Bilim Kurgunun Ölümsüzlük Merakı ve Altered Carbon

İnsanlığın sonsuza kadar yaşamak gibi bir amacı var. Ölüm korkusundan mı dersiniz yoksa dünya hayatının vazgeçilmezliği mi dersiniz bilemem ama hedefe doğru emin adımlarla ilerliyoruz. Tabi ki önceleri yani teknolojik kavramların çok da bilinmediği zamanlarda bu işler ölümsüzlük iksirleriyle yapılmaya çalışılmış anladığımız kadarıyla. Lokman hekimin ölümsüzlük iksiri ve ölümsüzlük iksirini arayan hükümdar Terakoda gibi efsaneler de hep bu yolun mihenk taşlarını oluşturmuş.

Daha sonraları bilim kurgunun atası olarak kabul edilen Asimov, 12000'li yılları kurguladığı Vakıf Serisi kitaplarında uzayın derinliklerindeki olası insan yaşamlarını gözler önüne seriyor. Ve bir gezegende beyni insan, bedeni robot bir şeyin binlerce yaşında olduğunu yani ölümsüzlüğü bulduğunu bilinç altımıza işliyor. 

Ölümsüzlük arayışındaki bu serüvende aynen iksir de olduğu gibi robot insan çıkarımıyla da başka canlılara zarar vermediği için masumane ilerlediğimiz varsayılabilir. Ya Altered Carbon? Artık masumane iksir işiyle başlayan süreç daha acımasız bir yola evrilmiş gibi duruyor.


Altered Carbon

Altered Carbon, İngiliz yazar Richard K. Morgan'ın 2002 yılında yayınlanmış aynı isimli romanından uyarlanan 2018 yapımı Netfilix dizisi. İlk sezonu 10 bölümden ve her bölüm yaklaşık 50 dakikadan oluşuyor. 

25. yüzyılları kurgulayan dizi, insan zihni ve ruhunun dijitalleşmesiyle bedenler arası transferi konu alıyor. İnsanın ensesine yerleştirilen, geleceğin flash belleği mantığındaki bir implantla tüm yaşam kayıt altına alınıyor. Böylece herhangi bir nedenle ölümün gerçekleşmesi durumunda enseden sökülecek dijital bellek, başka bir bedene nakledilerek yaşam kaldığı yerden devam ediyor. Artık bedensel ölüm, gerçek ölüm olmaktan çıkıyor. Ama ölümünüz sırasında dijital belleğiniz zarar görür ya da yok edilirse tekrar geri gelmemek üzere gerçek ölümle tanışmış oluyorsunuz. 


Bedensel ölümden kurtulmanın yolunu bulan insanlık gerçek ölümden kurtulmanın yolunu da buluyor elbette. Gezegenin gerçek sahipleri olan varlıklı zümre, dijital belleklerini sürekli yedekleyerek kendilerinden bir ya da bir kaç tane daha kopyalıyorlar. Böylece olası gerçek ölümle tanışma durumunda bile yedeğini alarak kaldığı yerden devam ediyor. Burada önemli olan varlıklı olmak. Çünkü bedensel ölüm sonucunda yeni bir bedene geçmek için de yeni ve arzulanan fiziksel özelliklerdeki başka bir beden ihtiyacı ortaya çıkıyor. Evet, çözüm bedenleri için köleleştirilen insanlar... 


Dizi her ne kadar kimse sonsuza dek yaşayamaz sloganıyla izleyiciyle buluşsa da tüyler ürpertici öngörülerde buluyor. Bu nedenle cinayet, aşk, cinsellik ve ihanet sarmalındaki diziyi özellikle de bilim kurgu severlere tavsiye ediyorum.  

Keyifli seyirler.

İnsanlığın sonsuza kadar yaşamak gibi bir amacı var. Ölüm korkusundan mı dersiniz yoksa dünya hayatının vazgeçilmezliği mi dersiniz bileme...

Yarım Kalan Öyküler - Erdal Arslan


Kitap Eylemi'nin yaptığı çekilişte kazanmıştım kitabı ama aylar geçmesine rağmen nedense elim gitmemişti. Ramazan ayının mahmurluğuyla oluşan zaman geçirme isteğiyle göz atmak için elime aldım. Ben göz atarken kitabın çoğu bitmişti ki işim çıkmasaydı tamamı biterdi.

Kitap toplam 23 öyküden ve 176 sayfadan oluşuyor. Her öykü ortalama ikişer üçer sayfa ve her öykünün sonuna ana fikir niteliğinde cümleler serpiştirilmiş.  Öykülerinde yazar, bazen ödünç alınan bir kitabın yıllar sonra yıpranmış bir şekilde iadesinden duyduğu hüznü, bazen İstanbul'da tramvaydan düşerek ölen çocukluk arkadaşına duyduğu özlemi, bazen Halepçe katliamındaki acıyı, bazen de uzatmalı sevgililerin kavuşma sevincini anlatmış. Neredeyse tüm anlatılarındaki yarım kalmışlık hissini öykünün sonundaki alıntı cümleler tamamlamış.

Sonuç olarak okurunu yormayan, kolay bir kitap. Öyküler bana biraz basit kaçsa da sizler beklentinizi düşük tutup severek okuyabilirsiniz. 

Kendinize iyi bakın...

Kitap Eylemi'nin yaptığı çekilişte kazanmıştım kitabı ama aylar geçmesine rağmen nedense elim gitmemişti. Ramazan ayının mahmurlu...

Fedailerin Kalesi Alamut


Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah. Aynı medreseden eğitim aldıkları kabul edilen üç arkadaşın üç efsanevi hayat öyküsü. Tabi ki burada üç arkadaşın tarihsel anlamda aynı dönemde yaşamamış olabileceği gibi eleştirileri de dip not olarak belirtelim. Ancak edebiyatta tarihsel tutarsızlıkların olabileceği peşinen kabul edilmiş bir durumdur ve bunun adına da anokranizm denir. Özetle teferruata takılmak yerine ve anlatılmak istenene odaklanmamız istenir. İşte bu anokranizm tartışması içerisinde Amin Maulof'un Semerkant'ından sonra Sloven yazar Vladimir Bartol'un Fedailerin Kalesi Alamut kitabında da üç arkadaşın aynı dönemde yaşadığı üzerine kurulu müthiş bir hikayeye yelken açtım.

Vladimir Bartol 1927 yılında henüz öğrenciyken bir arkadaşının tavsiyesi üzerine okuduğu, Marco Polo'nun Seyehatleri kitabındaki, Dağların Yaşlı Şeyhi isimli bölümü okuduktan sonra merak salıyor konuya. Roman yazma isteğiyle birlikte araştırmalarını derinleştirirken roman karakterlerini de oluşturmaya başlıyor. Yıl 1938'e geldiğinde Slovenya'nın Alplerinde küçük bir kasabaya yerleşerek dokuz aylık bir yazım sürecinden sonra eserini oluşturuyor. Roman yazıldığı sıralarda kasabanın kırk kilometre kuzeyindeki Avusturya toprakları Nazi Almanyası tarafından işgal edilirken, altmış kilometre batısında ise İtalyan faşistler sınırdaki Slovenlere eziyet ediyor. Diğer tarafta ise Sovyetler Birliğinin Stalin'i diktatörlüğün gereğini yapıyor. İşte böyle bir ortamda, on yıllık araştırmanın ve dokuz aylık yazım sürecinden sonra çıkıyor eser. Ancak hemen sonrasında tehlikeli olduğu gerekçesiyle Almanya, İtalya ve Slovenya'da yasaklanıyor. 

Kitabın içeriği herkesin bildiği bir konu. Hasan Sabbah'ın hile ile ele geçirdiği Alamut kalesini üst haline getirmesini, kimsenin göremediği kalenin arka tarafını satın aldığı köle kızlardan, evcilleştirilmiş vahşi hayvanlardan, güzel çiçeklerden Kuran-ı Kerimde tasviri yapılan cennet bahçelerine benzettiğini, ismaili tarikatına göre hem askeri hem de ilmi olarak eğitilen erkekleri ise cennet vaadiyle kandırarak fedaileştirmesini ve peygamberliğini ilan edişini anlatır. 

Tabi ki anlatı bu kadar basite indirgendiğinde fedailerin beyinsiz olabilecekleri sonucuna ulaşabilir. Ancak eseri okumaya başladığımızda, içinde kanlı canlı bir çok canlının bulunduğu Alamut kalesini gösteren bir pencere açılıveriyor önümüze. Yazar bir anda yok oluyor ve artık yaşayanlardan dinliyoruz tüm hikayeyi. Halime'yi, İbni Tahir'i, Fatma'yı, Süleyman'ı ve Ebu Ali'yi hatta Hasan Sabbah'ı çok iyi anlıyoruz. Cariye ve fedailerin hataları, hırsları ve kıskançlıkları masumlaşıveriyor. Hatta öyle ki aralarından kandırıldıklarını anlayanların bile Hasan Sabbah'a kin beslerken kendi dostlarına toz kondurmayacak kadar bağlı kalışını içselleştiriveriyoruz. Hasan Sabbah'ın ise ne yapmaya çalıştığını, nasıl bir dünya'yı nerelerden ilham alarak kurguladığını, kaledeki düzeni nasıl sağladığını okurken zekasına hayran kalıyoruz.   

Bence en önemli kısım ve kitabın yasaklanmasını sağlayan durum ise tarikatın yapılanmasının en ince ayrıntısına kadar anlatılması. En alt tabakada tarikat liderinin peygamber olduğuna inanan ya da inandırılmaya çalışılanların olduğu, onların üstünde sadece inanmakla kalmayıp inancı için mücadele eden ve bunun yanında inancının tüm dünyaya yayılması gerektiğine inananların olduğu ama en üst seviyedeki sadece bir kaç kişinin bildiği her şeyin yalan olduğu gerçeği. İşte bu bir kaç kişinin bildiği insanları din kisvesi altında kolayca köleleştirdiği, bu uğurda hiç bir kuralı tanımadıkları ve alabildiğince propaganda odaklı çalışan bir çatı. Ne hikmetse bu sistem en alt tabakadan tutun da liderin şakşakçılarına hatta propaganda sorumlusuna kadar neredeyse hiç değişmiyor.

Kitap yaklaşık 500 sayfa. Ancak kalın olduğuna bakmayın. Hem hikaye örüntüsü hem de yazım diliyle kendini kolayca okutuyor. Sizden ricam ölmeden önce okunması gereken kitaplar listenize alınız...

Sevgiyle kalın.

Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah. Aynı medreseden eğitim aldıkları kabul edilen üç arkadaşın üç efsanevi hayat öyküsü. Tabi ki ...

Parasız da Sevebilir misin Aspidistra?



George Orwell harika bir adam. 1984 ve Hayvan Çiftliğinin gölgesinde kalmış eseriyle bile okurun bam teline öyle bir dokunuyor ki, kitabın kapağını kapattığınızda "vay bee" şaşkınlığını uzun süre atamıyorsunuz üzerinizden. Aspidistra'dan bahsediyorum.

Aspidistra aslında fazla bakım gerektirmeyen bir zambak türüymüş. Bir nevi salon çiçeği yani. Ancak 1930'ların  İngiltere'sinde çok daha fazla anlamı varmış. Bir dönem onunla fotoğraf çektirme modası yaygınmış ama asıl olarak sınıf atlamak isteyen alt ve orta sınıfın salonlarını süsleyen bir çiçekmiş. Bildiğimiz gösteriş meselesi...

Sınıf denince de aklınıza hemen kapitalist düzen gelmeli. Çünkü konumuzun temeli bu. Hani sistemin çarklarından biri olmayı kabul ettiğinizde varolabildiğiniz ama inkar ettiğinizde sizi değersizleştiren sistem var ya ondan bahsediyoruz. Onun acımasızlığını eleştiriyoruz ama doğrudan değil. Sisteme direnen birinin üzerinden sadece yaşadıklarını anlatarak.

Kitabın kapağını açtığımızda Gordon Comstok isimli biriyle karşılaşıyoruz. Bir kaç nesil öncesinin Camstok ailesinin aslında çok zengin olduğunu ama aileyi tutan birinin ölümünden sonra sefalete sürüklendiklerini anlıyoruz. Gordon da bu ailenin son neferlerinden biri. Genç bir şair olmasının yanında parasız da. Yayın evlerine gönderdiği şiirleri kabul edilmiyor. Aslında bir sevgilisi bir kaç tane de dostu var ama sisteme olan direnci yüzünden sürekli sefalete sürükleniyor. Yaşadığı her olumsuzluğun nedeni olarak parayı görüyor.

“Para, para, her şey para! Parası olmadığı için Doringler onu aşağılamıştı, parası olmadığı için Primrose şiirini geri çevirmişti, parası olmadığı için Rosemary onunla yatmıyordu. Sosyal başarısızlık, sanatsal başarısızlık, cinsel başarısızlık – hepsi aynı kapıya çıkar. Hepsinin altında yatan, parasızlık.”

Gordon bir kaç kez sistemin işleyişine ayak uydurarak para kazanmaya başlıyor ama bu durum onu fazlasıyla rahatsız ediyor. Hayat döngüsü için paranın gereksinimini inkar edemese de sistemi besliyor olma düşüncesi içini kemiriyor. Sıkıştıkça da ablasından para istiyor. Tam bir kısır döngünün içinde kıvranıp duruyor.

İçinden bir ses ona, parayı gerçekten, içtenlikle hor görürse, havadaki kuşlar gibi, bir şekilde yaşamını sürdürülebileceğini söylüyordu. Havadaki kuşların oda kirası ödemediğini unutmuştu...

Roman tam bir mandıra filozofu havasında ama daha gerçekçi ve daha acımasız. Sahi sistemlerin demir pençelerinden kurtulmak mümkün mü? Mutlaka okumalısınız...

Sevgiyle kalın...

George Orwell harika bir adam. 1984 ve Hayvan Çiftliğinin gölgesinde kalmış eseriyle bile okurun bam teline öyle bir dokunuyor ki, kit...

Kripto Paralarda Kimliğinizi Nasıl Gizlersiniz?

Geçenlerde hatta tam tarihi ile 30 Nisan'da Tesla Motor ve SpaceX'in kurucusu Elon Musk twitter hesabından sadece "Ethereum" yazan bir paylaşım yaptı. Bu paylaşım 100 bin üzerinde beğeni ve yaklaşık 10 bin civarında da retweet aldı. Sizleri bilemiyorum ama ben dijital ya da kripto para tabiriyle ilk kez 2018'in başında tanışmış ve 2017 için senelik %1000 in üzerinde kazandırdığı yönündeki grafiklere hayranlıkla bakmıştım. Ancak sonraki süreçte taşların yerine oturduğunu ve treni kaçırdığımı, dijital paranın da zamanla biteceğini düşünmeye başlamıştım. Elon Musk'un paylaşımıyla birlikte öngörümde yanıldığımı hatta dünya devi şirketlerinde bu işe girmesiyle olayın farklı bir boyuta taşınabileceğini düşünmeye başladım. 

İşte tam da bu konuyla ilgili blogumda yayınlanması için bilgilendirici bir yazı hazırlamış Büşra hanım. Dijital parayla hiç ilgilenmeyenlerin bile anlayabileceği sadelikte ve her yönüyle irdelediği bir yazı kaleme almış. İlk konuk yazarım olarak kendisine teşekkür ediyorum ve meraklılarını yazı ile baş başa bırakıyorum. Kendinize iyi bakın...

Kripto Paralarda Kimliğinizi Nasıl Gizlersiniz?

Bitcoin adı verilen kripto para birimi son senelerde popüler olmaya başlasa da, aslında 1997 yılında ortaya çıkmış bir elektronik para birimi. Son yıllarda popüler olmasının sebebi, özellikle 2018 yılında yaşadığı büyük değer artışına bağlanabilir. 

Bitcoin işlemlerinde her ne kadar işlem yapanların kimliği gizli kalsa da, yapılan bütün işlemler blockchain üzerinde herkes tarafından görülebildiği ve blockchainin kendi yapısına özgü olan olan işlem şeffaflığı, kripto para işlemlerinde gizlilik ve güvenlik konuları hakkında soru işaretleri doğuruyor. 

Bitcoin işlemlerinde süreç şu şekilde ilerler: Örnek vermek gerekirse, 0.7 Bitcoin harcamak istiyorsunuz ve hesabınızda 1 Bitcoin var. Öncelikle 1 bitcoinin hesabınızdan çıktığı bir işlem gerçekleştirmelisiniz. Bunu yaptığınızda 0.7 Bitcoin sizin hesabınızdan ödeme olarak karşı tarafa giderken, 0.3 Bitcoin hesabınıza para üstü olarak geri gönder. Tabii bu işlem otomatik olarak gerçekleştiğinden dolayı siz bir şey fark edemezsiniz ancak işlemde söz konusu olan bitcoine ilk başta sahip olan kişi o bitcoin ile ne yaptığınızı göremese de, miktarını görebilir. Yani; Bitcoin cüzdanınızdan 0.7 Bitcoin ve 0.3 Bitcoin miktarlarında iki işlem oluştuğunu görür ancak hangi miktarı ödediğinizi ve hangi miktarı para üstü olarak aldığınızı göremez. Bu durumda, ancak tahminde bulunabilir ki bu da yarı yarıya bir ihtimal demektir. Siz işlem yaptıkça bu ihtimal oranı yüzde 25 vs. gibi düşer. Dolayısıyla, birçok işlem gerçekleştirmek aslında anonimliğiniz açısından Blockchain üzerinde size daha çok avantaj sağlar. (Kendinizle bile bitcoin alışverişi yapsanız, anonimlik açısından avantaj kazanırsınız.) 

Bu IP adresiniz de Bitcoin işlemlerinizle eşleştirilebilir. Bu yüzden, Kripto para işlemlerinizde VPN kullanarak gerçek anlamda anonim olabilirsiniz çünkü VPN programını aktifleştirdiğinizde size VPN sunucusunun bulunduğu konum üzerinden IP adresi atanır ve sanal kimliğinizi daha iyi bir şekilde korumuş olursunuz. Bir Bitcoin işlemi yaptığınızda Bitcoin ağında bu işleminiz belirir. Bitcoin ağında yüklü miktarda node çalıştıran birisi sizin işlemlerinizi IP adresinizle eşleştirebilir ve bütün Bitcoin hesabınızı açığa vurabilir. 

Bitcoin işlemlerinizin sizinle ilişkilendirilmesinden kaçınmak için alabileceğiniz önlemler arasında HTTPS olan sitelerin olduğunu söyleyebiliriz. HTTPS olan web siteleri, o web siteyi ziyaret eden kullanıcının bilgilerini şifreler. Bitcoin işlem adreslerinizi blockchainde ararken HTTPS sitelerini kullandığınıza dikkat edin. Bitcoin işlemlerinizde gizlilik ve güvenliği sağlamak için VPN ve mümkün olduğunda Tor da kullanabilirsiniz. Birçok Bitcoin cüzdanı Tor proxylerini desteklemektedir. 

İnternette gezinirken internet trafiğinizi üçüncü partilerden gizlemenin bir yolu da VPN kullanmaktır fakat VPN kullanırken seçtiğiniz VPN’in sizin internet trafiğinizi kaydetmediğinden emin olun. Ücretsiz olan birçok VPN programının internet trafiği kaydı tuttuğu bilinen bir gerçek. İnternet aktivitelerinizi gizlemeye çalışırken onları rızanızla yanlış yerlere sunuyor olabilirsiniz. 

VPN ve Bitcoin, bireylerin hayatındaki gizlilik ve güvenliğe saygı duyan iki farklı teknoloji olabilir fakat birlikte kullanıldığında çok etkili sonuçlar verirler. 

Bitcoin işlemlerinizde gizliliğiniz ve güvenliğiniz için atabileceğiniz başka bir adım da birden fazla cüzdan oluşturmaktır diye bahsetmiştik. Örneğin, sadece ödeme alacağınız bitcoin işlemleri için ayrı bir cüzdan, çevrimiçi alışveriş yaparken ve gerçek kimliğinizle ilişkilendirilmesinden çekinmeyeceğiniz bir cüzdan, para biriktirmek için kullanacağınız bir cüzdan gibi çeşitli bitcoin cüzdanları oluşturabilirsiniz. Bu cüzdanların her biri için ayrı bir program kullanmanıza gerek yok. Tek yapmanız gereken bu cüzdanları ayrı dosyalarda tutmak ve hangi cüzdanı ne amaçla kullandığınızı karıştırmamak. 

Birçok popüler Bitcoin platformu Müşterini Tanı -KYC- politikalarını uyguluyor ve hesap açarken kimlik bilgilerini istiyor. Gizliliğiniz ve işlemlerinizin güvenliği için bitcoinler yerine altcoinler ile işlem yapabilirsiniz. Altcoinlerde Müşterini Tanı KYC- politikaları popüler bitcoinlerde olduğu kadar yaygın değildir. Altcoin seçerken altcoinin yine de güvenilebilecek kadar popüler olduğundan emin olun ve birinci ve ikinci alışverişlerinizin aynı olmadığından emin olun yoksa bu işlemler sizin tarayıcı parmak izi tanımlama gibi yöntemlerle kimliğinizin ortaya çıkmasına sebep olabilir. 

Coinjoin adı verilen işlem Bitcoin işlemlerinde finansal açıdan gizlilik ve güvenlik sağlamanın bir diğer yoludur. Birçok bitcoin işlemlerini bir araya getiren coinjoin sayesinde hangi işlemlerin birbiriyle bağlantılı olduğu görülemez. 

Kripto para kullanımınızda daha birden çok cüzdan açmaya ve sahip olduğunuz kripto para miktarını cüzdanlar arasında yaymaya özen gösterin. Yüklü miktarda kripto parayı bir cüzdanda tutarak, işlem yapmanız gerektiğinde işlem yapacağınız cüzdana da aktarmak da cüzdan miktarınızın ortaya çıkmaması için iyi bir fikirdir. 

Büşra @Techwarn

Geçenlerde hatta tam tarihi ile 30 Nisan'da Tesla Motor ve SpaceX'in kurucusu Elon Musk twitter hesabından sadece "Ethereum&...

Bahar Mimi


Uzun zamandır hiç bu kadar süründüren bir bahar alerjisine yakalanmamıştım. Resmen süründürdü ve süründürmeye de devam ediyor. Geçmeyen öksürük, boğaz yanması, geniz akıntısı... Ne ararsan var.  Yav tamam ben dersimi aldım desem de yok, nasıl bir tutkuyla bağlandıysa bırakmam da bırakmam diyor. İşte tam bu durumdayken Bir Tutam Karınca'nın beni bahar konusunda mimlediğini gördüm. Hem başka bir blog tarafından hatırlandığım için sevindim hem de bahardan intikam alacağım için hınzırca gülümsedim. Bittin sen bahar...

1- Bahar bir insan olsaydı onunla aranız nasıl olurdu?

Muhabbeti bol, güler yüzlü, insanın içini ısıtan ama sözüne güvenilmez bir tip olurdu. Hadi daha açık söyleyeyim çok başarılı bir dolandırıcı olurdu. Bildiğiniz sahtekar yani. Ama ona ne kadar kızarsanız kızın karşınıza çıktığında yine içinizi ısıtır kendini affettirirdi. Benim aramda fena olmazdı. Sonuçta onu tanıdıktan sonra gardımı alarak arkadaşlık kurardım.

2- Şu ana kadar yaşadığınız hayatın bahar kısmı hangi döneminiz? O dönemde neler yaşadınız? 

Ben baharı yerden yere vurdum ama bu soru sanırım hayatımdaki mutluluk anlarımı kastediyor. Elbette benimde mutlu, çok mutlu, musmutlu anlarım oldu. Bunları hangisini seçsem bilemiyorum ama kronolojik açıdan en önde üniversiteyi kazandığımı öğrendiğim o akşam ve sonraki süreç gelir.

3- Bahar bir arkadaşınız olsaydı onun okumaya ihtiyacı olan kitabın ne olduğunu düşünürdünüz? 

Böyle bir arkadaşım var zaten. Hani cuk diye oturmak tabiri var ya öyle oturuyor. Muhabbeti bol, boş konuşan, buluşmalaramızda uzun uzun bekleten ama içi tertemiz biri. Çocukluk arkadaşım. İşte bunun gözünün açılması için tüm distopik kitapları okumasını isterdim. 

4- Size baharı anımsatan insanlar var mı çevrenizde, varsa kimler? 

Yok bu soruya fazla anlam katmaya gerek yok. Yukarıdaki soruda anlattığım arkadaşım. Uyuz...

5- Bahar temalı bir yağlı boya tablo yapmak isteseniz resmin içinde olmazsa olmazınız ne olurdu? 

Resim çizmek, yağlı boya tablosu yapmak pek benim becerebileceğim işler değil. Ancak bir bahar tablosu hayal edin derseniz, çitle çevrili küçük bir evin etrafında dolaşan hayvanlar ve çevredeki çiçek açmış ağaçlar gelir aklıma.

6- Bahar yorgunluğu ile mücadele eder misin? Yoksa kendini baharın kollarına yorgunca bırakmayı mı tercih edersin.

Açık olmam gerekirse yaz kış fark etmez bırakırım kendimi. Mücadeleymiş, gayret etmekmiş hiç bana göre değil. Zaten her şey olacağına varıyor. Mesela kutup ayılarının kışın uyumamak için direndiğini düşünebiliyor musunuz, ne kadar saçma değil mi? :)

7- Baharda gitmek istediğin coğrafya

Coğrafyayı bilmiyorum da ben Eğe kıyılarını gezmek istiyorum. 

Hastalığı atamadığım, bol öksürüklerle geçen günlerimde bana içimi dökme fırsatı veren arkadaşıma tekrar teşekkür ediyorum. Mimi sonuna kadar okuyan sabırlı arkadaşım, sana da bol güneşli ve sağlıklı günler diliyorum.

Uzun zamandır hiç bu kadar süründüren bir bahar alerjisine yakalanmamıştım. Resmen süründürdü ve süründürmeye de devam ediyor. Geçmeye...

Kuşak Çatışmasındaki En Büyük Sorun; Koruyuculuk ve İza'nın Şarkısı


Sizler adına kuşak çatışması mı dersiniz yoksa kültürel yozlaşma mı dersiniz bilemem. Ama ne derseniz deyin, yaşamın kaçınılmaz ve önlenemez değişimiyle beraber devam ettiği gerçeğinden kaçamıyoruz. Yediğimiz içtiğimizden giyim tarzımıza, eğlencelerimizden sıradan yaşamımıza kadar her şey değişiyor. Bu değişim eski kuşaklar için yozlaşma, yeniler için gelişim olarak algılanıyor. Aslına bakarsanız herkesin yaşamına kimse karışamaz ritüelinde kimsenin sorun yaşamaması gerekiyor. Ama ya birlikte yaşama zorunluluğu ortaya çıkarsa? Bizdeki bu koruyucu psikolojisiyle birlikte aman sevdiğime bir şey olmasın dürtüsünün koyduğu kuralların, korunan kişiyi ne hale getirdiğini hiç düşündünüz mü?

Macar yazar Magda Szabo, İza'nın Şarkısı kitabıyla tam da bu konuya parmak basıyor. Kültürel birikim ne kadar yüksek olursa olsun, koruyuculuk duygusunun ve kuşak çatışmasının hayatı nasıl cehenneme çevirebileceğini gözler önüne seriyor.

Hikayede İza tam bir komşu kızı. Hani sizin yapamadıklarınızı yapan, sürekli kıyaslandığınız o itici tip. O her şeyin en iyisini yapar, en güzel şekilde giyinir, hep doğru kararları alır. Özetle övünç kaynağıdır. İşte bu İza okumuş doktor olmuş, evlenmiş ancak boşandıktan sonra da yalnız yaşamaya karar vererek Budapeşte'ye  yerleşmiş. Ailesinden ayrı hayat kurmasına rağmen ailesini ihmal etmemiş. Onları yılda dört kez ziyaret etmiş. Her ziyaretinde annesinin yanında kalmaktansa otelde kalmayı tercih etmesi akıllarda bazı soru işaretleri bıraksa da o her şeyin en iyisini bilirmiş.

İza kızarmış balık kokuyordu ve tuhaftır, bu haliyle annesinin gözüne yabancı göründü. İza her zaman öyle derli toplu, öyle temizdi ki, vücudunu evin kirinden pasından öyle dikkatle korurdu ki, onun mutfaktan kıpkırmızı çıktığını görünce yaşlı kadının ağzı açık kaldı.

Aradan zaman geçmiş ve o kara gün gelmiş. İza'nın babası ölmüş. Haliyle baba ölünce yaşlı anne Etelka koca evde yalnız bırakılacak değil ya, annesini yanına almış. Annesi de İza'ya yardımcı olacağı sevinciyle gitmiş kızının yanına. Ama İza'nın amacı annesinin ellerini sıcak sudan soğuk suya değdirmemekmiş. Bu nedenle ev işi yapmaya kalksa sen bırak hizmetçi yapsın demiş. Parkta gezerken birileriyle konuşsa, burada kimseye güvenilmez sakın bir daha konuşma demiş. Annesini cam fanusun içine koyduğunun farkında bile olmayan İza daha neler neler yapmış...

En basit işleri görmeye, mesela küllükleri boşaltmaya ya da odayı toparlamaya bile çekiniyordu; bir keresinde telve ve izmaritlerle birlikte kahve kaşığını da çöpe atmıştı; ertesi gün kapıcı kadın kaşığı geri getirmişti. Bir demet solmuş çiçeği bile atmaya yanaşmıyordu artık.

Etelka, kocasının mezar taşı hazırlandığında tekrar kasabaya dönmek için yola çıkmış ve hikaye beklenmedik bir şekilde bitmiş...

İlk kez bir Macar yazarın kitabını okudum ve kültürel sorunların bu kadar yakın olmasına şaşırdım. Eminim ki siz de yaklaşık 248 sayfalık kitapta kendinizden çok şey bulacaksınız.

Keyifli okumalar... 

Sizler adına kuşak çatışması mı dersiniz yoksa kültürel yozlaşma mı dersiniz bilemem. Ama ne derseniz deyin, yaşamın kaçınılmaz ve önlen...

İlan Edilmiş Ölümün Kronolojisi; Kırmızı Pazartesi


Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Ancak şunu biliyorum; yazar Gabriel Garcia Marquez'in  çocukluğunu geçirdiği kasabadaki namus cinayetini anlattığı ve dilimize Kırmızı Pazartesi olarak çevrilen kitabı tam bizlik. 

Kitabı elimize aldığımızda herkesin birbirini tanıdığı kasabalardan birinde buluyoruz kendimizi. Bir düğünün ortasındayız. Kasabaya sonradan gelen Bayardo San Román ile Angela Vicario'nun düğünü. Sıradan bir köy düğününden sonra yeni olayların yaşanacağını, düğünden hemen sonra Angela'nın bakire olmaması nedeniyle baba evine gönderilmesiyle öğreniyoruz. Eyvah ki ne eyvah... Örf, adet, gelenek ve göreneklerin senaryosunu yazdığı ve daha önce defalarca oynanan oyunun şimdi yeni oyuncular tarafından tekrarlanmak üzere olmasına ürperiyoruz. Bu kez başrollerde Angela'nın erkek kardeşleri Pablo ve Pedro Vicario var. Angela'ya baskı yaparak onun ağzından  Santiago Nasar ismini  de aldılar. Ama olayın aslını astarını araştırma gereği bile duymadılar.

Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30'da kalkmıştı

Okuyucu olayı aradan geçen 23 yılın ardından, Santiağo Nasar'ın gazeteci arkadaşının kasabaya gelerek olayı araştırmasıyla öğrenir. Kasabadaki bir çok kişiyle röportaj yapılır. Olayın ilginç tarafı o günü herkesin farklı anlatmasıdır. Birileri hava güneşliydi derken bazıları yağmurlu olduğunu iddia eder. Ama ayrıntılardaki fark ne olursa olsun asıl sinir bozucu şeyin herkesin bu cinayetin işleneceğini önceden bildiği halde kılını bile kıpırdatmamasıdır. Bir anda hikayenin içine girip neden bir şeyler yapmadınız, bu vahşeti neden durdurmadınız diyesiniz gelir. 

Gabriel García Márquez'in en iyi kitabı olarak tanımladığı eseri yaklaşık 112 sayfa. Yazım dilinin yanında röportaj tekniğiyle yazılması ve gerçeklik barındırması eseri çok daha etkileyici kılıyor. Sevim'in tavsiyesiyle okuduğum kitap benim de tavsiye ettiklerim arasındadır, bilginiz olsun.

Sevgiyle kalın...

Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Ancak şunu biliyorum; yazar Gabriel Garcia Marquez'in  çocukluğunu geçirdiği kasabadaki namus ci...

Damızlık Kızın Öyküsü'nden Yol Almak


Distopik kitapların yazıldığı dönemi iğnelemesinin yanında gelecekteki okurlarına da ciddi uyarıları vardır. Bu kapsamda okur, yaşayan diktatörleri döneminin kalemlerinden okurken tarihin tekerrürüne de şahitlik eder. Cam fanus içindeki distopik dünyaya ürpererek bakarken kendisinin de cam fanus içine konulmak üzere olduğu hissine kapılır. Durumun farkında olmadan  yaşayan sessiz çoğunluğun yanında gerçeği gören azınlığın acısıyla bütünleşir. Distopyanın içinde doğup büyüyen roman kahramanlarının hiç tanımadıkları özgür dünyaya ulaşıp ulaşamayacakları merakıyla ilerler. Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü'nün farkı ise tam burada başlar.

Her sabahki gibi işe giden kadınlar o gün işten atıldıklarını, tüm mal varlıklarının birinci derece erkek akrabalarına devredildiğini, birinci derece erkek akrabaları olmayanların ise tüm mal varlığına devletin el koyduğunu öğrenir. Artık Amerika'da yönetim el değiştirmiş ve kendilerine Yakup'un Oğulları diyen Hristiyan köktencilerin yönetime geçmiştir. Ülke Glead Cumhuriyeti adını almıştır. Elbette duruma karşı çıkan gruplar olmuş ancak baskıyla onlarda susturulmuştur. Kadınların okumaları, yazmaları ve aşık olmaları yasaklanmıştır. Onlar artık sadece köle, hizmetçi, fahişe ya da komutan eşlerinin gözetiminde çocuk doğuracak damızlık kadınlar olabilecektir. Yeşil, kahverengi, kırmızı gibi giyebilecekleri tek tip kıyafetler onların statüsünü belirleyecek, kendilerine zarar vermemeleri içinde boş odalarda yaşamaları sağlanacaktır.

