Uzun zamandır seninle şöyle baş başa verip okuduğum kitaplardan konuşamamıştık. Aslında birkaç ay önce bitirdiğim ama zihnimin bir köşesinde sessizce demlenmeye bıraktığım Mori Ōgai’nin Yaban Kazı romanını nihayet senin sayfalarına taşımak istedim. Meiji Dönemi Japonya’sının o kendine has, ağırbaşlı ve hüzünlü atmosferini bilirsin; işte bu kitap da tam olarak o dönemin kalbinden yakalıyor insanı. Kendi rızası dışında bir tefecinin metresi olmak zorunda kalan Otama’nın hikayesi, abartıdan uzak, son derece duru ama bir o kadar da iç burkan bir dille anlatılıyor. Kitabı bitirdiğimde, kaderin ve toplumsal beklentilerin insan hayatıyla nasıl sessizce oynadığını düşünmekten kendimi alamamıştım.
Bilirsin, hikayelerin çok süslü ya da kalabalık olmasından ziyade böyle yalın ve derin olanını severim. Yaban Kazı da tam bu yüzden seninle paylaşılmayı hak ediyordu. Genç bir tıp öğrencisine duyulan o platonik, dile gelemeyen buruk aşk ve gökyüzünde süzülen yaban kazlarının simgelediği o özgürlük arzusu, sayfalar bittikten sonra bile insanı kovalıyor. Hayatın kaçırılmış fırsatları üzerine kurulu bu incecik roman, aradan aylar geçmesine rağmen bana hâlâ o durgun Tokyo sokaklarının kokusunu hissettiriyor.
Tüm bu uzak coğrafya tasvirlerine rağmen, hikayeyi okurken bir an bile yabancılık çekmedim; aksine, sanki tamamen kendi kültürümüze ait bir romanı sayfalıyormuşum gibi hissettim. O dönem Japon toplumunun yaşadığı gelenek ve modernite çatışması, mahalle kültürü ve insanın iç dünyasındaki o tanıdık mahcubiyet bizden o kadar çok iz taşıyor ki... Sadece karakterlerin ve mekanların isimleri bizden olsa, hiç yadırgamadan bağrımıza basacağımız yerli bir başyapıt okuduğumu düşünecektim.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder