Bir erkek, bir genç kızın günlüğünü neden merak eder? Son zamanlarda tüm çabamı okuma alışkanlığımı kaybetmeme üzerine harcıyorum. Hayat nan...
Natsume Sōseki’nin Ardından romanını bitirdiğimde, zihnimde dönüp duran o tanıdık hisle baş başa kaldım: Biz bu adamı daha önce nerede görmüştük?
Kitabın başkarakteri Daisuke’yi okurken aklım hemen İvan Gonçarov’un Oblomov’una ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki C.’ye kaydı, çünkü bu üç adam bambaşka coğrafyalarda yaşasalar da aslında aynı ruhun çocukları. Hepsini ortak bir paydada buluşturan o büyüleyici ayrıcalık, geçim derdinden tamamen muaf olmaları; yani ekmek kavgası gütmedikleri için hayatı yaşamak yerine dışarıdan izleme lüksüne sahip olmaları.
Oblomov derebeylik mirasıyla yatağından çıkmazken, C. babasından kalan parayla ayarlanmış toplumun sokaklarında yabancı bir gezgin gibi dolaşıyor; Daisuke ise Meiji dönemi Japonya’sında ailesinin harçlığıyla odasında kitap okuyup parfüm koklayarak sisteme pasif bir başkaldırı sergiliyor. İnsanlar rızkını kazanmak için koştururken bu üçlü, eylemsizliğin o konforlu ama bir o kadar da çürütücü kozasında vakit öldürüyor. Bir süre sonra hayatı kazanmak zorunda olmadığınızda, zihniniz kaçınılmaz olarak varoluşun o dipsiz boşluğuyla ve "Ben ne yapıyorum burada?" çırpınışıyla baş başa kalıyor.
Fakat işlerin rengini değiştiren ve Daisuke’yi diğer ikisinden keskin bir biçimde ayıran şey, o konforlu alanın bir kadınla sarsıldığı an oluyor. Oblomov aşkla uyanır gibi olup korkuyla yorganına geri saklanıyor, C. aradığı o imkansız uyumu bulamayarak sokaklarda kaybolmaya devam ediyor. Daisuke ise, Michiyo’ya duyduğu aşkı kabullendiği an o aylaklık zırhını sırtından atıp fırlatıyor. Ailesi tarafından reddedilmeyi, parasız kalmayı ve toplumun dışına sürülmeyi bile bile o odadan çıkıyor; çünkü Daisuke sonunda sadece izleyen değil, acıyı ve gerçeği göze alarak yaşayan gerçek bir insana dönüşüyor.
Natsume Sōseki’nin Ardından romanını bitirdiğimde, zihnimde dönüp duran o tanıdık hisle baş başa kaldım: Biz bu adamı daha önce nerede gö...
Felsefe tarihinin en sarsıcı sorularından biri, 1974 yılında Amerikalı filozof Robert Nozick tarafından sorulmuştu: Eğer size acısız, tama...
Kusursuz Eşleşmenin Kaotik Dünyası: John Marrs’ın "Gerçek Aşk" Kitabına Yakından Bakış
Temmuz 14, 2026
Sevgili blog, birkaç ay önce bitirip zihnimin tozlu raflarına kaldırdığım bir kitabı, John Marrs’ın Gerçek Aşk (The One) adlı eserini bugü...
Uzun zamandır seninle şöyle baş başa verip okuduğum kitaplardan konuşamamıştık. Aslında birkaç ay önce bitirdiğim ama zihnimin bir köşesin...
Gelişen teknoloji, yapay zekalar, durmadan kaydırılan o dikey videolar ve her köşeden fırlayan "yeni nesil" mecralar derken zamanın akışına kapılıp seni biraz ıssız bıraktım, farkındayım. Kusura bakma, etraf çok gürültülüydü ve ben de şöyle bir trendlerin peşine düşüp etrafa bakındım. Ama ne yalan söyleyeyim; o platformdan o platforma koşarken, o algoritma baskısının içinde senin sunduğun o sakinliği, o benzersiz huzuru hiçbir yerde bulamadım. İnsan dijital dünyada ne kadar uzağa giderse gitsin, en çok kendi sessiz köşesini, kendi kütüphanesini özlüyormuş.
Söz, seni bir daha bu kadar uzun süre yalnız bırakmayacağım. Dijital dünyanın o yorucu havasına küçük bir mola verip, senin o bildiğim sıcak topraklarına, asıl ait olduğum yere geri döndüm. Heybemde yine seninle paylaşacağım yeni kitaplar, izlediğim filmler ve hayata dair filtresiz düşünceler birikti. Sosyal medyanın o sahte parıltısı yerine, seninle baş başa kalıp dertleşmenin tadı çok başka. Hadi bakalım, tozunu alalım şu sayfaların; nerede kalmıştık?
Gelişen teknoloji, yapay zekalar, durmadan kaydırılan o dikey videolar ve her köşeden fırlayan "yeni nesil" mecralar derken zama...
Hoşgeldiniz








