28 Ocak 2017

Kadın Beyni - Dr Louann Brizendine



Kadınları anlamaya çalışan erkekler toplanın hele. Bizler için çok da güzel olmayan haberlerim var.

Dr. Louann isimli bir evlilik terapisti hem kendisine gelen hastalardan hem de çeşitli üniversitelerin bilimsel çalışmalarından yola çıkarak bir kitap hazırlamış. Benim bu çalışmadan anladığım kadarıyla erkek beyni çok ilkel. Yani verebileceği tepkiler kolaylıkla tahmin edilebilir. Ama kadın beyni öyle değilmiş. Özellikle adet döngüleri her şeyi alt üst ediyormuş. Hatta hayvanlar üzerinde cinsiyet ayrımı gözetilmeden yapılacak psikolojik testlerde sırf bu nedenle erkek hayvanlar kullanılıyormuş. Düşünün hayvanın dişisinin bile ne yapacağı belli değil. Birde cinsellik konusu var. Hangi bilim adamı kimleri araştırarak bu sonuçlara vardı bilmiyorum ama erkekler ortalama 52 saniyede bir cinsellik düşünürken kadınlar da bu oran gün aşırıymış. Bitmedi daha. Kaliteli bir cinsel ilişki için erkeğin son 3 dakikasının sorunsuz geçmesi yeterliyken kadının son 24 saatinin sorunsuz geçmesi gerekiyormuş. Yuh artık ya şaka gibi, erkek milleti de bu kadar aşağılanmaz ki. Bir şey daha var. Hani kadınlar madem zeki neden hiç bilim adamı ya da mucit çıkmıyor diyoruz ya, bunun da cevabı varmış. Erkekler günde 7 bin kelime konuşurken kadınlar 20 bin kelime konuşuyormuş. Yani bir mikroskobun başında yalnız başına inceleme yapan kadın 20 bin kelimeyi nasıl tüketsin azizim. Bu nedenle çok zeki olsalar bile bilim yerine daha sosyal yani konuşabilecekleri alanlarda çalışmayı tercih ediyorlarmış. Neyse konunun ayrıntısını ve gerekçesini merak eden arkadaşlar bizahmet kitaba göz atsınlar. İnternette e-kitap olarak kolaylıkla bulunabilir. 327 sayfa filan ama gözünüz korkmasın son 80 sayfası kaynakça. Yani yazar boş konuşmuyorum kardeşim araştırıp yazdım diyor.

Sevgili bayanlar.

Hiç öyle biz düşünüyoruz filan demeyin. Vücudunuz üç- dört tane hormon salgılıyormuş. Bu hormonların miktarı ve yaşadığınız döneme göre sizin psikolojik durumunuzu belirleniyormuş ve buna göre karar alıyormuşsunuz. Özellikle de östrojen hormonu. Herşeyin başı bu. mesela gençken erkeği koruyucu olarak görüp bir çok konuda rahatsız olmanıza rağmen onunla zıtlaşmama eğiliminde oluyormuşsunuz. Özellikle yaş 40 ı geçtikten sonra hormonal dengeniz değiştiği için koruyucu erkek ihtiyacı ortadan kalkıyormuş ve adama kapıyı gösteriyormuşsunuz. İleri yaşlardaki boşanma davalarını açanlar hep kadınmış. Doğumdan sonraki ilk yıldaki psikolojik bunalımınızın nedeni de bedeninizdeki değişen hormonal dengeye beyninizin uyum sağlayamamasıymış. Ama  bu doğum kadını artık daha cesur yapıyormuş. Yani bir bayan anne olduktan sonra daha cesur oluyormuş. Tabi ki daha fazlası için sizlerde kitaba sarılmalısınız.

Yazar kadın beynini incelerken gençlik, orta yaş ve menopoz dönemi olarak ayırmış ve ayrıntılı bir araştırma yapmış. Yazım dili biraz tıbbi. Yani kendisinden sonra konu üzerinde araştırma yapacaklara yol gösterir nitelikte. Ama tıb alanında bilginiz ve ilginiz olmasa bile konuya merakınız varsa sıkılmadan okuyabileceğinizi düşünüyorum.

Son söz; kitabı okurken her şeye kadın vücudundaki hormonlar karar veriyorsa neden eksik olan hormon tamamlanarak sorun giderilmiyor diye düşünmüştüm. Yazar kitabın sonuna eklediği bölümde buna cevap vermiş. Hormon tedavisi dedikleri şey tam da buymuş ve bilim dünyasında bu konuda ciddi tartışmalar devam etmekteymiş. Bir kısmı hormon tedavisini desteklerken bir kısmı bunun kanser gibi hastalıklara neden olabileceğini savunuyormuş.   

Sevgiyle kalın...