Olayları kendisi de damızlık kız olan Offred anlatıyor. Offred aslında Fred'in anlamına geliyor. Zaten kahramanımızda Fred isimli bir komutanın hizmetçiliğini yapıyor. Onun tüm seks isteklerini itirazsız kabul etmek zorunda kalıyor. Glead Cumhuriyetinden önce çocuğu olan Offred, komutan eşinin toksinlerden dolayı kısırlaşması nedeniyle damızlık olarak seçiliyor.

Yazar Margaret Atwood aslında Kanadalı. Ancak o tarihlerde Ronald Regan'ın başkan seçilip Hristiyan lobisinin etkisiyle muhafazakarlaşan ABD'nin kadınlar üzerindeki baskısından endişe duyarak romanı yazıyor. İlk olarak 1985 yılında yayınlanıyor ve 1990 da da filmi yapılıyor. Kitap daha sonra hem operaya hem baleye uyarlanmış son olarak da dizisi çekilmiş.

Kitap yaklaşık 384 sayfalık akıcı anlatımıyla okurunu yormadan farklı dünyalara götürüyor. Herkese tavsiye ederim.

Distopik kitapların yazıldığı dönemi iğnelemesinin yanında gelecekteki okurlarına da ciddi uyarıları vardır. Bu kapsamda okur, yaşayan d...

İsviçre'nin Kahve Sorununa Çözüm Bulmak


Dün haberlerde izledim. Uyudum uyandım sonra duyduklarımın gerçek olup olmadığını internetten araştırdım. Doğruymuş. İsviçre'nin tartıştığı bir kahve problemi varmış. Hemen özetliyorum;

1. Dünya Savaşı ile 2. Dünya Savaşı arasında tarihin İsviçre hükumeti acil durum depolarına kahve stoku yapma kararı alarak olası kahve kıtlığına önlem almış. Aradan yıllar geçmiş ve bu günlere gelinmiş. Ulusal Tedarikten Sorumlu Federal büro nereden aklına geldiyse, kahvenin kalori değerinin düşük olmasından dolayı, besinlerin güvence altına alınması hedeflerine katkıda bulunmadığı yönünde açıklamada bulunmuş. Bunun üzerine hükumet, kahvenin insan hayatı için önemli olmadığı sonucunu çıkararak 2022' de kahve stoklama işine son vereceğini açıklamış. Açıklamadaki densizliğe bakar mısınız? Neyse..  Olayın diğer tarafı olan 15 firmadan 12 si ise duruma karşı çıkarak, stokta 15 bin 300 ton kahve bulunduğunu ve olası kriz durumunda ülkenin sadece 3 ay kahve içebileceğini savunmuş. Ayrıca kalori hesabı yapmanın kahveye saygısızlık olduğunu da yazdıkları mektupta belirtmişler. (Alkış)

Buradan bir dünya vatandaşı olarak İsviçre hükumetine sesleniyorum. İnsanların duygularıyla oynamayın. Kahvenin kokusunu bir kez olsun içine çekmemiş, onu yudumlarken duyulan hazzı tatmamış, kahve eşliğinde yapılan muhabbette kahkaha atmamış adamların alacağı kararlar değil bunlar. Lütfen kasımda alacağınız nihaiyi karada bu durumu düzeltin. 

İsviçre hükumeti bu karadan döner, dönmek zorunda. Olmaz ama hadi oldu da kararından dönmedi diyelim. 15 kahve firması size sesleniyorum. Kendi deponuzu kurun, kimseye minnet etmeyin. Gün gelecek depo kapılarınızda sıra bekleyenler bu gün attıkları imzalardan utanacaklar. Halkın içine çıkamaz hale gelecekler. Eli kelepçeli halde iki polis arasındaki perişan görüntüleriyle kullanılıp atılmışlığın resmi olacaklar.

Son söz olarak, bu kadar gündem arasında penguen belgeseli tadında bir yazı yazdığımın farkındayım. Ama hayat garip işte. Herkesin önceliği farklı... Ha bu arada biz ne zaman seviye atlayıp bu tür konuları tartışacağız acaba?

Sevgiyle kalın...  

Dün haberlerde izledim. Uyudum uyandım sonra duyduklarımın gerçek olup olmadığını internetten araştırdım. Doğruymuş. İsviçre'nin ta...

Albaya Mektup Yazan Kimse Yok


Uzun ve yorucu kitapların arasına kısa ve yormayan kitaplar serpiştirmeye çalışıyorum. Böylece okumaya ara vermeden teneffüs yapmış oluyorum. İşte böyle bir arayış içindeyken imdadıma yetişen Sevim'in tavsiye ettiği iki Gabriel Garcia Marquez kitabından Albaya Mektup Yazan Kimse Yok kitabına başladım.

Latin Amerikalı yazar kısa ve düşündürücü bir öyküyle karşımıza çıkıyor. Okurunu maddi zorluklar içindeki emekli bir albayın evine konuk ediyor. Kolombiyanın zor yıllarında görev almış emekli albayımız eşiyle beraber mütevazi bir evde yaşıyor. Beklenen mektup geldiğinde tüm sıkıntılarının biteceğine inanan çiftimiz elinde avucunda ne varsa satarak durumu idare etmeye çalışıyor. Ellerinde bir de gözü gibi baktıkları dövüş horozları var. Kendileri aç kalsa bile horoza bakmak zorundalar. Onu bir kaç ay sonraki dövüş için hazır tutarak dövüş komisyonundan gelen parayla zaman kazanmanın planını yapıyorlar. Sonrasında şehirden gelecek o mektupla hak ettikleri emekli maaşını alarak gül gibi geçinip gidecekler. Ancak bu bekleyiş çiftimizin kendilerine bile itiraf edemedikleri korkuları gün yüzüne çıkarıp onları ELİNİN KÖRÜ noktasına getiriyor.

Zor yıllar, yokluk zamanları... Aslında ülke zor durumdadır ama gazeteler gerçeklerden çok, okunmasını istedikleri haberleri yayınlamaktadır. Çiftimiz de durumdan rahatsızdır ama elden ne gelir. 

Konuk olduğumuz ev halkı ile birlikte yaşamın acımasızlığını, çaresizliği, geçmişin vefasızlığını iliklerimize kadar hissediyoruz. Belki biraz kızıyoruz ama çoğunlukla içten içe üzülüyoruz.

Albaya Mektup Yazan Kimse Yok bir çok kitap sitesine göre 70 sayfa olarak tanımlansa da benim okuduğum Can yayınlarının e kitap versiyonu 140 sayfa. Hangisi olursa olsun bir oturuşta bitirilebilecek bir kitap.  

Sevgiyle kalın.

Uzun ve yorucu kitapların arasına kısa ve yormayan kitaplar serpiştirmeye çalışıyorum. Böylece okumaya ara vermeden teneffüs yapmış ol...

Bu Aralar Bilim Kurgu ile Bozduk Kafayı - Sense8


Tamam, kabul ediyorum abarttım bu aralar. Öyle ki iş yerinde filan da dilime vuruyor bilim kurgusal şeyler. Sonra acayip acayip imalı bakışları çekmek zorunda kalıyorum. Ama olsun, sizler beni anlıyorsunuz.

Geçen ay Asimov'un Vakıf serisine başlıyorum diye de dünya aleme duyurdum. Ha yazmamış olsam yanlış anladınız der geçiştirirdim, aralara serpiştirerek okurdum. Hem böylece sarsıcı etkisini yumuşatmış olurdum. Bir de yetmemiş gibi oowww bu da bilim kurguymuş deyip Sense8 e başladım. Oh ne güzel... Labirentin içinde kafayı yemiş gibi oldum. Aman rica ediyorum bir süre bilim kurgu filan tavsiye etmeyin bana. Komedi olur, komedi olur sonra bir daha komedi olursa tavsiyeniz accayip makbule geçer. Neyse konumuz bu değil. Konumuz efsane diziler listesinde kendine yer bulan Sense8.

Nasıl şeyler izliyoruz?

Sense8, 2015 yılı Amerikan yapımı, bilim kurgu - drama tarzında bir netflix dizisi. Özel bölümler hariç yaklaşık birer saatlik ve toplamda yirmidört bölümden oluşuyor. Diziyi asıl özel kılansa Matrix'in yapımcıları Wachowski Kardeşler’in imzasını taşıyor olması. Yani o tarihlerde matrix'in bıraktığı etkiyi bırakarak dizi sektöründe çığır açacağı iddiasıyla ortaya çıkması... Aslında iki sezon güzel giden dizi ne hikmetse 3. sezon onayını alamayarak iki buçuk saatlik final bölümüyle veda etmiş.


Dizide dünyanın 8 farklı bölgesinde yaşayan 8 kişiyle tanışıyoruz. Hemen hepsi kendi işinde gücünde olan, kendi hayallerinin peşinde koşan insanlar. Ancak bir süre sonra farklı duygu durumlarında birden tanımadıkları insanlarla karşılaştıklarını, bazen onlardan yardım alırken bazen de ona yardım edebildiklerini fark ediyorlar. Bir nevi telepatik iletişim yani. Biz bu telepatik iletişimle maceradan maceraya koşarken farklı kültürleri de tanıyoruz. İngiltere, Seoul, Mumbai, Nairobi, Berlin, Mexico City, San Francisco ve Chicago'yu gezerken Meksikalı bir pembe dizi yıldızı, İzlandalı bir parti kızı, Alman bir hırsız, Koreli bir iş kadını, Afrikalı bir otobüs şoförü, transseksüel bir Amerikalı bloggerin hayatlarına konuk oluyoruz. 


İlerleyen bölümlerde bu telepatik iletişimin sadece 8 arkadaşımızda olmadığını, buna benzer bir sürü küme olduğunu ve iyilerle kötülerin mücadele halinde olduklarını öğreniyoruz. Mücadeledeki heyecan iyi güzel de özellikle ikinci sezonun ortalarına doğru her bölüm kendini tekrar eder hissi uyandırıyor. Konu bir türlü ilerlemiyor. Hatta Arka Sokaklar'a dönüşüveriyor. 


İzlemeyi düşünüyorsanız dizinin çok cesur olduğunu söylemeliyim. Zaten jenerik kısmında LGBT'ye selam göndererek bu konuda sınır tanımayacağı mesajını veriyor. Sadece LGBT de değil, cinsellik konusunda neredeyse tüm tabuları yıkan bir tarzı var. Evet, sık sık karşımıza çıkarak bizleri ana konudan uzaklaştırmıyor ama geldi mi tam geliyor. 

Ben izlemenizi tavsiye ediyorum ama uyarılarımı dikkate alarak... Sonra vay beni rezil ettin, çok mahcup oldum demeyiniz.

Kendinize iyi bakın...

Tamam, kabul ediyorum abarttım bu aralar. Öyle ki iş yerinde filan da dilime vuruyor bilim kurgusal şeyler. Sonra acayip acayip imalı b...

Vakıf Serisi 7 - Vakıf İleri


Vakıf serisini bitiriyoruz artık. Konu bütünlüğünde ikinci ama yazım sıralamasında sonda bulunan Vakıf ileri kitabı ile uzay yolculuğumuza buruk bir veda ediyoruz.  
  • Vakıf (İthaki Yayınları) / İmparatorluk (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve İmparatorluk (İthaki Yayınları) / Altın Galaksi (Altın Yayınları)
  • İkinci Vakıf (İthaki Yayınları) /Gizli Tanrılar (Altın Yayınları)
  • Vakıf'ın Sınırı (İthaki Yayınları) / Galaksi Çöküyor (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve Dünya (İthaki & İnkılap Yayınları)
  • Vakıf Kurulurken (İthaki Yayınları) / İmparatorluk Kurulurken (Altın Yayınları)
  • Vakıf İleri (İthaki Yayınları) /Erişilmez İmparatorluk (Altın Yayınları)
Vakıf İleri / Erişilmez İmparatorluk

Serinin bir önceki kitabında öğrendiğimiz şok gerçeklerden sonra Hari Seldon imparatorluğun birinci bakanı olmuştu. Yeni kitaba geçtiğimizde perdenin kapanıp 8 yıl aranın ardından tekrar açıldığını anlıyoruz. Artık imparatorlukta etkin bir görevi olan Hari'nin maceralarını beklerken yazar okurunu başka bir pencereye taşıyarak bireyleri önümüze koyuyor. 

Geleceğin tarihi okumalarımızı Hari Seldon gibi efsanevi bir karakterin hayatına dokunanları tanıyarak devam ediyoruz.  Dors Venabili, Raych, Eto Demerzel, Cleon I, Wanda Seldon gibi karakterleri daha yakından tanıyarak psiko tarih bilimine katkılarını irdeliyoruz. Bazıları beklenmedik bir şekilde robot çıkarken bazıları ise özel yeteneklerinin olduğunu Hari sayesinde fark ediyor. Kimi zaman aralarında anlaşmazlığa düşerken bazen de tüm enerjilerini Hari'nin projesine ayırıyorlar...

563 sayfalık kitapta karakterleri teker teker tanırken olaylara farklı açılardan bakmaya da başlıyoruz. Konu yönüyle durağan bir kitap olsa da karakterlerin oturması bakımından etkiliydi.

Selametle kalın...

Vakıf serisini bitiriyoruz artık. Konu bütünlüğünde ikinci ama yazım sıralamasında sonda bulunan Vakıf ileri kitabı ile uzay yolculuğu...

Vakıf Serisi 6 - Vakıf Kurulurken


Serinin ilk beş kitabında Vakfın temellerinin nasıl atıldığını, nasıl galaksinin en güçlü gezegeni olduğunu, nasıl yenildiğini ve ikinci vakıfla olan mücadelesini okuduktan sonra insanlığın ilk ortaya çıktığı gezegeni aramıştık. Bu yola, Hari Seldon'un Psiko Tarih bilimi ile çıkmış ve çok uzak gelecekte nasıl yaşamların olabileceğini onlarca örneğiyle hayal etmiştik. Peki ama bu matematiksel yollarla geleceği tahmin etme daha doğrusu hesaplama olayı nasıl ve nereden çıkmıştı?
  • Vakıf (İthaki Yayınları) / İmparatorluk (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve İmparatorluk (İthaki Yayınları) / Altın Galaksi (Altın Yayınları)
  • İkinci Vakıf (İthaki Yayınları) /Gizli Tanrılar (Altın Yayınları)
  • Vakıf'ın Sınırı (İthaki Yayınları) / Galaksi Çöküyor (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve Dünya (İthaki & İnkılap Yayınları) 
  • Vakıf Kurulurken (İthaki Yayınları) / İmparatorluk Kurulurken (Altın Yayınları)
  • Vakıf İleri (İthaki Yayınları) /Erişilmez İmparatorluk (Altın Yayınları)

Vakıf Kurulurken / İmparatorluk Kurulurken

İmparatorluğun henüz başlarında, onuncu yıl etkinliklerinde Hari Seldon adında genç bir bilim adamı konuşma yapar. Konuşmasında istatistiksel yollarla geleceği tahmin etmeye yönelik bazı çıkarımları olduğunu belirterek hazırladığı tezini sunar. Bu konuşma, imparatorun birinci bakanı Demerzel'in dikkatini çeker ve Hari'yi imparator Cleon'un karşısına çıkarır. Hari, tezinin daha yeni olduğunu ve bu yöntemle geleceği tahmin etmenin henüz imkansız olduğunu anlatsa da imparator uyanıktır. Onun için önemli olan geleceği tahmin etmek değil, kitleleri geleceğe hazırlamaktır. Haliyle politikacıların gelecek tahminleriyle, bilim insanlarının gelecek tahminlerinin kitleler üzerindeki etkisi aynı olmayacaktır. Bunun için imparator Hari'den kendi tahtını güçlendirmek için güzel bir gelecek açıklamasını ister. Ancak Hari durumu kabul etmez ve  İmparatordan sonra en güçlü olan Wye kaçar. Hari'yi yine aynı sorun beklemektedir. Bu kez de Wye valisi aynı şeyi ister. Hari buradan da Dors adında biriyle kaçarak tezi üzerinde çalışmak ister. Fakat Daneel isimli bir robota yakalanarak hayatının şokunu yaşar...

Yaklaşık 652 sayfalık kitap boyunca siyasetçilerin bilimi kendi çıkarları uğruna nasıl kullanmak istediklerine tanıklık ediyoruz. Bunun yanında bilim insanlarının siyasetçi için ne kadar önemli olabileceğini şaşkınlıkla karşılıyoruz. 

Ama seriyi takip edip okumayı düşünen arkadaşlarım için bu kitabın önemli bir yol ayrımı olduğunu belirtmek isterim. Burada iki seçenek çıkıyor karşınıza. Eğer benim gibi yazım sırasına göre okuyup  6. sıraya alırsanız geleceğin bilinmeyen tarihini okumuş olursunuz. Dolayısıyla Hari Seldon'un maceralarını okurken onun tehlikeleri sağ salim atlatacağını bilirsiniz. Bu aslında bir handikap ama tarihte yaşamış önemli birinin hayatını okumanın buruk lezzetini de sunuyor. Soru şu; bu kitabın tarih kitabı mı olmasını istersiniz yoksa hikayenin başlangıcı mı? Cevap olarak, benim için kronolojik sıralama daha mantıklı diyenler bu kitabı ilk sıraya almalı...

Sevgiyle kalın...

Serinin ilk beş kitabında Vakfın temellerinin nasıl atıldığını, nasıl galaksinin en güçlü gezegeni olduğunu, nasıl yenildiğini ve ikin...

Vakıf Serisi 5 - Vakıf ve Dünya


12000'li yıllarda, Asimov'un hayal gücüyle gerçekleştirdiğimiz uzayın derinliklerindeki Dünya'yı arama serüvenimizin beşinci kitabına ulaşmış bulunuyoruz. İlk yayınımızda bahsettiğim gibi, ilk üç kitaptan sonra verilen 30 yıllık aranın ardından serüvenimiz Vakıf'ın Sınırı ile devam etmişti. Yayınevinin ısrarı üzerine yaptığı anlaşma sonucunda ortaya çıkan Vakıf'ın Sınırı kitabının başarısıyla büyülenen yazarımız, istemeye istemeye de olsa serüveni uzatma kararı almış. Ve bu kitabın ön sözüne de uzun uzun gerekçelerini anlattıktan sonra, Vakıf'ın Sınırı kitabını okuduktan sonra bu kitaba başlasanız daha güzel olur ama onu okumasanız da bu kitap apayrı bir roman olarak da ele alınabilir demiş. Ancak okurken, yazarın hikayenin öncesine yaptığı atıfları anlayabilmek için kitabı serinin devamı olarak düşünmek çok daha mantıklı ve anlaşılır olacaktır.
  • Vakıf (İthaki Yayınları) / İmparatorluk (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve İmparatorluk (İthaki Yayınları) / Altın Galaksi (Altın Yayınları)
  • İkinci Vakıf (İthaki Yayınları) /Gizli Tanrılar (Altın Yayınları)
  • Vakıf'ın Sınırı (İthaki Yayınları) / Galaksi Çöküyor (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve Dünya (İthaki & İnkılap Yayınları) 
  • Vakıf Kurulurken (İthaki Yayınları) / İmparatorluk Kurulurken (Altın Yayınları)
  • Vakıf İleri (İthaki Yayınları) /Erişilmez İmparatorluk (Altın Yayınları)

Vakıf ve Dünya

Golan Treveze ve Profesör Plator bir önceki kitapta Arz gezegeni sandıkları Gaia'ya inmişlerdi. Ancak gezegendeki tüm maddeler arasındaki iletişimden etkilenip ürperdikten sonra birazda hayal kırıklığına uğrayarak ayrılmak zorunda kalmışlardı. Bu kitapta hikayemiz kaldığı yerden devam ederken Trevezenin önüne üç seçenek çıkar. Ya Vakıfın teknolojisine hakim olacak ya ikinci vakıfın zihin gücüne sahip olacak ya da Gaia'nın süperornizmasına elde edecektir. Treveze Gaia'yı seçer ancak kendi içindeki anlamsızlığı çözmek için de tekrar Arzı aramaya başlar. Tabi ki yolculuklarına Gaialı Bliss'i de dahil ederek. 

636 sayfalık kitap boyunca uzayın derinliklerinde bir o tarafa bir bu tarafa savrulurken, dünyayı bulmak için elimizde efsanelerden başka bir şeyin kalmadığını fark ederiz. Kolay olmasa da farklı gezegenlerin farklı efsanelerindeki ortak noktaları birleştirerek bir yol haritası belirleriz. Uzayın derinliklerinde kendisinin dörtte bir büyüklüğünde uydusu olan kaç gezegen olabilir ki düşüncesiyle hedef bölgemizi olabildiğince küçültürüz. Ancak tüm galaksi haritalarında dünyaya benzer gezegen bulunamaması durumunu önce şaşkınlıkla karşıladıktan sonra altında bir hinlik ararız. Acaba gerçekten dünya yok mudur yoksa birileri tarafında bilinçli olarak haritalardan silinmiş midir?  

Serinin diğer kitaplarına göre yavaş ilerleyen hikayenin elde tutulur tek yanının, acaba o tarihlerdeki dünya nasıl hayal edilmiş olabilir ki merakı olmalı. Tabi yine başka gezegenlere yolumuz düşerken tehlikeler atlatıyoruz, onların yaşam ve savunma stratejileri hakkında fikirler ediniyoruz ama ne kadar farklı olursa olsunlar artık sıradanlaşan şeyler oldular. Ama ya dünya? 

Kitabın sonuna geldiğimizde ise dünyanın uydusu aya geldiğimizi hissediyoruz. Burada uzun yıllardır hayatta kalan bir robot bizleri karşılıyor. Aslında üç robot yasasıyla çıkmaza girdikten sonra kendine çözüm üreten, beyni insan bedeni robot gibi bir şey. Yani tanımlanamayan bir cisim. İşin özeti ne kadar doğru anladım bilemiyorum ama romanı okurken aklıma doğrudan Ninja Kaplumbağalar çizgi filmindeki Krang geldi. İşte bu Krang benzeri şeyin yaptığı açıklamalarla bir takım aydınlanmalar yaşayarak seriyi bitiriyoruz. Sahi insan kendi beynini bunun gibi bir robot aracılığıyla yaşatmayı başarırsa sonsuzluğa ulaşabilir mi?


Sonuç olarak, bu kitap biraz sündürülmüş hissi verse de okumaya değer. En azından hikayenin sonunu öğrenebilmek ve gelecekte neler olabileceğinin onlarca örneğini zihninizde canlandırabilmek için okumalısınız.

Sevgiyle kalın...

12000'li yıllarda, Asimov'un hayal gücüyle gerçekleştirdiğimiz uzayın derinliklerindeki Dünya'yı arama serüvenimizin beşin...

Vakıf Serisi 4 - Vakıf'ın Sınırı


Vakıf serinin 4. kitabı Vakıf'ın Sınırı' na geldik. Kitabın, Vakıf serinin 3. kitabı olmasının yanında farklı bir özelliği daha var. İlk üçlemeden tam otuz yıl sonra editörün aynı konuda daha kalın bir kitap yazması baskısıyla ortaya çıkmış ve yazarın The New York Times çok satanlar listesine giren ilk kitabı olmuş. Asimov'un bile hayretle karşıladığı bir başarı... Bu arada kitaba geçmeden önce ilk kez bu yayınla karşılaşıyorsanız, yazının havada kalmaması için bundan önceki üç yayına da kabaca göz atmanızı öneririm.
  • Vakıf (İthaki Yayınları) / İmparatorluk (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve İmparatorluk (İthaki Yayınları) / Altın Galaksi (Altın Yayınları)
  • İkinci Vakıf (İthaki Yayınları) /Gizli Tanrılar (Altın Yayınları)
  • Vakıf'ın Sınırı (İthaki Yayınları) / Galaksi Çöküyor (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve Dünya (İthaki & İnkılap Yayınları) 
  • Vakıf Kurulurken (İthaki Yayınları) / İmparatorluk Kurulurken (Altın Yayınları)
  • Vakıf İleri (İthaki Yayınları) /Erişilmez İmparatorluk (Altın Yayınları)

Vakıf'ın Sınırı // Galaksi Çöküyor

Bir önceki incelememizde iki vakfın savaşı sonrasında ikinci vakfın göstermelik de olsa yenilerek tarih sahnesinden silindiğinden ve birinci vakfın tek güç haline geldiğinden bahsetmiştik. Ancak bu göstermelik güce ve ikinci vakfın yok olduğuna inanmayan birilerinin de olduğu şüphesiyle bir sonraki kitap için açık kapı bırakmıştık.

Meğer ikinci vakfın yok olduğuna inanmayan ama bunu çeşitli nedenlerle gizleyen birileri daha varmış. Belediye başkanı Bronz Branno gibi. Bu bölümde birinci vakfın adamlarının uzay yolculuğunu, onu takip eden ikinci vakıflıları ve belediye başkanının takibini okuyoruz.

Serinin dördüncü kitabında, belediye başkanı Branno zekasını kullanarak eski encümen üyesi Golan Trevize ile tarihçi profesör Pelator'u ileri teknoloji uzay gemisi ile sürgün görüntüsü altında ikinci vakfı aramaya gönderir. Bu gezginlere inanmadığı için de peşlerine farklı bir gemiyle bir adamını daha takar. Bu arada ikinci vakıfta da işler karışıktır. Birinci konuşmacı yani en önemli kişi olmak isteyen Gendibal' da Trevize'nin önemli bir olduğunu hissederek onları izlemeye başlar. Ancak Trevize ve profesör Pelator ikinci vakıf yerine efsanelerde adı geçen Gaia adı verilen gezegeni aramaya başlayarak herkesi şaşırtır. Diğer adı arz olan Gaia efsanelere göre insanlığın ilk ortaya çıktığı gezegendir ve çevresinde kendisinin dörtte bir büyüklüğünde uydusu bulunmaktadır. Bizim araştırmacı ikili uzun bir uzay yolculuğu sonrasında Gaia sandıkları garip bir gezegene inerler. Ancak Trevize gezegeni robotların ele geçirmiş olabileceğinden şüphelenir. (Yazar burada ben robot romanına selam çakıyor.)

Üç yüz altmış yedi sayfalık bu kitapta uzay yolculuğunun nasıl olabileceği, daha ne kadar gelişebileceği gibi öngörüleri okurken arzı yani aslında insanlığın çıkış noktası dünyayı aramaya başlıyoruz. Dünyayı ararken de daha ne kadar farklı gezegenler ve güçlerin olabileceği üzerinde duruyoruz...

Bilim kurgu otuz yıl sonra kaldığı yerden devam ediyor...

Sevgiler...  

Vakıf serinin 4. kitabı Vakıf'ın Sınırı' na geldik. Kitabın, Vakıf serinin 3. kitabı olmasının yanında farklı bir özelliği dah...

Vakıf Serisi 3 - İkinci Vakıf


Bu yazıya tesadüfen gelenler için kısa bir bilgilendirme yapmalıyım. Okuyacağınız yazı, bilim kurgunun atası olarak bilinen Isaac Asimov'un Vakıf serisinin üçüncü kitabı olan İkinci Vakıf romanını kısaca tanıtmaktadır. Sonra vay efendim yazınız havada kaldı, pek bişey anlayamadım demeyin. Ama ben bilim kurgu severim, bu seriyi de merak ettim diyenler varsa da önceki iki yayına giderek uzay yolculuğumuzda bize yetişebilirler
  • Vakıf (İthaki Yayınları) / İmparatorluk (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve İmparatorluk (İthaki Yayınları) / Altın Galaksi (Altın Yayınları)
  • İkinci Vakıf (İthaki Yayınları) /Gizli Tanrılar (Altın Yayınları)
  • Vakıf'ın Sınırı (İthaki Yayınları) / Galaksi Çöküyor (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve Dünya (İthaki & İnkılap Yayınları) 
  • Vakıf Kurulurken (İthaki Yayınları) / İmparatorluk Kurulurken (Altın Yayınları)
  • Vakıf İleri (İthaki Yayınları) /Erişilmez İmparatorluk (Altın Yayınları)

 İkinci Vakıf // Gizli Tanrılar

Vakıf ve İmparatorluk kitabının sonunda galaksinin en ücra köşesine kurulan Vakıf devletinin, Katır'a yenilmesiyle beraber ikinci bir Vakıf devleti olduğunu öğrenmiştik. Aslında dört yüz yıl kadar önce Hari Seldon galaksinin iki ucuna iki devlet kurmuş, fizikçilerden oluşan birinci Vakıf devletini herkese açık tutarken ikincisini tamamen gizlediğini anlamıştık. Bu kitapla beraber Katırın ikinci vakfı arayış serüvenine dahil oluyoruz.

Katır'ın galaksiye hakim olmasıyla ikinci vakfın varlığı tehlikeye girer. İkinci vakıf devleti ise bireysel tehlikeyi hesaplayamadığı için Katır'a hazırlıksız yakalanır ve tek gücü olan gizliliğine sığınır. Katır'ın arayışları sırasında ise önce Bayte Darel isimli birinci vakıf üyesi bir kadın Katır'a beklemediği bir darbe vurur, hemen ardından durumdan faydalanan ve zaman kazanan ikinci Vakıf devleti Katır'ı yenerek ortadan kaldırır. Bu durum, birinci vakfın özgürlüğünü tamamen kazanması anlamına gelse de ikinci vakıf ve gücü ortaya çıkarmıştır. Zihin kontrolü. Ayrıca ikinci vakıf Hari Seldon planında Katır nedeniyle oluşan sapmadan kurtularak tekrar plana dönmek ister. Ancak teknolojik bakımdan çok daha güçlü olan birinci vakıf yönetimi, ikinci vakfın kendisini kontrol etmesine karşı çıkar. Bu nedenle iki vakıf arasında savaş çıkar ve görünüşte savaşı kazanan birinci vakıf devleti, ikinci vakfı ortadan kaldırır. Birinci vakıf tekrar galaksinin en güçlü devleti olma yolunda ilerlerken ikinci vakıf, planının işlemesiyle tekrar gizemine kavuşur ve kabuğuna çekilir. Ancak ikinci vakfın yok olmadığından ve birinci vakfın göstermelik gücünden şüphelenen bir kişi vardır.  

İki yüz yetmiş iki sayfalık serinin üçüncü kitabı, zihin kontrolüyle neler yapılabileceği üzerinde aydınlanma yaşatırken, bu güce karşı nasıl durulabileceği üzerinde de derin derin düşünmenize neden olacaktır. 

Salt bilim kurgu ancak bu kadar olabilir...

Selametle kalın...  

Bu yazıya tesadüfen gelenler için kısa bir bilgilendirme yapmalıyım. Okuyacağınız yazı, bilim kurgunun atası olarak bilinen Isaac Asimo...

Vakıf Serisi 2 - Vakıf ve İmparatorluk


Serinin ilk kitabı olan Vakıf'ta, Psiko-Tarih  biliminin kurucusu Hari Seldon'un öngörüleri ile hareket ederek Terminus gezegenine yerleşerek kurduğu, geliştirdiği bilim ve gönderdiği mesajlar ile iki yüz yıllık süre sonunda galaksinin en güçlü devleti olan Vakıf hakkında kısa bir özet geçmiştik. Bunun için bilim kurgu konusunda merakınız varsa ve seri hakkında bilginiz yoksa ya bir önceki yayına geçmeniz daha mantıklı bir davranış olacaktır. Yok her şey tamamsa kemerlerinizi bağlayın, serinin ikinci kitabı Vakıf ve İmparatorluk' a gidiyoruz.
  • Vakıf (İthaki Yayınları) / İmparatorluk (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve İmparatorluk (İthaki Yayınları) / Altın Galaksi (Altın Yayınları)
  • İkinci Vakıf (İthaki Yayınları) /Gizli Tanrılar (Altın Yayınları)
  • Vakıf'ın Sınırı (İthaki Yayınları) / Galaksi Çöküyor (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve Dünya (İthaki & İnkılap Yayınları) 
  • Vakıf Kurulurken (İthaki Yayınları) / İmparatorluk Kurulurken (Altın Yayınları)
  • Vakıf İleri (İthaki Yayınları) /Erişilmez İmparatorluk (Altın Yayınları)

Vakıf ve İmparatorluk // Altın Galaksi

Bir önceki yayında serinin ilk kitabı Vakıf'ı anlatırken büyüsünün bozulmaması için son bölümden bahsetmemiştim. Hari Seldon'un temellerini attığı Vakıf iki yüz yıllık süre sonunda zayıflayan imparatorluğa isyan eden tüm kralları yenerek galaksinin en güçlü devleti olduktan sonra son bölümde aslında bağlı olduğu İmparatorluk'u da yenerek varlığına son vermişti. 

Vakıf artık galaksinin tek hakimi olmuştu ancak Hari Seldon'un geliştirdiği psiko-tarih bilimi kişilerle değil kitlelerle ilgilenmekteydi. Bu nedenle bir anda ortaya çıkan Değişken - Katır'ı dikkate alamadı. Katır ise görüntü olarak biçimsiz ve cılız biri olmasına rağmen müthiş bir zihin gücü vardı ve insanların duygu ve düşüncelerini yönlendirebiliyordu. Bu gücü ile kısa bir süre sonra galaksideki en cesur krallar bile hiç savaşa girmeden onun emrine girmişlerdi.  Tabi ki bundan Vakıf'ta nasibini almış ve Katır'a yenilmişti. Böylece Hari Saldon'un kusursuz bilimi ve hatasız psiko-tarih hesaplamaları sağlam bir yara almış, güvenilirliği sarsılmıştı. Ancak hem Katır'ın hem de Vakıf'ın sadık kişilerinin Hari Saldon'un galaksinin gizli bir yerine ikinci bir Vakıf kurduğunu anlaşılmıştı.  

Yaklaşık iki yüz seksen sayfalık bu kitap boyunca yukarıda bahsettiğim kısa özetin dışında, Vakıf yöneticilerinin anlaşmazlıkları, Katır'ın kimliğinin ve gücünün tespiti gibi konuları okurken geleceğin silah gücünün ne olabileceği konusunda da bir çok çıkarımda bulunuyoruz.

Serinin heyecanı hız kesmeden devam ediyor...

Selametle kalın.

Serinin ilk kitabı olan Vakıf'ta, Psiko-Tarih  biliminin kurucusu Hari Seldon'un öngörüleri ile hareket ederek Terminus gezege...

