinimi olmayan biri. Dizinin gerçek kara komedisi işte bu kadın. Öyle güzel oynamış ki. Özellikle kocası ev işleri için ona yardımcı aldığında kendini yetersiz hissederek bunalıma girdiği sahneyi hatırladıkça gülüyorum. 

Emily ise zamanın kural tanımaz şımarık kızı. Yengesiyle lezbiyen ilişki yaşarken sonlara doğru bir de erkek sevgili yapıyor. Sık sık da at arabalı azrailli halüssinasyonlar görüyor.  Kendince eğlenceli bir tip. 


Sonuç olarak ben isyankar bir yaşama tanıklık etme, Emily'nin annesine gülme ve bölümlerin kısa olması nedeniyle sıkılmadım. Ama sakın ola siz kara komedi olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Hele feministseniz hiç bulaşmayın. Ya da bulaşın ki kadın hakları nereden nereye gelmiş daha iyi anlaşılsın.

Amerikalı şair Emily Dickinson. Kendileri 1830'da Amerika'nın Massachusetts eyaletinin Amherst kentinde doğmuş ve 1886 yılınd...

7. Koğuştaki Mucize


Uzun zaman oldu sinemaya gitmeyeli. Hazır fırsatı yakalamışken sinemaya gitmeye karar verdik. Haliyle elimizin altındaki Recep İvedik, Naim ve 7. Koğuştaki Mucize arasında bir seçim yapmak zorunda kaldık.


Aslında 2013 Kore yapımı Hücre 7 Mucizesi filmini izlemiştim. Normalde uyarlama bir film izlemek yerine özgün bir yapım izlemeyi tercih ederim. Ama Recep İvedik baydı artık, Naim'e ise bir türlü elim gitmedi.

7. Koğuştaki Mucize özgün yapıma ana hatlarıyla sadık kalarak bolca kültürel acılarımız eklenerek uyarlanmış. Aralara serpiştirilen komedi unsurlarına bile önceki sahnelerin göz yaşları dindirilemediği için ağlayarak gülüyorsunuz. Zaten ilk yarım saatten sonra hönküre hönküre ağlayarak bitiriyorsunuz filmi. Kime kızacağınızı şaşırıyorsunuz. Herkes biraz haklı ama çoğu acımasız. Arada ezilen engelli bir baba, küçük kızı ve yaşlı nine...


Son söz olarak filmin uyarlama olduğunu bilmeyen biri, bizden bir hikaye zanneder. Öyle güzel uyarlanmış. Dönemin kurgusu, sıkı yönetim komutanı, kıyafetler ve görseller çok iyi yansıtılmış. Aras Bulut İynemli'nin oyunculuğu da baş köşeye oturmuş. Doya doya ağlamak istiyorum diyorsanız izleyin derim...

Sevgiyle kalın...  

Uzun zaman oldu sinemaya gitmeyeli. Hazır fırsatı yakalamışken sinemaya gitmeye karar verdik. Haliyle elimizin altındaki Recep İvedik,...

Eva Luna Ne Anlatıyor?


Sanırım okunacak kolay bir kitap ararken SevKOz tavsiye etmişti (kendisine teşekkür ediyorum) yazar Isabel Allende'yi. E kitap arşivimde Allende'nin Eva Luna Anlatıyor kitabını bulunca da başladım okumaya.  Çok ilginç başladı eser. Eva Luna sevgilisi Rolf Carle ile seviştikten sonra sevgilisinin isteği üzerine Binbir Gece Masalları'ndaki Şehrazad gibi anlatmaya başlıyor hikayelerini. 

Sultan, vezirine her gece bir bakire getirmesini, gece sona erince de kızın öldürülmesini buyurmuştu.Bu böylece üç yıl sürüp gitti ve kentte bu süvarinin saldırısına yarayacak genç kız kalmadı. Ama vezirin güzeller güzeli bir kızı vardı ve adı Şehrazad'dı. Ağzından bal damlayan bu kızı dinlemelere doyum olmazdı. (Binbir Gece Masalları'ndan)

Böylece anlatı, hikaye ve hikayeciliğin hayat kurtaran gücünü gözler önüne sererek başlıyor. Eva Luna peşi sıra gelen tam yirmi üç hikaye anlatılıyor. Ne yalan söyleyeyim hikayelerin çoğunun içerisine giremedim hatta anlamakta bile zorlandım. Ama bir kaç hikaye benim için çok iyiydi. Maria Sersemi ve Yargıcın Karısı ilk aklıma gelenler olsa da en iyisi Saygın Bir Aile'ydi. 

Ve sözlerinin bu anında Şehrazad tanyerinin ağardığını gördü ve sustu. (Binbir Gece Masalları'ndan)

Hikayeler bittiğinde de yine Binbir Gece Masalları'yla uğurlanıyoruz. Yazar, Şehrazad'ın kendi hayatını kurtarmak için anlattığı büyüleyici Binbir Gece Masalları'na atıf yapmakla, işte benim hikayelerim de böyle mi demek istedi yoksa Orta Çağ'da yazılmış bu muhteşem esere ekleme mi yapmak istedi bilemiyorum. Ama kısa öykülerden oluşan 253 sayfalı eseri tavsiye etmekte zorlanıyorum.

Sevgiyle kalın... 

Sanırım okunacak kolay bir kitap ararken SevKOz tavsiye etmişti (kendisine teşekkür ediyorum) yazar Isabel Allende'yi. E kitap arş...

Okunması Gereken Kitaplar Listesinden Kült Bir Kitap: Madde 22


İşte böyle başladı tüm hikaye. Amerikalı savaş pilotu Joseph Heller'in deneyimlerinden yola çıkarak savaşın saçmalığı üzerine kurguladığı ve mutlaka okunması gereken bir kitapmış Madde 22. Yazar 1953 yılında yazmaya başladığı romanı 1961 yılında yayımlamış. 2016 yılında da 50. yıl edisyonu yapılmış. Hayatta tutunmanıza yardımcı olacak kadar da etkili bir esermiş... 

Ama olmadı. Sarmadı. Tam 618 sayfa boyunca madde 22'nin saçmalığı ve savaştaki kirli çıkar ilişkileri dışında bir albesini bulamadım. Bu kısımda toplasan 50 sayfayı geçmez. 

Madde 22: Eğer biri tehlikeli savaş uçuşlarını yapmaya gönüllüyse aklını kaybettiği düşünülür ama görevlere katılmak istemediğini belirten resmi bir başvuruda bulunursa delirmediği ortaya çıkar ve böylece görevine devam etmek zorunda kalır

Geriye kalan kısımlarda kısa kısa bölümler halinde roman kahramanlarını irdeledik. Savaş subaylarının yükselme ve birbirlerinin önünü kesme çabalarını okuduk. Neden savaştığını bilmeyen adamların görevi bitirip kaçma gayretine şahit olduk. Savaşmak istemeyenlerin hasta numarasıyla hastaneye kaçışına acıdık. 

Beklediğimi bulamama rağmen kitabı bitirme inadım, kitabı sündürdükçe sündürdü. Romanda savaşan askerlerle birlikte bende bunaldım. Kitap bittiğindeyse kocaman bir ohhh çektim.

Son söz olarak benim içselleştiremediğim kitabı bir de bu blogun eleştirisinden okumanızı tavsiye ederim. Kitabı çok güzel anlamış, anlatmış ve tavsiye etmiş.

Sevgiyle kalın...