Asimov'un Vakıf Serisine Başlıyorum - Vakıf (1)


Isaac Asimov ilginç bir yazar. Kardeşim bu kadar hayal gücü de fazla değil mi dedikçe şaşırtan, her eserinde ayrı bir aydınlanma yaşatan biri. Kendileri aslında daha çok robot serisi ile bilinir ancak serinin tam olarak Türkçeleştirilememesinden dolayı Vakıf serisi bir adım öne geçmiş. Robot serisi ile ilgili de yayın evlerini ilgilendiren dalavereler dolaşıyor ama konuya hiç girmeyeceğim. Merak eden araştırsın. Yazarın derli toplu dilimize çevrilen serisi Vakıf'ı yazar 1942' de yazmaya bir başlamış taa 1993' e kadar aralıklarla devam etmiş. Hatta otuz yıl boyunca seri Vakıf, Vakıf ve İmparatorluk, İkinci vakıf üçlemesiyle kalmış. 1981 yılından sonra tekrar başlamış yazmaya ve seriye dört eser daha eklemiş. Sonradan eklenen eserlerin ikisine öcü diğer ikisine artçı diyenler olması nedeniyle okuma sırası konusunda bir kafa karışıklığı oluşmuş. Yazım sırasına göre mi yoksa konu içeriğine göre mi okunmalı sorunsalı yani. Hatta serinin öncesine ve aralarına seriye dahil olmayan başka asimov kitapları ekleyenler de var. Bu nedenle bu konudaki tartışmaları fazla uzatmadan Vakıf serisinin tavsiye edilen okuma sırasını listeleyerek işe başlayalım. Bu arada kitap isimleri yayın evlerine göre farklılık gösteriyor, kafa karışıklığı olmasın.
  • Vakıf (İthaki Yayınları) / İmparatorluk (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve İmparatorluk (İthaki Yayınları) / Altın Galaksi (Altın Yayınları)
  • İkinci Vakıf (İthaki Yayınları) /Gizli Tanrılar (Altın Yayınları)
  • Vakıf'ın Sınırı (İthaki Yayınları) / Galaksi Çöküyor (Altın Yayınları)
  • Vakıf ve Dünya (İthaki & İnkılap Yayınları) 
  • Vakıf Kurulurken (İthaki Yayınları) / İmparatorluk Kurulurken (Altın Yayınları)
  • Vakıf İleri (İthaki Yayınları) /Erişilmez İmparatorluk (Altın Yayınları)

Vakıf // İmparatorluk

Olaylar günümüzden çok çok çok uzak bir gelecekte yaşanır. İnsanlık uzaya açılmış, yaşama şansı buldukları gezegenlere hatta galaksilere ulaşmıştır. Uzayın derinliklerinde bulunan Trantor gezegeninde çökmekte olan bir imparatorluk yaşamaktadır. Ancak Psiko Tarih biliminin kurucusu ve geliştiricisi Hari Seldon'dan başka kimse bu çöküşü görememektedir.  Psiko-Tarih ise birey ile değil milyarlarca insan kitlesinin davranışlarını irdeleyen ve verecekleri tepkileri önceden tahmin eden bilim dalıdır. Zamanının da ötesinde yaşayan bilim adamımızın hesaplarına göre yaşadıkları imparatorluk çökecek ve otuz bin yıl süren kargaşa dönemi başlayacaktır. Ancak bu kargaşayı bin yıla düşürmenin de bir yolu vardır. Bunun için büyükçe bir Ansiklopedi kurulmalı ve bilgiler vakit kaybedilmeden depolanmalıdır. Böylece imparatorluk çökse de bilgiler silinmediği için gelecek nesiller ansiklopediden faydalanarak kendi geleceklerini hızla inşa edebilecek ve kurulacak ikinci imparatorluğun temelleri sağlam olacaktır.

Galaksi yönetimi tarafından Hari Seldon' a biraz da ondan kurtulmak için galaksinin en verimsiz ve en ücra köşesinde bulunan Terminus gezegenine yerleşmesine izin verilir. Hari Seldon yeni gezegeninde ansiklopedi kurulurken gelecek nesillere mesaj bırakabilmek için de kayıtlar oluşturur. Kendi hesaplarına göre oluşabilecek her kriz döneminde kaydı kendiliğinden ortaya çıkacak ve halkına kurtuluş reçetesi sunacaktır. Zamanla Hari Seldon haklı çıkar. İmparatorluk zayıflarken dış bölgeler kralların eline geçer ve teknolojileri her gün geriler. Vakıf atom gücüne eriştiğinde diğer gezegenler kömür teknolojisiyle çalışır. Vakıf bununla da yetinmeyerek ilim dinin kurar ve galaksinin din merkezi olur. Tüccarları aracılığıyla ekonomik savaşı öğrenir ve kısa bir süre sonra da galaksinin en güçlü devleti olur. 

Kısaca özetini geçtiğim üç yüz küsür sayfalık romanın özete sığmayan içeriğinden bir çok aydınlanma yaşayacağınızdan ve serinin ilk iki yüz yıllık dönemi anlatan ilk kitabından etkileneceğinizden eminim. Bilim kurgu meraklısıysanız hemen başlamalısınız. 

Keyifli okumalar.

Isaac Asimov ilginç bir yazar. Kardeşim bu kadar hayal gücü de fazla değil mi dedikçe şaşırtan, her eserinde ayrı bir aydınlanma yaşat...

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca


Sözlükmüş, sözlük yazarlığıymış, bu yazarlar ne yazarmış tam olarak kafamda oturtamasam da sürekli takip etmeye çalıştığım bir kitap grubu var. Blogsözlük kitap okuma grubu.  Dile kolay 44. kitabına gelmiş ve Yaşar Kemal'in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca kitabını tavsiye etmiş. Okumadan olur mu!!!

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca fabl türünde bir hikaye. Gerek konunun içeriği gerekse anlatım tarzı ile George Orwell'in Hayvan Çiftliği ile benzerlik gösteriyor. Orwell kendi dönem liderlerini eleştirdiği Hayvan Çiftliği eserinde, eşit haklara sahip hayvanların arasındaki domuzların iktidara geliş ve diktatörleşme hikayesini anlatır. Böylece hayvan çiftliğini dışarıdan izleyen okuyucu, eser bittiğinde aydınlanma yaşar. Sadece o kadar da değil. Yıllar sonra bile okunan kitapla, ulus farketmeksizin tekrar eden tarihe tanıklık edilir. Yaşar Kemal ise olayı farklı bir yerden alır. Savaşı kaybeden bir milletin sömürülmesi.

Eser, filler sultanının hiddetlenip karınca ulusunu per-ü perişan etmesiyle başlar. Nasıl olur da karıncalar filler yurdunu tarumar etmeye kalkar. Bunun bedelini derhal ödemelidirler. Oysa ortada öyle bir tehlikenin olmadığını dünya alem bilir ama ne önemi var. Amaç savaşa bir gerekçe bulmak. Savaş başlar, neyse ki son anda akıl hocasının da yardımıyla insafa gelir filler sultanı. Karıncaları bu dünyadan kaldırma fikrinden vazgeçer ama onları köle olarak kullanmaya başlar. Bunun için de akıllı bir yol izler. Karıncaları zorla çalıştırmak yerine onları böler, bir kısmını diğerlerinden ayırır, dillerini unutturur, çok çalışırlarsa kendilerinin de fil olacaklarına inandırır. Zaten binlerce yıl önce tüm filler karıncaymış ama çok çalışarak fil olmuş, aslında ortak atadan, asil karınca soyundan gelinmiş efsanesini kurar. Ancak tek sorun Kırmızı Sakallı Topal Karıncadır...


Büyük yazarlar anlatmak istediklerini bir yolunu bulup anlatıyorlar azizim. Bakmayın siz hikayede geçen sarı karıncalara, hüdhüd kuşlarına. Hangi döneme, hangi ulusa uyarlarsanız uyarlayın her hikaye kahramanı bir karaktere bürünüveriyor. Öyle ya, yazar doğrudan anlatmaya kalksa hem ideolojik fanatizm nedeniyle anlaşılamayacak hem de döneminde takılı kalacaktı. Şimdi aradan yüzyıllar geçse de okurunu hayran bırakıyor. Çoook büyük adamlarsınız çook.

Severek okuyacağınızı düşünüyorum. Hatta okuyun lütfen.

Sevgiyle kalın... 


Filler Sultanı'nda bir halk masalından yola çıkılarak güç ve haklılık arasındaki ilişki ele alınır. Filler Sultanı gücüne güvenerek karıncalara savaş açar. Haklı ya da haksız olmak onun için önemli değildir. Gücünü kendinden milyonlarca kez küçük karıncalar üzerinde denemektir niyeti. Ancak karıncalar birleşir ve haksızlığa boyun eğmeden filler sultanlığını devirirler.
"Eğer insan soyunun bu en zaliminin simgesini, benzerini hayvanlar arasında arayacak olsaydım, belki timsahları bulurdum, boa yılanlarını bulurdum. Yok yok, sanmıyorum ki yeryüzünde bu zalimleri simgeleyecek korkunçlukta bir hayvan türü bulabilelim..."
- Yaşar Kemal-
"Korkusuz bir toplum eleştiricisidir Yaşar Kemal. Ve eşsiz bir şair. Onu okuyan herkes büyüleyici, güçlü anlatım yeteneğine hayran kalır."
- Dagens Nyheter,

Sayfa Sayısı: 208

Sözlükmüş, sözlük yazarlığıymış, bu yazarlar ne yazarmış tam olarak kafamda oturtamasam da sürekli takip etmeye çalıştığım bir kitap g...

Paris ve Londra'da Beş Parasız


Bir yazar düşünün, yönetime tepeden, halka aşağıdan bakmayı bilsin, iktidarı ele geçirmenin yöntemlerini anlatsın, distopik toplum öngörüleriyle insanlığa ışık tutsun. George Orwell'den bahsediyorum. 1984 romanıyla toplumun beynini yıkama ve baskılama yöntemlerini anlatarak şaşırtmış, Hayvan Çiftliği romanıyla da yönetimin nasıl ele geçirileceğini ilmek ilmek işlemişti. Ancak yazarın otobiyografik olduğu değerlendirilen ve diğer iki romanının gölgesinde kalan ilk romanı varmış. Kendisini Uçurum İnsanları kitabı eleştirisine SevKoz tarafından bırakılan yorum sayesinde haberdar oldum ve önce blogunda eleştirisini sonra da kitabı okudum. 

Paris ve Londra'da Beş Parasız otobiyografik özellikler göstermesi nedeniyle olsa gerek eserin ön sözü olarak yazarın hayatı kısaca anlatılmış. Böylece önce yazarın hayatını dışarıdan gözlerken, romana geçtiğimizde de aynı hayatın duygularını hissediyoruz.

Kitabı okudukça aslında yazarın yaşanan acıları anlatmaktan çok daha büyük bir derdi olduğunu görüyoruz. Sefalet her yerde sefalettir, bunu bir dilencinin hayatında görebileceğiniz gibi lüks bir restoranın mutfağında, bir köprü altında ya da bir hastane odasında da görebileceğimizi anlatıyor. Ama daha önemli ya bir gün bu duruma düşersem korkusunun gerçek olması... Bir zamanlar yaşadığı gelecek kaygısını birden yaşamaya başlayan biri olarak, düştüğü o çukurdaki hayatı ve yeni çevresini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Sefiller kadrosunun bitmek bilmeyen oyununda yer almanın ne demek olduğunu iliklerimize kadar hissettiriyor.