İşte böyle başladı tüm hikaye. Amerikalı savaş pilotu Joseph Heller'in deneyimlerinden yola çıkarak savaşın saçmalığı üzerine kurg...

Extremely Wicked Shockingly Evil and Vile


Ted Bundy, Amerikanın en ünlü seri katillerinden. 1974 ile 1978 yılları arasında ağına düşürdüğü otuzun üzerinde kadının ölümünden ve bir çoğunun tecavüze uğramasından sorumlu tutulur. Tüm mahkeme süresince hatta idama mahkum edildikten sonra bile suçlamaları kabul etmez. Ta ki elektrikli sandalye ile idam zamanı yaklaşana dek. Bu süreci uzatabilmek ve biraz daha hayatta kalabilmek için polise bilgi kırıntıları vermeye başlar. Ancak uzatmalı sevgilisiyle konuştuktan sonra bir anda çözülür. 


Amerikanın çeşitli bölgelerinde öldürülen otuzun üzerinde kadının katili Ted Bundy'nin yargılanma sürecini kız arkadaşı Elizabeth Kloepfer’in gözünden anlatan harika bir film Extremely Wicked Shokingly Evil and Vile. Filmin biyografik etkileyiciliğinin yanında baş rol oyuncusu Zac Efron'un, Ted Burny'e benzerliğiyle de dikkat çekici.   

Filmde Bundy'nin, Elizabeth Kloepler ile tanışma sürecini, polis tarafından yakalanmasını ve uzun süren yargılanma sürecindeki çırpınışını izliyoruz. Savunmasını oturttuğu temellerin sağlam olmasının yanında, kural tanımaz sempatikliğiyle verdiği mesajların izleyiciyi etkilediği hatta filmin sonuna kadar masumiyetine inandırdığı muhakkak. Öyle ki uzatmalı sevgilisi ile platonik aşkı da uzun süre onun masum olduğuna ve yargının çok büyük bir hata yaptığına inanıyor.


Film Bundy'nin kızları ağına nasıl düşürdüğü ve neden/nasıl öldürdüğü kısmını anlatmıyor. Neredeyse tamamen yargılama süreci üzerinde duruluyor ve aralara serpiştirilen gerçek görüntülerle de destekleniyor.  

Her ne kadar Ted Bundy'i anlatan 4 bölümlük Conversations with a Killer: The Ted Bundy Tapes dizisinin çok daha iyi olduğu eleştirileri olsa da ben filmi beğendim. Tavsiye ederim.

Ted Bundy , Amerikanın en ünlü seri katillerinden. 1974 ile 1978 yılları arasında ağına düşürdüğü otuzun üzerinde kadının ölümünden ve...

İnsan Nasıl İnsan Oldu


İnsan Dünya sahnesine ilk ne zaman çıktı? Çetin ve vahşi doğa koşullarında varlığını nasıl sürdürdü? Gezegeni hakimiyeti altına alan canlı türü olmayı nasıl başardı? Hangi gerekçelerle bir biriyle mücadele etmeye başladı? Ve günümüze kadar hangi serüvenlerden geçti?

Eser altı yüz sayfanın üzerinde olmasına rağmen inceleme alanı çok geniş. Böyle olunca da her konuya bir parmak bal çalma edasıyla dokunup geçiyor. Yine de tarih sahnesi gözünüzün önünde canlanıyor. Okurunu, kitabın ilk sayfalarıyla birlikte daha konuşamayan ilk insanların yanına konuk ediyor. Doğanın vahşi koşullarında nasıl hayatta kaldıklarını ve avlandıklarını seyrettiriyor. Sonrasında taşlardan av silahı yapışına, mağaralardan ahşap evlere geçişine, madenleri işlemesine geçiyor. Zaman ilerledikçe dilin gelişmesine, mesleklerin yavaş yavaş oluşmasına, yabancı kabilelerin düşman kabul edilmesine doğru ilerliyor. İnsanın yerleşik hayata geçişiyle tarımı öğrenmesine, tanrı inanışlarının ortaya çıkışına, tarımla birlikte daha fazla iş gücüne ihtiyaç duyuşuna, bu ihtiyacı karşılamak için hayvanları eğitmenin yanında kölelik sistemini keşfine doğru ilerliyor. Sınırların genişlemesiyle önce ırmakları, sonra denizleri daha sonra da okyanusları geçişine ve dünyayı keşfine doğru yol alıyor. Dünya sahnesine bilim için hayatını feda eden insanların çıkmaya başlamasıyla zihinsel keşifler başlıyor. Önce dünyanın yuvarlak olduğu, sonra döndüğü anlaşılıyor.   Biruni, Aristotales, Demokritos, Galileo... Dünyanın sınırlarını keşfeden insanlık artık yavaş yavaş evreni anlamaya çalışıyor...

Bakmayın eserin kalın olduğuna, insanlık tarihi meraklıları için ancak ön söz olabilir. Bu eseri okurken ilginizi çeken karakterleri not alıp daha derinlere dalmanıza vesile olabilir. Ancak amacınız genel bilgi edinmek ise müthiş bir yolculuk sizi bekliyor.

Keyifli okumalar...   

İnsan Dünya sahnesine ilk ne zaman çıktı? Çetin ve vahşi doğa koşullarında varlığını nasıl sürdürdü? Gezegeni hakimiyeti altına alan...

Aşksız İlişkiler


Kitabı bir instagram paylaşımında görüp okumaya karar vermiştim. İsmiyle dikkat çeken esere, acaba kadın erkek ilişkisini mi yoksa doğa, hayvan vs üzerine duyarsızca yaşadığımız hayatları mı irdeliyor merakıyla hiç araştırma yapmadan başladım. 

Kitap başlarda sardı. İstakozun daha canlıyken kaynar suya atılarak pişirilmesi tekniğinin, en lezzetli teknik olması gibi umursamadığımız caniliklerimizi masaya koydu. Ara ara da Hristiyanlığın, Paganizmin kopyası olması ve Meryem ana üzerinden oldukça kışkırtıcı iddiaları serpiştirerek ilerledi. Ancak sonrasında baş karakter her ne yaşadıysa ben etkilenmedim. Neredeyse her satır donuk, duygusuz ve ruhsuzca ilerledi. Baş karakterin ölümü bile duygusuzcaydı. Bilemiyorum, belki de yazarın Aşksız İlişkiler'i bu ruhsuz ve umarsız yaşamdı.

...

...

Yazıma ara vererek nette biraz gezindim. Hani benim gözden kaçırdığım veya anlamadığım bir şeyler varsa diye. Jean Paul Satre'nin Bulantı eserini de okuduğumda aynı duyguları hissetmiş ancak eserin Varoluşçuluk akımıyla bağlantısını kurduğumda bütün taşlar yerine oturmuştu. Küçükte olsa bir aydınlanma yaşamıştım. Ancak bu eserle ilgili etkileyici ayrıntılarla karşılaşmadım.

Sonuç olarak 160 sayfalık uzun öykü niteliğinde bir kitap. İngiliz Edebiyatı'nın da önemli eserlerindenmiş. Takdir sizin... 

Kitabı bir instagram paylaşımında görüp okumaya karar vermiştim. İsmiyle dikkat çeken esere, acaba kadın erkek ilişkisini mi yoksa doğ...

Kız Kardeşin İçin Ne Kadar Dayanabilirsin?


Herkesin haklı olduğu bir anlaşmazlıkla karşılaştınız mı hiç? Hoca misali herkese haklısın deyip hiç bir çözüm üretememek. İşte öyle bir kitap Jodi Picoult'un kaleminden çıkan Kız Kardeşim İçin.

Kız çocuğunun akut lösemi olduğunu öğrenen bir aile çözüm arayışına giriyor. Aile bireylerinin kan uyumu tutmuyor. Ülke çapında donör bulunabilmesi için listeye girmeleri gerekiyor. Ancak kızları Kate'nin bunun için zamanı yok. Anne ve baba bir karar veriyor. Kate'e uyumlu yeni bir çocuk yapmak. Ve proje çocuk Anna dünyaya geliyor. Kate her rahatsızlandığında Anna göreve çağrılıyor. Her iki kardeş içinde inanılmaz sancılı bir süreç. Anna 13 yaşına geldiğinde artık donör olmak istemediğine karar vererek kimseden habersiz bir avukata başvuruyor.

Kitap boyunca her iki kızını da düşünmek zorunda kalan anne ve babanın, acı çeken Kate ve Anna'nın, olaya müdahil olan avukatın, aile danışmanının ve hakimin olaya bakışını okuyoruz. 

Ben kitabı zaten tavsiye edeceğim ama isterseniz bir de çok iyi yazılmış tanıtım bültenini okuyun. Sonrasında zaten 450 sayfalık kitabı okumaya karar vereceksiniz... 


Siz olsaydınız, ne yapardınız?
Anna hasta değil ama ön üç yaşına dek sayısız ameliyat, nakil ve operasyon geçirdi, iğneler vuruldu. Hepsi ablası Kate'in çocukluğundan beri yakasını bırakmayan lösemiyle mücadele edebilmesi için.
Kate ile tam doku uyumu olması için laboratuvar ortamında genleri özel olarak seçilen özel üretim bir çocuk olan Anna, ablasına ilik verebilmesi için dünyaya getirilmişti, rolünü ve hayatını hiç sorgulamadı… bugüne dek.
Şimdi ergenlik çağındaki çoğu genç gibi Anna da gerçekte kim olduğunu sorgulamaya başlıyor ve sonunda çoğu insan için akla getirmesi bile mümkün olmayan bir karar alıyor; ailesini paramparça edecek ve sevdiği ablası için belki de ölümcül sonuçlar doğurabilecek bir karar.
Anna proje çocuk olarak yaşamını sürdürmeyi kabul mu etmeli, yoksa kaderinin yönetimini eline mi almalı?
Hayat geride kurbanlar bırakacak kadar değerli mi?
Sevgi nerede başlar ve hangi noktada nefrete dönüşür?
Çok önemli etik tartışmaları körükleyen kışkırtıcı bir roman olan Kız Kardeşim İçin, bir ailenin ne pahasına olursa olsun verdiği hayatta kalma mücadelesini ve ibret alınacak bir ahlak öyküsünü anlatıyor.


Sevgiyle kalın... 

Herkesin haklı olduğu bir anlaşmazlıkla karşılaştınız mı hiç? Hoca misali herkese haklısın deyip hiç bir çözüm üretememek. İşte öyle b...

Christopher Jhonson Mccandless'in Yabana Doğru Yolculuğu


Bu dünyadan Christopher Johnson Mccandless adında bir maceraperest geçer. "Bence kariyer denen şey 20. yüzyıl icadıdır ve ben bir kariyer istemiyorum" diyerek kendine yeni bir yol çizer. Emory üniversitesini bitirdiğinde herkes onun iyi bir işe girmesini beklerken o hayalinin peşine düşer. Önce okurken biriktirdiği 25000 Amerikan dolarını bir hayır kurumuna bağışlar sonra aracına binerek çıkar yollara...


Amerikayı bir uçtan bir uca gezme hayali için ilk adımlarını aracıyla atar. Ancak yolculuğu sırasında bir gece çölde dinlenirken fırtınaya yakalanır ve arabası çöle saplanır. Mccandless arabayı kurtarmak yerine hem arabasını terk eder hem de cebindeki tüm parayı yakarak kaldığı yerden devam eder. Aslında bir isyanın eşiğindedir. Bu yolculuğunda fazlasıyla etkilendiği yazar Jack London'un eserlerini kendine rehber edinir. Toplumun kuralları yerine doğanın kanunlarıyla yaşamayı hedefler. Ailesinin kendisine ulaşmasını engellemek ve kendilerine berduş denen 60'lı yılların otostopçu akımından da etkilenerek, ismin Alexander Supertarmp yapar. O artık Aleksander Süperberduş olmuştur ve 2 yıl boyunca Amerikayı bir baştan bir başa dolaşır. Ancak yetmez...


Alaska'ya gitmeye, balta girmemiş ormanlarda yaşamaya karar verir. Bunun için bir süre çalışarak para biriktirir ve otostopla Alaska'ya gider. Tüm uyarılara ve yetersiz teçhizatına rağmen ormana dalar. Burada haritası bile tam olarak çıkarılamamış ormanda haritasız yaşamaya karar verir. Yaklaşık 64 kilometrelik yürüyüş ve Teklanika nehrini geçmesinin ardından terk edilmiş bir otobüs bulur. Bu otobüste yaklaşık 3 ay yaşar. Bu süre içerisinde ormanda avladığı hayvanlarla beslenir. Temmuz 1992'de geri dönmeye karar verir. Ancak ormana girerken dingin olan Teklanika nehrinin suyu yükselmiş ve geçilemez olmuştur. 


Mccandless tekrar otobüsüne dönmeye karar verir. Ancak kış gelmek üzeredir ve doğa kabuğuna çekilmeye başlamıştır. Avlayacak hayvan bulamaz. Topladığı tohumlarla beslenmeye çalışır ve hastalanır. Doğanın acımasızlığıyla yüzleşen maceraperest son bir ümitle yardım notları bırakmaya başlar.

Dikkat muhtemel ziyaretçiler. S.O.S. Yardımınıza ihtiyacım var. Yaralıyım, ölmek üzereyim ve buradan çıkmak için yeterince gücüm kalmadı. Tek başımayım ve bu bir şaka değil. Tanrı aşkına, beni kurtarın. Yakınlarda meyve topluyorum ve bu akşam dönmeliyim. Teşekkür ederim, Chris McCandless. Ağustos?


Ormanda yaşadığı 112 gün boyunca günlüğüne not alır. Ölü bulunduğunda sadece 30 kilodur ve son pozunda bile korkusuzca gülümsemektedir. Son notunu ise 12 Ağustos günü bırakır. 

Harikulade Böğürtlenler.

Yazar Jon Krakauer, Outside dergisinin Ocak 1993 sayısında "Masumların Ölümü" başlıklı makalesinde Mccandless'i anlatır. Derginin bu makalesine hiç olmadığı kadar ilgi duyulur ve çok fazla geri dönüş alır. Bazı okurlar hayran kalırken bazıları yerden yere vurur. Yanına harita almayan Mccandless'in bir kaç kilometre yakınındaki avcı kulübelerini fark edememesini intihar olarak görür. Bir kısmı gereksiz özgüveniyle nehrin yükseleceğini öngörememesini eleştirir. Bir kısmı da en zor anında ormanda yangın çıkararak fark edilebileceğini ve yangın söndürme ekiplerince kurtarılabileceğini öne sürer. Onlara göre ölümün sebebi kendi yetersizliğidir.

Yabana Doğru kitabı ise Mccandless hakkında yazılan Masumların Ölümü makalesinin genişletilmiş halidir. Hayatı sorgulamanıza yardımcı olur. Kesinlikle tavsiye ederim. Bu arada 2007 yapımı bir de filmi varmış ama ben henüz izlemedim.

Sevgiyle kalın... 

Bu dünyadan Christopher Johnson Mccandless adında bir maceraperest geçer. "Bence kariyer denen şey 20. yüzyıl icadıdır ve ben bi...

Rehabiltasyon Testi Olarak Sanal Gerçeklik - The I-Land


Cezaevlerinin amacı konusunda anlayamadığım şeyler var. Yargılamanın tamamıyla hukuki ve verilen cezanın yerinde olduğu varsaysak bile yerine oturmayan taşlar var. Öncelikle suçu nedeniyle içeriye giren kişiden yaşattığı acıları kendisin de yaşamasını mı, yoksa bu zararlı kişiliği bir yere kapatarak toplumu korumayı mı ya da hastalıklı olduğunu düşündüğümüz şahsı rehabilite ederek topluma kazandırmayı mı amaçlıyoruz?

Yaşattığı acıları yaşatmak için birini içeri tıkmak mantıksız geliyor. Yani bir nevi kısasa kısas ise yaptığımız, malımızı çalanın malını, canımızı çalanın canını çalmamız gerekir. Ki bu durumda cezaevlerine gerek kalmaz. Toplumu korumak bu çıkarımın yanında çok daha mantıklı. Ama ne zamana kadar? Yani baklava çalan 15 yaşındaki çocukları ömür boyu içeri atamazsınız ya. Öyleyse asıl amaç rehabilite etmek olmalı...

Peki bir insanın hatalarından ders çıkardığını ve gerçek anlamda rehabilite olduğunu nasıl anlayacağız? İçeriye giren ceza süresi bitene kadar mı bekletilecek? Peki bu süre kime veya neye göre belirlenecek? Yoksa filmlerde gördüğümüz gibi bir komisyon ikna edilerek mi çıkılacak? Bu soruların cevabı benim için tam bir muamma...  


The I-Land dizisi ise işte bu noktadan yola çıkıyor. Hafızaları silinen mahkumlar ıssız bir adaya gönderilerek izlemeye alınıyor. Buradaki davranışlarından aynı hatayı tekrar edip etmeyecekleri yani rehabilite olup olmadıkları gözlemleniyor. Sanal gerçeklik bu amaçla kurgulansa da zamanla farklı amaçlar için de kullanıldığı şüpheleri beliriyor. 


Çıkış noktasını beğendiğim The I- Land, 2019 Abd yapımı ve ilk sezon için 7 bölümden oluşuyor. Her bölüm yaklaşık 45 dakika. Başlangıç için gençlik dizisi tadı verse de sanal gerçeklik gibi konuların meraklıları için izlemeye değer.

Sevgiyle kalın...

Cezaevlerinin amacı konusunda anlayamadığım şeyler var. Yargılamanın tamamıyla hukuki ve verilen cezanın yerinde olduğu varsaysak bile...

Dostoyevski'den Kara Mutlu Son; Amcanın Rüyası


Kitabı Sevkoz'un tam bizlik olarak tanımladığı paylaşımından sonra okudum. Haklıymış. Meğer farklı coğrafyalarda farklı kültürlerin etkisinde büyüdüğümüzü zannetsek de, temel çıkarlarımızın peşinden koşarken herkesleşiveriyormuşuz.

Hikaye, Rusya'nın Mardasov kasabasında geçiyor. Kasaba hayatından kurtulmak için öz benliklerini yitirip çıkarları peşine koşan insanları konu alıyor. Kasabaya sakat ve yaşlı bir kont geliyor. Herkes bu adamın peşinde. Onu kapan hayatını kurtaracak...

Betimlemeler ve anlatım da çok güzel. Ayrıca bu eser tiyatro oyunu olarak da sergilenmiş haberiniz olsun.

Sözün özü menfaat dünyasında yaşıyoruz ancak bu kadar güzel betimlenebilirdi

Okuyalım...   

Kitabı Sevkoz'un tam bizlik olarak tanımladığı paylaşımından sonra okudum. Haklıymış. Meğer farklı coğrafyalarda farklı kültürler...

Teknoloji Tutkunlarına Bir Film ve Bir Minimini Dizi

Önümüz arkamız, sağımız solumuz, içimiz dışımız teknoloji artık. İstesek de istemesek de kaçamıyoruz. Faydalı olması bir yana ancak toplumun faydalı faydasız her ürünü kanıksaması sorunumuz. Neredeyse okur yazarlık seviyemiz teknolojiyi kullanabilme düzeyimizle ölçülür hale geldi. Aç parantez ki bence bir an önce teknoloji okur yazarlığı ilk gündemlerimiz arasında olmalı.) İşte bu keşmekeşin içinde işimizi oldukça kolaylaştıran, adeta her kullanıcısını asiste eden ve herkeste bağımlılık yapan teknolojinin kurbanı olabileceğimizi hiç düşündünüz mü? Evet açılış şifresi olarak kullandığımız parmak izlerimiz ve yüzümüz firmanın hafızasında depolanıyor. Onlar için inanılmaz bir veri girişi ve para kaynağı. Bkz: Cambridge Analytica olayı. Bu konu bir yana... Biz şimdi bizi olmasını istedikleri bireyler hale dönüştürmek için teknolojiyi geleceğin uyuşturucusu yapmaya çalışıyor olabilirler mi konusuyla ilgileniyoruz. Geleceğin Hasan Sabbah'ları olayı...

İşte konumuz bu. Teknolojinin bizi nasıl kölesi haline dönüştürebileceği öngörüsü üzerine kurgulanmış bir film ve bir diziden bahsedeceğim.

Her / Aşk

Film 2014 yapımı olmasına rağmen ben adını yeni duydum ve izledim. Filmden bahsetmeden önce başrol oyuncusunu fena halde antipatik bulduğumu söylemeliyim. Bıyıklı mıyıklı, teknolojinin t'sinden anlamayan bir tip. Joaquin Phoneix abi seni tanımıyorum, büyük oyuncu olabilirsin ama kusura bakma. Bir de yanına koydukları kızlara bak. Amy Adams, Rooney Mara. İnsanın çıldırası geliyor. Neyse. İşte bu adam başkalarının yerine mektup yazan bir şirkette çalışıyor. O söylüyor, bilgisayar yazıyor filan. Bir gün yeni bir işletim sistemi almaya karar veriyor. Ve başlıyor işletim sistemiyle konuşmaya. Iphonecilerin Siri'si işte ama yapay zekanın gelişmiş versiyonu. Sürekli ve kendiliğinden öğrenebiliyor. Bizim eleman bununla işi pişiriyor ve aşık oluyor. Sanal seks filan da yapıyor. Hatta arkadaşlarıyla tanıştırıyor, pikniğe gidiyorlar. Öyle mutlu yani. Kendini buluyor. Ama sonrasında işlerin hayalindeki gibi olmadığının farkına varıyor.



Film neredeyse tamamen diyalogdan oluşuyor. Aksiyon filan beklemeyin. Başrol de zaten uyuz. Süresi de koskoca 2 saat 6 dakika. Ama bir şeyler sizi ekrana bağlıyor. Sanırım konunun burnumuzun dibinde olması başımıza gelecekleri merak ettiriyor. 


Bu arada çok anlamasam da filmin görsellerini sevdim. Kıyafetler ve mekanlar çok iyiydi. Sonuç olarak biraz olsun teknoloji merakınız varsa sarılın, pişman olmayacaksınız.

Future Sex

Bu belki de hayatımda izlediğim en garip dizi. Bu minimini dizi de 2018 yılı Abd yapımı. Sadece 5 bölümden oluşuyor her bölüm 10 dakika ile 13 dakika arasında değişiyor. Evet yanlış okumadınız. ON dakikalık bölümleri olan dizi mi olur. Bari film yapsaydınız diye başlarken anladım meseleyi. Her bölüm başka oyuncularla, aynı konuya başka pencereden bakıyor. Black Mirror gibi yani.


İlk 2-3 bölüm bildiğiniz erotik film tarzında ama boş değil. Teknolojinin insanları cinsel hayatlarından yakalayarak nasıl kendisine bağımlı hale getirebileceğini anlatıyor. Partnerleriyle birlikte gözlük takarak istedikleri insanları hayal edenlerden tutun da robotlaştırılan seks kölelerine kadar farklı yaklaşımlar var. 

Ben bu dizinin cesaretini, bakış açılarını, anlattıklarını ve anlatımını çok sevdim. Ama +18 uyarısı var dikkat edin...

Sevgiler. 

Önümüz arkamız, sağımız solumuz, içimiz dışımız teknoloji artık. İstesek de istemesek de kaçamıyoruz. Faydalı olması bir yana ancak toplum...

Cengiz Han'a Küsen Bulut


Gün Olur Asra Bedel kitabıyla ilgili paylaşımımda, kitabın bir bölümünün siyasi nedenlerden dolayı yasaklandığından ve sonrasında bu bölümün ayrı bir kitap olarak basıldığından bahsetmiştim. Linke tıklayarak o bölümü okumak istemeyenler için burada da kısa bir özet geçeyim. Her şey sizin için... O kitapta Kazangap'ın cenazesini 30 km uzaklıktaki Ana Beyit mezarlığına götüren Yedigey'in aklından geçenleri okumuştuk. Ana Beyit, Mankurt, Raymalı Ağa gibi efsaneleri okurken, köylerinde yazar olan ve bu efsaneleri yazan Abutalip Kuttubayev'in, Sovyet gizli servisi tarafından götürülerek sorgusu sırasında ölümü hakkında bilgi sahibi olamamıştık. Bu bölümü atlamak zorunda kalmıştık.

Bu eser ise Abutalip Kuttubayev'in kaçırılarak sorgulanması ön hikayesinin altında, yüzyıllar önce aynı topraklarda yaşayan Cengiz Han'ın, batı seferi hazırlıkları sırasında yaşadığı can alıcı hikayeyi konu alıyor. Bölümün ismi de zaten bu hikayeden geliyor. Kendi kuralları ile vicdanı arasında kalan bir hükümdarın yürek sızlatan kararından sonra manevi gücünü kaybedişini ve kendi kabuğuna çekilişini anlatıyor.

117 sayfalık eser fazlasıyla yama hissi verse de benim için Gün Olur Asra Bedel kitabından daha etkileyiciydi. Daha doğrusu bu bölümü de asıl kitaba dahil edersek, Gün Olur Asra Bedel romanının en etkileyici bölümü Cengiz Han'a Küsen Bulut'tu diyebilirim gönül rahatlığıyla.

Sevgiyle kalın... 

Gün Olur Asra Bedel kitabıyla ilgili paylaşımımda, kitabın bir bölümünün siyasi nedenlerden dolayı yasaklandığından ve sonrasında bu ...

Bitik Adam


Kitabı bir arkadaşımın instagramdaki hikaye paylaşımı üzerine okumaya karar veriyorum. Böylece Thomas Bernhard ile tanışarak farklı bir dünyaya, bambaşka bir anlatım tarzına yelken açıyorum. Düşünsel tarzda, varsayımlar üzerine kurgulanan ve fazlasıyla otobiyografik özellikler içeren sarmal bir anlatım tarzıyla tanışıyorum.

Kitaba başlar başlamaz kim olduğunu tam olarak bilmediğimiz ve lokantaya doğru yürümekte olan birinin düşüncelerine konuk oluyoruz. Daha kitabın ilk cümlesinden bir intiharın anatomisiyle karşılacağımız izlenimine kapılıyoruz. Okudukça yolları Mozarteum ve Horowitz kurslarında kesişen Glenn Gould ve Wertheimer neler yaşamış olabileceklerini anlatıcımızın varsayımlarıyla değerlendiriyoruz.

Uzun süre tasarlanmış bir intihar, diye düşündüm, umutsuzluğun birden ortaya çıkarttığı bir eylem değil.

Hikayemizin özünü Glenn Gould'un "Golberg Varyasyonları" performansı oluşturuyor. Glenn'in piyano konusundaki dehası ve "Golberg Varyasyonları" performansi diğer iki arkadaşının sanat hayatını tam anlamıyla bitiriyor. Anlatıcımız o performansın üzerine çıkılmasının mümkün olmayacağını düşünerek sanat hayatına son verirken Wertheimer'i büsbütün kıskançlığın içine itiyor.

Hikayemizin büyük çoğunluğu anlatıcımızın lokantaya doğru yürürken ve lokantada beklerken aklından geçenler oluşuyor. Bu kadar kısa bir zamanda aslında görmediği ve duymadığı bir çok olayın nasıl olabileceği konusunda subjektif değerlendirmelerini içeriyor. Bunun yanında toplumsal hayatı ilgilendiren bir çok konuda da karamsar ama sarsıcı değerlendirmelerde bulunuyor. Ve neredeyse tüm anlatı fazlasıyla karamsar, umutsuz, tutunamama ve bitik adam çığlıklarıyla dolup taşıyor. 

Mahkemeler suçsuz insanları ve ailelerini ömür boyu mahvettikten sonra rutin işlerine dönerler.

Buraya kadar kurgu gibi gelen hikaye, gerçek hayatta Gleen Golud isimli piyanistin olduğunu ve Golberg Varyasyonları isimli eseri çaldığını öğrenmemle bambaşka bir hal alıyor. Bir anda bu satırları hikaye kahramanının performansını dinleyerek yazmanın hatta hikayeyi yaşamanın mutluluğu sarıveriyor. 


Sonuç olarak farklı bir anlatım tarzı olan, neredeyse kitabın tamamı tek paragraftan oluşan, okurken bıkkınlık verecek kadar sarmallaşan ve 117 sayfadan oluşan düşünsel bir kitap. Bitirdiğinizde iyi ki okumuşum diyeceklerinizden...

Keyifli okumalar.   

Kitabı bir arkadaşımın instagramdaki hikaye paylaşımı üzerine okumaya karar veriyorum. Böylece Thomas Bernhard ile tanışarak farklı bir...

Sodom ve Gomore'den Yola Çıkmak


Sodom ve Gomore, Tevrat'tan aldığımız bilgiye göre, Lut kavmi ve İbrahim Peygamber döneminde, bu günkü Filistin topraklarında bulunan ve ahlaksızlıkları nedeniyle Tanrı tarafından helak edilen iki şehirmiş. Yakup Kadri Karaosmanoğlu da aynı ismi verdiği romanının ikinci baskısının ön sözünde bu bilgiyi vererek, İşgal altındaki İstanbul'un kendisine bu iki şehri anımsattığından bahsetmiş. Sadece bununla da kalmayıp o dönem İstanbul'unun cemiyet hayatını anlattığı eserinin her bölümünün başına özet niteliğinde kutsal kitaplardan metinler yerleştirmiş. 

Eserin ismi ve içeriği merak uyandırsa da dilin eski Türkçe olabileceği endişesiyle okumaya çekinmiştim. Ancak okudukça, hikayedeki karakterlere olan kızgınlığımla beraber dönemin tasviri sonraki sayfaları merakla çevirmemi sağladı. Öyle ki, işgal komutanlarının metresi olma yarışına giren genç kızların yanında, kendi maddi çıkarları için eşleriyle beraber işgalcilere yaltaklanan adamların varlığına ürperdim. Kimliklerini, karakterlerini anlayamadığımız insanların ülkelerini bir yana itip, cemiyet hayatındaki tavırlarını "değer miydi" duygusuyla okudum. Bunun yanında işgal komutanlarının, komutanlıktan çok gönül eğlendirme peşinde olmaları, günün birinde buradan ayrılacakları bilinciyle hatıra biriktirmelerini garipsedim. Diğer yandan, Anadolu'daki milli mücadele seslerinin hem işgal komutanları hem de yardakçıları üzerindeki endişenin anlatıldığı satırlara "keser döner sap döner, gün gelir hesap döner" coşkusuyla sarıldım. Yani demem o ki, ben bu kitaba kapıldım.   

Benim bu kadar bayıldığım kitaba Hüseyin Cahit Yalçın'ın (kendisi gazetecidir) beni benden alan ağır eleştirisinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Hüseyin Cahit bey, yazarı batı hayranlığı gütmekle suçlayarak, eserlerinin gittikçe amiyaneleştiği, itinasızlığın ve laubaliliğin basamak basamak arttığından dem vurmuş. Romandan kesitler alarak örneklediği eleştirinin küçücük bir kısmını paylaşarak tadını damağınızda bırakmak istiyorum.

*Nermin ismini taşıyan bir genç kız, "bir av borusu duymuş bir ceylan yavrusu gibi" ürker.
Bu teşbih muharririn kendi malı mıdır? Bizde ceylan nerede? Olsa bile, av borusu nerede? Muharririn kendisi av borusu duymuş mudur ki ceylanlarımız duysun? Muharrir, bir kitaptan aklında kalan bu tabiri kendi görüşü, hissedişi, mahsulü imiş gibi basma kalıp buraya yazıvermiş.
* Leyla "Pelikan kuşunun feryadını andıran bir sesle " haykırıp kıvranır.
Acaba bu nasıl bir haykırıştır? Muharrir kendisi bu haykırışı nerede işitmiş ki Leyla'nın haykırışını ona benzetiyor? Benzetilen şey bizim için melün ve maluf olmalıdır ki onu hatırlayarak Leyla'nın nasıl haykırıp kıvrandığını anlıyalım. Pelikan kuşunun resmini bile gözümüzün önümüze zor getirebilirken haykırışını nereden bileceğiz?

Sonuç olarak hem yaklaşık 300 sayfalık kitabı hem de Hüseyin Cahit Yalçın'ın kitabı yerden yere vurduğu eleştiriyi seveceğinizi düşünüyorum.

Keyifli okumalar.

Sodom ve Gomore, Tevrat'tan aldığımız bilgiye göre, Lut kavmi ve İbrahim Peygamber döneminde, bu günkü Filistin topraklarında bulu...

Kitap Manyaklarının Öyküsü; Kağıt Ev


Bir şeye tutkuyla bağlanmanın adı manyaklık olmalı. Araba sevdası mı dersiniz, plak tutkusu mu yoksa kitap sevdası mı bilemem. Ama hangisi olursa olsun sevdanın zirve noktasıdır manyaklık.

Kağıt Ev yani La Casa De Papel. İncecik ama doyurucu bir şekilde kitap manyaklarını anlatıyor. İşte ben size bu incecik kitaptan bahsetmek yerine empati yapmayı öneriyorum. Büssürü kitabınızın olduğunu düşünün. 100 mü yoksa 500 mü? Hayır hayır tam 20 000 kitabınızın olduğunu hayal edin. Artık ona kitaplık yetmez, kütüphane kurardınız herhalde. Ev bulup kütüphaneye çevirdiniz diyelim, bir de onları sıralama derdi var. İsim sırasına göre mi yoksa türlerine göre mi sıralardınız? Ya da kavgalı yazarları yan yana mı koyardınız? Durun daha bitmedi. Hazineyi koruması da var. Nemden, rutubetten, akan çatıdan, kitap kurtlarından (böcek olanlarından bahsediyorum), hırsızdan... Ohooo dert büyük. 

Tüm bunlarla uğraşmaksa dışarıdan bakıldığında manyaklık. Ama kitabı okuduğunuzda buruk bir hayranlık...

Zaten incecik kitap. İsmi de o meşhur İspanyol dizisiyle aynı. Varsın konusu da farklı oluversin ne çıkar? Kısacası okuyuverin gitsin işte...

Sevgiyle kalın.

Bir şeye tutkuyla bağlanmanın adı manyaklık olmalı. Araba sevdası mı dersiniz, plak tutkusu mu yoksa kitap sevdası mı bilemem. Ama han...

Kıskançlık Başa Bela Be Amca


Geçenlerde belediye otobüsünde gidiyorum. Otobüste oturacak yer yok. 70 yaşlarında karı koca arka kapıya kadar geldi. Çaprazımda bulunan karşılıklı 4 lü koltukta oturan adam, yanındaki çocuğu kaldırarak teyzeye yer verdi. Onun çaprazındaki delikanlı da amcaya. Sıcağın mahmurluğuyla baygın baygın giderken amca birden celallendi. Karısının yanında oturan adama, senin yanında bayan oturuyor, ona dirseğinle dokunamazsın, bacağını açarak oturamazsın, terbiyesizlik yapma dedi. Adam, amca tartışma büyümesin diye sana cevap vermiyorum dedi ve telefonuyla ilgilenmeye devam etti. Ama amca kızdı bir kere durur mu,  aynı şeyleri söylemeye devam etti. Bu arada karısı girdi tartışmaya. Adam bize yer verdirdi, herhangi bir terbiyesizliği de olmadı ayrıca rahatsız etse cevabını ben veremeyecek miyim, hem sen bana güvenmiyor musun? dedi. Haydaa. Bu kez de karı koca arasında bir tartışmadır başladı. Teyze ben bir daha senle otobüse binmem diyor amca cehenneme git diye karşılık veriyor. Sesler yükseldi iyice. Bu arada orta taraftan başka bir adam kadına şiddete karşıyız, sen kadına bağıramazsın diye bodoslama atladı olaya. Amca diyor o benim karım, adam diyor kadına şiddete karşıyım. Yaşlı başlı adamlar birbirlerinin üzerine yürümeye kalktı. Neyse ki ayırdık. Sonra amca otobüse haksızmıyım yav diyerek yükselmeye kalktı. En arkadaki iki genç kız atladı bu kez olaya. Amca bu kadar kıskanıyorsan ya yanına oturtacan ya da taksiyle götürecen, sen haksızsın dediler. Amca inerken rahatsızlık verdik kusura bakmayın dedi. Öyle tatlıydılar ki...

İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşır dedikleri bu muydu acaba?

Geçenlerde belediye otobüsünde gidiyorum. Otobüste oturacak yer yok. 70 yaşlarında karı koca arka kapıya kadar geldi. Çaprazımda bulun...

Gün Olur Asra Bedel


Yanlış zamanda okudum. Kendimi bir an evvel toparlamam gereken zamanda harika bir kitaba sarılma fikri çok mantıklı gelmişti. Böylece anlatılan zamana giderek kendimden uzaklaşacak ve normalleştiğimde kaldığım yerden devam edecektim. Ama olmadı. Kimi zaman okuduklarımı anlamadım kimi zamanda kitabın sayfasına bakarak dalıp gittim. Sonra kitaba haksızlık etmemek için ara verdim. İşte bu aradan sonrası güzeldi...

Kitap, Stalin döneminin Komünist Rusya'sının baskısı altındaki Kırgız çöllerinde yaşayan bir grup insanı konu alıyor. Görev yaptıkları tren istasyonu çevresindeki köyde yaşayan, geleneklerine bağlı bu insanlar, saygı duydukları büyükleri için şanına yaraşır bir cenaze töreni düzenlemeye karar veriyorlar. Bunun içinde cenazelerini bir hayli uzakta bulunan Ana-Beyit mezarlığına defnetmeye karar veriyorlar. Aralarından seçtikleri bir kaç kişiyle tüm yokluklara rağmen yola koyuluyorlar. Sonrasında ise asıl anlatı yani tüm yol boyunca cenaze alayına öncülük eden Yedigey'in zihninden geçenler başlıyor. Ara ara da cenaze alayına geri dönülüyor. Böylece Mankurt efsanesi, Ana-Beyit efsanesi, Raymalı Ağa efsanesi gibi bir çok efsanenin doğuşuyla birlikte Kırgız kültürünün yapı taşlarını öğrenirken diğer taraftan insanların kutsal saydığı değerlerin nasıl yok sayıldığını üzülerek okuyoruz. Bir de ne olduğunu tam anlayamadığımız uzayın derinliklerine yolculuk ediyoruz.


Kitap ilk olarak 1980 yılında Gün Olur Yüzyıl Olur adıyla yayımlansa da bir çok dilde Gün Olur Asra Bedel adıyla basılmış. Bu arada kitabın içeriğindeki "Cengiz Han'a Küsen Bulut" kısmı o dönem yasaklandığı için çıkarılmış sonrasında ayrı bir kitap olarak basılmış. Dolayısıyla bu bölüm okunmadan eser tam olarak okunmuş sayılmazmış ve ben hala o bölümü okumadım.

Son olarak yaklaşık 400 sayfalık kitabı sakin kafayla okumak şartıyla herkese tavsiye ediyorum. Ve sizleri yazarın her bölümün başına yazdığı ve o coğrafyayı çok güzel tabir eden beyitle baş başa bırakıyorum.

Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi...
Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde mesafeler demir yoluna göre hesaplanırdı.
Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi...

Mutlu huzurlu ve neşe dolu bir bayram geçirmeniz temennisiyle...

Sevgiyle kalın.  

Yanlış zamanda okudum. Kendimi bir an evvel toparlamam gereken zamanda harika bir kitaba sarılma fikri çok mantıklı gelmişti. Böylece ...

Sanal Alemde Ne Kadar Güvendeyiz?


İnternet ortamında araştırdığımız konuların reklam olarak karşımıza çıkmasını kanıksadık artık. Zaten her adımımızın takip edildiği çerezleriniz kayıt altına altına alınıyor uyarısıyla da kullanıcıya kabul ettiriliyor. Ama olayın sadece bununla da kalmadığı şüpheleri gün geçtikçe artıyor. Telefonda konuştuğumuz hatta bırakın telefonu, telefonun bulunduğu bir ortamda bahsettiğimiz konularda bile reklamlarla karşılaşıldığı iddia ediliyor. Bu durum, telefonumuza yüklediğimiz uygulamaların bizi dinlediği hatta kameramızı kullanabildiği inancını körüklüyor. Sadece bu kadarla da değil. Aldığımız karalar üzerinde de önemli bir manipülasyon aracı haline dönüşüyor. İşte bu konunun meraklıları için bir belgesel ve bir diziden bahsedeceğim.

The Great Hack

Belgesel Temmuz 2019 da Netflix'de yayımlanmış ve yaklaşık olarak 2 saat kadar. Temel olarak  Cambridge Analytica hack  olayının ayrıntılarını gözler önüne sermeyi amaçlıyor. Ancak bunu yaparken, veri toplama ve analiz şirketi olan Cambridge Analytica'nın usulsuz erişimlerini, facebook ile olan kirli anlaşmasını, edindiği verilerden kazandığı inanılmaz paraları, ellerindeki verilerle az gelişmiş ülkelerdeki insanları yönlendirerek şiddeti körüklemesi, seçimlere katılımı düşürmesi ve son olarak da 2016 ABD seçimlerinde Trump'ın kazanmasındaki rolü tüm ayrıntıları ile anlatılıyor. Belgesel biraz durağan ilerlese de insan profillerini nasıl çıkardıklarını ve bu profilleri nasıl yönlendirdiklerini hayretle izleyeceksiniz. 

Dark/Web

Dark Web internetin karanlık yüzü olarak kullanılan bir kavram. Bir nevi sanal alemin yer altı dünyası olarak bilinir. Oraya nasıl girilebileceği konusu uzun ve tehlikeli bir araştırma gerektirir ancak normal bir web adresi yazılarak girilemeyeceği kesindir. Henüz yaklaşık yarımşar saatten oluşan ve üç bölümünü izlediğim dizi ise şimdilik daha çok dark web dünyasının hedef aldığı kişiler üzerinden ilerliyor.  Korku ve gerilim eşliğinde dark webin elindeki teknolojinin oluşturabileceği tehlikeyi izletmeyi hedefliyor. 

Sonuç olarak internetin tehlikeli yönlerini merak edenler için izlemeye ya da en azından göz atmaya değerler. Konunun meraklılarına tavsiye ediyorum.

Sevgiyle kalın. 

İnternet ortamında araştırdığımız konuların reklam olarak karşımıza çıkmasını kanıksadık artık. Zaten her adımımızın takip edildiği  ç...

Nerede Kalmıştık?


Yılbaşında belirlediğim her hafta bir kitap okuyup blogumda paylaşma hedefim temmuz ayı itibariyle ağır bir yara aldı. Bahane üretecek değilim ama iş hayatımda taşların yerinden oynaması abandone olmama neden oldu. Önüme bir anda çıkan belirsizlik dalından kopan yaprak misali beni başka bir mekana savurdu. Bu süreçte ne okuduklarımı anlayabildim ne de izlediklerimi. Ancak çok önemli bir şeyi öğrendim. Doğal olmanın insana kazandırdıklarını...

Kendi halimde yaşayıp, arkadaşlarımla içimden geldiği gibi muhabbet ederken aslında anı yaşayıp günü mutlu geçirmen peşindeyim sanmıştım. Oysa farkında olmadan öyle güçlü bağlar kurup öyle güzel dostlar biriktirmişim ki anlatamam. Bu da benim kazancım olsun. 

Şimdi artık yavaş yavaş taşlar yerine oturduğuna göre toparlanıp hedefimize geri dönüyoruz. En kısa zamanda kitaplara sarılarak açığımızı kapatıyoruz. 

Seviliyorsunuz...

Yılbaşında belirlediğim her hafta bir kitap okuyup blogumda paylaşma hedefim temmuz ayı itibariyle ağır bir yara aldı. Bahane üretecek...

Saatleri Ayarlama Enstitüsü


Ahmet Hamdi Tanpınar adı eminim ki benim gibi sizlere de büyük büyük büsbüyük çağrışımlar yapıyordur. En azından edebiyat derslerinden aklınızda kalmıştır canım. Lakin bu büyüklüğün yanında nedense hiç okumamışım hatta aklıma bile getirmemişim. Ta ki geçenlerde kitap tavsiyesi isteyen bir twitin altında görene kadar. Hop dedim, ben bunu okumalıyım hem de hemen.

Açtım Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü, başladım okumaya. 371 sayfalık kitabın 223. sayfasına kadar enstitü diye bir şey yok ortada. Hayri İrdal isimli, tek hazinesi hürriyeti olan bir çocukla beraber yaşayıp gidiyoruz. Hayri, saatlere merakı dışında herkes gibi biri. Dedesi camii yaptırmaya çalışmış ama beceremeyince Hayri'nin babasına vasiyet etmiş. Baba da bu işin üstesinden gelemiyor. Manevi buhran içinde. Baya da sıkıcı bir hayatı var. Çocukluğunda bir ara cami saatlerini de ayarlayan saat tamircisinin yanına çırak olarak çalışıyor. Ama yine sıkıcı bir hayat. Ve bir gün hayatına Halit Ayarcı giriyor. Öz güveni yüksek, ağzı bol laf yapan, ikna abidesi bir adam. Hayri'nin saatlere olan düşkünlüğünü bildiği için ona Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurmayı teklif ediyor. Enstitü kuruluyor sonra büyüdükçe büyüyor...

Eser, gereksiz bir kurumun ne kadar büyütülüp nasıl itibar kapısı olarak kullanılabileceği örüntüsü üzerine müthiş iğnelemeler içeriyor. Batı ile doğu arasında sallanan toplumu irdeliyor. Yanlış batılılaşma anlayışını yerden yere vuruyor.  Ciddi konuları alaycı bir dille anlatıyor. Bu durum toplumu dışarıdan izlememizi, Tanzimat döneminden başlayarak Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bocalamayı daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Sonuç olarak sakin kafayla ve dikkatli okunduğunda etkisinden kurtulamayacağınız bir kitap.  Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Ahmet Hamdi Tanpınar adı eminim ki benim gibi sizlere de büyük büyük büsbüyük çağrışımlar yapıyordur. En azından edebiyat derslerinden...

Polis Refleksi ve Adalet Üzerine İki Dizi


Babylon

Dizi, 2014 İngiliz yapımı ve sadece 7 bölümden oluşuyor. Durağan ilerlemesi nedeniyle izleyicisini memnun edememiş gibi görünse de çok ince eleştirileri var. Londra polisini ti' ye alırken aslında bir çok problemin herkesçe bilinen ama düzeltilemeyen nedenlerini de gün yüzüne çıkarıyor. Makam sahibi olabilmek için siyasilerin peşinde koşan ve birbirlerinin kuyusunu kazan müdürleri olduğu kadar, daha iyi birimde çalışmak için kaypaklaşan memurları da tefe koyuyor. Son Dakika olarak tv kanallarından duyurulan toplantıların bomboş içerikleriyle dalga geçiyor. Olaya ilk müdahale eden ekibin kendi hatasını düzeltmek, daha doğrusu kendisini kurtarmak için yaptıklarının adaletin terazisine olan etkisini gösteriyor. Bunun yanında halkla ilişkiler konusunda zayıf olan teşkilatın kendisini nasıl doğru anlatabileceği ya da özelleştirilmesi durumunda nelerin olabileceği gibi konuları da işliyor.  Dizi, Jilet kadar keskin ve cüretkar olarak tanımlansa da konu ilginizi çekmiyorsa sıkılabilirsiniz.




When They See Us

Bu dizi de 2019 Amerikan yapımı ve 4 bölümden oluşuyor. Son dönemin popüler mini dizilerinden. Etkisini aynı Çernobil dizisi gibi yaşanmış bir olayı anlatmasından alıyor.


Central parkta yaşanan bir tecavüz olayının, olay ile hiç ilgisi olmayan 5 siyahi çocuğun üzerine yıkılışını anlatıyor. Öncesinde aynı bölgede yaşayan ve çözülemeyen tecavüz olaylarının baskısı altında kalan polisin ve savcının olayı çözme refleksiyle, zaten suçlu profilinde olan siyahi çocukları kurban edişini gözler önüne seriyor. Ağır dram içeren bu dizi fazlasıyla etkileyici. Tavsiye ederim.


Sevgiyle kalın...

Babylon Dizi, 2014 İngiliz yapımı ve sadece 7 bölümden oluşuyor. Durağan ilerlemesi nedeniyle izleyicisini memnun edememiş gibi gö...

Çernobil Felaketi, Dizisi ve Hatırlattıkları


O zamanlar çocuktuk tabi. Yine de hayal meyal hatırladığımız şeyler var. Ülkemize yakın bir yerlerde ne olduğunu anlayamadığımız bir şeyler olmuş ve bu işten biz de etkilenmişiz. Tam olarak savaş gibi değil ama savaş etkisi de olabilirmiş.Sonrasında hatta esnasında hafif bir tedirginlikten başka hiç bir şey olmadı. Acaba neler olacak beklentisi çocukluk heyecanımızın içinde eriyip gitti. Hatta nereden ve niçin gönderildiğini anlayamadığımız, beslenme saatimizde bedava dağıtılan üzüm ve fındıkları da kapış kapış tükettik. Oh miss. Yemeyin onları diyenler oldu. Sınıf öğretmenimiz bile yememişti ama yukarıdan gönderilen yemişleri götürmemize de engel olmamıştı ya da olamamıştı. Sonraları özellikle karadeniz taraflarında çift başlı kuzuların, buzağıların, yılanların ve daha bir sürü çeşitli özürleri bulunan canlıların doğduğuna şahitlik ettik. Ama aldırmadık. Allah öyle yaratmıştı ve hikmetinden sual olunmazdı. 26 Nisan 1986' da yaşanan Çernobil felaketinden bahsediyorum.



Aradan yıllar geçti. İngiliz - Amerikan ortak yapımı, HBO kanalında yayımlanan toplamda 5 bölümlük mini dizi ile o günlere tekrar döndük. Çernobil felaketinin tesisi test etmekle görevli yönetici personelin hatalar ve ihmal zinciri sonucu meydana geldiğini öğrendik. Dahası bu felaketin büyüklüğünü kabul edememe ve dış dünyadan gizleme çabasının felaketin etkilerini ne kadar büyüttüğünü izledik. Amerikan İngiliz ortaklığının Rusya'ya karşı yürüttüğü psikolojik/propaganda savaşı tartışmaları eşliğinde, konunun özünden uzaklaşmadan nükleer santralin atom bombasından kat be kat daha zararlı olduğunu kanıksadık. Karşımızda kala kala hayalet bir şehir kaldı.


Peki biz o yıllarda çocuktuk ve bir çok şeyi anlamlandıramıyorduk. Ya büyüklerimiz farkında mıydı? O günkü basın ne kadar haberciydi? İşte size bir kaç örnek... 







Sonuç olarak arada kaynamasın. Dizi güzel ve farkındalık yarattı. Felaketin yaşandığı bölgeye gezi düzenlettirecek kadar etkiledi izleyicisini. Hadi siz de etkilenin...

Sevgiyle kalın...

O zamanlar çocuktuk tabi. Yine de hayal meyal hatırladığımız şeyler var. Ülkemize yakın bir yerlerde ne olduğunu anlayamadığımız bir ş...