Son kısımda ise yazar, okurun çıkaracağı derslerin yanına asıl yaşayanın tecrübelerini paylaşmalı düşüncesiyle, yaşadıklarından aldığı dersleri eveleyip gevelemeden yazmış.  

Yine de meteliksiz kalmanın bana kesinlikle öğrettiği bir iki şeyi gösterebilirim. Bir daha hiçbir zaman berduşların sarhoş birer ahlaksız oluğunu düşünmeyeceğim, bir peni verdim diye bir dilencinin bana minnet duymasını beklemeyeceğim, işsizler uyuşuksa buna şaşmayacağım, Selamet Ordusuna para vermeyeceğim, giysilerimi rehine geri çevirmeyeceğim, şık bir restoranda yediğim yemekten tat almayacağım. Bu, bir başlangıç.

Mutlaka okunması gereken kitaplar listenize yazın lütfen...

Sevgiler.


"Beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hâlâ ayaktasınız." Paris ve Londra'da Beş Parasız, 20. yüzyılın en büyük romancılarından George Orwell'in, Avrupa'nın iki büyük şehrinde, Paris ve Londra'da yaşadığı sefaleti olanca gerçekliğiyle anlattığı, son derece önemli bir eser. Bir gün Paris'in orta yerinde meteliksiz kalan genç yazar, yoksulluk ve açlıkla mücadele etmeye başlar. Rehineciler, iş bulma kurumları, umut tacirleri, karın tokluğuna günde on yedi saat çalışılan karanlık otel mutfakları arasında sürüp giden Paris macerası, yazarın güç de olsa kendini Londra'ya atmasıyla sona erer ama Londra'da onu çok daha ağır şartlar beklemektedir.


Orwell, modern insanın ısrarla görmezden geldiği bir dünyanın kapısını aralıyor. İşsizlik, evsizlik, açlıkla damgalanan bu dünyanın insanları izbe pansiyonlarda, berduş barınaklarında yaşıyor, hayata bir ucundan tutunmaya çalışıyorlar. Paris ve Londra'da Beş Parasız, köleliğin hiçbir zaman, modern zamanlarda bile ortadan kalkmadığını, sadece görünüm değiştirdiğini anlatıyor.
(Tanıtım Bülteninden)


Sayfa Sayısı: 248

Bir yazar düşünün, yönetime tepeden, halka aşağıdan bakmayı bilsin, iktidarı ele geçirmenin yöntemlerini anlatsın, distopik toplum öngö...

Dogs of Berlin Üzerinden Milliyetçilik vs Gurbetçilik


Son zamanların adından en çok söz ettiren dizisi hakkında izleyip de bir kaç kelam etmemek olmazdı. Önce twitterda sonrada bloglarda gördügüm Dogs of Berlin'den bahsediyorum.

Dogs of Berlin henüz ilk sezonunda ve sadece on bölümlük olmasına rağmen, yayınlanmasıyla birlikte izleyicisinin beğenisini kazandığı hatta wow'ların havada uçuştuğu, izlemeyenlerin dışlandığı dizi haline geldi. Tamam, ben büyük bir cesaret örneği göstererek diziye bayılmadığı baştan söyleyeceğim. Ancak bunun yanında dizinin içeriğine girmemeye çalışarak neden bu kadar etkileyici olduğu ve bence de çok önemli olan tespitlerini irdelemeye çalışacağım.


Dizi bir çok ön bilgide de anlatıldığı üzere Alman milli takımının yıldızı, Türk asıllı futbolcunun Almanya - Türkiye maçı öncesi öldürülmesiyle başlıyor. Bu cinayeti, üzerine vazife olmamasına rağmen tesadüfen orada bulunan cinayet masası dedektifi, resmi polislere de çeşitli vaatlerde bulunarak kapıyor. İlk iş olarak da maç üzerine sürpriz bahis oynatarak işe başlıyor. Sonrasında ise sezon boyunca iki zıt karakterdeki polisin birbiri ile bağlantılı cinayetleri çözme çabasını izliyoruz.


Dizi, basit anlatımla suça bulaşmış ya da gayri ahlaki yaşayan polislerin olayı gibi görünse de kozmopolitik toplumların genel sorunlarını gün yüzüne çıkarmayı başarıyor. Gurbetçilerin hayata tutunma çabaları, kendi kültürleri ile yaşadığı toplumun kültürü arasındaki sıkışmışlığı en masumane haliyle anlatıyor. Ancak toplumdan dışlanmışlık veya kendini topluma kabul ettirememe dürtülerinin gurbetçileri güçlü suç şebekeleri haline dönüştürmesi, buna bağlı olarak yerlilerin kafatası milliyetçiliğine yönelmesi ya da aşırı milliyetçiliğin gurbetçileri sistemin dışına itmesi kısır döngüsünü oluşturuyor.  Bu durum sebep sonuç ilişkisi nasıl olursa olsun toplumu yaşanılamaz kılıyor ve ideolojiler her şeyin önüne geçiyor. İdeolojik yaşamın fazlasıyla ön planda olması da insanları sadece bir amaç için her şeyi yapabilecek, duygusuz yaratıklara dönüştürüyor. Dizinin temel anlatımı benim çıkarımlarım değil aslında. Ama algıda seçicilik böyle bir şey ve ben yarım yamalak aşk hikayelerinden, mafyavari yaşamlardan veya bahis-futbolcu-federasyon ilişkilerinden çok bunları beğendim.


Sonuç olarak sıkılmayacağınız hatta beklentinizle doğru orantılı olarak bayılabileceğiniz diziyi ben de tavsiye ediyorum. Üstelik kerhen de değil, canı gönülden tavsiye ediyorum. Ama üzülerek söylüyorum ki unutulmazlar listemde değil...

Sevgiyle kalın... 

Son zamanların adından en çok söz ettiren dizisi hakkında izleyip de bir kaç kelam etmemek olmazdı. Önce twitterda sonrada bloglarda g...

Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz



Ne kadar iddialı bir kitap adı değil mi? Kitabı gördüğümde ilk aklıma gelen düşünce bu olmuştu. Sonra yazarı dikkatimi çekti. Ben bir Türk yazar beklerken aslen Amerikalı olan Gene D. Matlock ile karşılaştım. Yazar Amerikalı  olmasına rağmen eşinin peşinden Meksikalara kadar giden, eşinin ölümünden sonrada ruhunun hep yanında olduğuna ve kendisine destek verdiğine inanan enteresan bir kişilik. Bu inançla tamam artık diyor ve insanlık için araştırmalar yapmaya başlıyor. Araştırmadım ama kitabın içeriğinde aralara serpiştirdiği bilgilerden öğretmen emeklisi olduğunu ve aslında saygın biri olmasına rağmen bu kitapla birlikte güvenilirliğini yitirdiğini anladım. Öyle ya, bu kadar uçuk bir iddiayı ortaya atmakta kolay iş değil. Yine de yazar kendi dünyasında ve kimseyi umursamıyor hatta anlaşılamamaktan bile korkmuyor. Ben haklıyım, araştırırsanız siz de bu sonuca ulaşacaksınız özgüvenine sahip.


Yazar, tarihçi ya da dil bilimci değil. Bir anda kafasına dank eder tarzda araştırmaya başlayan bir alaylı. İnsanlık için faydalı olmak isterken "Kayıp Bir Uygarlığın Sırları Dünyayı Nasıl Değiştirebilir" çıkmazına saplanıyor. Bu kayıp uygarlığın Türk medeniyeti olduğunu ve özüne dönmesi halinde dünyayı kurtarabileceğine inanıyor. Öze dönmeyi istemek aslında en yalın ve temiz halden uzaklaştığımızı vurgulamaktır. Öze dönmeyi medeniyet, din ya da yaşam tarzı olarak sınırlamayın. Yazar her anlamda öze dönmekten bahsediyor. 


İnsanlığın atası olarak bilinen Krishtayalar, Aryanlar veya Panchala ırklarının Türk asıllı olduklarını, tüm medeniyetlerin ve inançların bu ırkların kültürlerinden oluştuğunu öne sürüyor. Türklerin soylu bir ırk olduğunu söylemesinin yanında asıl amacının Türkleri yüceltmek olmadığı, tüm insanlığın aynı medeniyetin ve inançların türevlerinden oluştuğunu vurgulamaya çalıştığı anlaşılıyor. Bunun için yoğun bir şekilde Türk asıllı Rus yazar Murad Adji'nin çalışmalarına atıf yapıyor. Ama asıl kaynaklarını kelimelerin kökeni, efsanelerin ve dini ritüllerin benzerliği oluşturuyor. Adem'in cennetten kovulması, Nuh tufanı gibi anlatıların bir çok toplumda isimlerin benzerliğine kadar aynı olduğu vurgusunu yapıyor. Kendisi Katolik bir Hristiyan olmasına rağmen dininin kökenlerini Türklerin Gök Tanrı inancına dayandığını savunuyor. Bu nedenle gerek Hinduizm gerekse Hristiyanlık gibi inançların özünde aynı olduğunu savunuyor. Bu nedenle misyonerlik faaliyetinin saçma olduğu, aslında her dinin aynı kökten geldiği sonucuna varıyor. Burada dip not olarak yazarın İslam dini hakkında çok fazla bilgisi olmadığını belirtmeliyim. Çünkü bir kaç yerde ruhban sınıfının saçmalığını anlatırken İslamda ruhban sınıfı varmış gibi algıladığı çıkarımında bulundum. 

Yazar kelimelerin kökenleri, efsaneler ve inanç ritüellerinden konuyu Türklere bağladıktan sonra sıkı sıkıya reenkarnasyona sarılıyor. İsa peygamberin aslında çok çok eskiden tanrı olarak yaşadığı, sonra kendi zamanında tekrar tanrının oğlu olarak geldiği ve çarmıha gerildikten sonra yine dönerek Hindistan da yaşamaya devam ettiği iddiasına sahip. Bu iddiasını da bazı görsellerle desteklemiş .


Yazar Nuh tufanının insanlık için dönüm noktası olduğu inancında. Tufandan önce 900 ile 1300 yıl arasında olan insan ömrünün tufandan sonra 130 yıla kadar düştüğünü savunuyor. Bunun nedenini ise eski insanların yaşam ve tedavi koşullarına bağlıyor. Her şeyin merkezi güneş diyor yazar. Hatta tanrı bile güneşin merkezinde. O eski insanlar güneş ışınlarıyla tedavi oluyorlardı ve bütün hastalıkları yenebiliyorlardı. Yaşamın kaynağını fark etmişlerdi. Bu gün bile güneşin doğuşu sırasında güneşe yönünüzü dönüp ellerinizi yana açarsanız hastalıklarınızdan kurtulabilirsinizi savunuyor. 


Kitap 328 sayfadan oluşuyor ve iddialar biraz uçuk. Okurun kitabı tam anlamıyla irdeleyebilmesi için en azından dil bilimine meraklı olması gerekir. Ancak şunu da belirtmeliyim ki yazar bu iddialarında yalnız değil. Haluk Tarcan, Kazım Mirşan gibi değerli araştırmacıların Türklüğün kökeni üzerine yaptığı çalışmalar ve ortaya çıkan Öntürkler (Prototürkler) gibi kavramlar da benzer bir paralelde ilerliyor.

Sonuç olarak konunun ilgilileri için ilginç bir kitap. Ama kelimeler ve kökenlerinin ayrıntılı anlatımıyla olsa gerek hızla okunabilecek bir kitap değil...

Sevgiyle kalın...

Ne kadar iddialı bir kitap adı değil mi? Kitabı gördüğümde ilk aklıma gelen düşünce bu olmuştu. Sonra yazarı dikkatimi çekti. Ben bi...