26 Ocak 2017

Şans Mimi


Daha Mutlu Yaşam blogunda Hayatınızdaki En Büyük Şansınız Nedir? konulu etkinliği cevaplamış ve yazısının sonunda da bana pas atmış. Pas atmış atmasına ama yazısında etkinliğe her sağlıklı birey için verilebilecek en güzel cevabı vermiş; Sağlık... Haliyle etkinliğe sonradan katılan benim için aynı cevabı vermek yazılıda kopya çekiyor hissiyle eşdeğer. Bu nedenle "sağlık" cevabını sınıf üstü kabul ederek kategori dışı bıraktığımı belirtmek isterim.

Bundan yıllar önce benimle aynı gün doğan biriyle karşılaşmıştım. Bana "sende de oluyor mu bilmiyorum ama ne zaman yeter artık noktasına gelsem görünmez bir el aniden işleri yoluna koyuyor, bu bizim şansımız galiba" demişti. Cümleyi duyar duymaz beynimin içindeki kaset geriye sarmaya başladı. Üniversiteyi kazanmam, okuduğum bölümle alakasız bir işe girmem ve burada sayamayacağım daha bir sürü şey hep buhranlı anlarımın ertesine denk gelmişti ve beni boğulmaktan kurtuluyormuşcasına rahatlatmıştı... O görünmez el benimde yanımdaydı.  Bilemiyorum, belki de o cümleyi duyduktan sonra kendi hayatımı öyle yorumlamak istemiş olabilirim. Yani aslında böyle şeyler herkesin başına geliyordur. Ama durum bu çok şükür :)

Sağlıcakla kalın. 

22 Ocak 2017

Ey İyi Benim Çıkmazı


Geçenlerde gittiğim etkinlikte, konuşmacının birinin anlatımı sırasında inanılmaz bir aydınlanma yaşadım. Öyle böyle değil hem de. Kapkaranlık bir ortamı aniden yanan onlarca spot ışığının aydınlatması gibi. O kadar dinleyici nasıl da şaşırmadı anlamadım. Yoksa ben mi abarttım, varın siz karar verin.

Konuşmacı özetle şöyle diyordu; rakiplerinizden korkmayın. Onlar olduğu için daha iyinin peşindesiniz. Mesela Rusya gibi bir rakibi olmasaydı, Amerika ay'a insan göndermezdi. Çünkü onların tek amacı vardı. Rusya' ya güç gösterisinde bulunmak. Ve rakiplerinizi geride bırakıp en iyi olmakta çıkmaz sokağa girmektir aslında. Artık geçmek için çabalayacağınız bir rakibiniz  ve daha ileriye gitmek için bir nedeniniz kalmamıştır. Eğer bu çıkmaz sokağa girmek istemiyorsanız her geçen gün kendimi daha ileriye nasıl götürürüm üzerinde çalışmalısınız. Çünkü kendinizi her gün geçebilirsiniz ve bunun sonu yoktur.

Oysa çalıştığım kurumda sunum yaparken, özellikle bir alanda en iyi olduğumuzu iddia ediyorduk. Ve gelişmek için hiç bir şey yapmıyorduk.

Çok etkilendim hem de çok... 

Selametle kalın...

21 Ocak 2017

Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat - Şemseddin Sami



Klasik Türk Edebiyatını sever misiniz? 

Benim için bu sorunun cevabı kocaman bir boşluktan ibaret. Okuma listemi oluştururken ya da spontane bir şekilde kitap almaya karar verdiğimde ne edebiyatı olduğundan çok konusuna ve okurlar tarafından tavsiye edilip edilmediğine dikkat ediyorum. Yukarıdaki soruyla karşılaştığımda "bilmem, olabilir" cevabını vermiştim. Ama karşımdaki kişi "Araba Sevdası, Felatun Bey ile Rakım Efendi ve Talat ile Fitnat' ın Aşkı" romanlarımı okumam konusunda öyle heyecanlıydı ki... Tamam panik yapma, okuyacağım dedim ve okudum.

Araba Sevdası ve Felatun Bey ile Rakım Efendi romanları hakkındaki fikirlerimi daha önce yazmıştım. Sıra geldi Talat ile Fitnat'ın aşkına...

Tam bir aşk romanı. Osmanlının son dönemlerinde İstanbul' da yaşanıyor. Talat genç, terbiyeli bir delikanlıdır ve bir devlet dairesinde memurdur. Fitnat ise gerçek babasını hiç tanımamış, annesini ise küçük yaşta kaybetmiş ve tütüncülük yapan hacıbaba lakaplı babalığının yanında yaşamaktadır. Hacıbaba ise tutucu bir adamdır ve Fitnat' ın evden dışarı çıkmasına izin vermemektedir. Bir gün Talat, hacıbabanın dükkanından tütün alırken yukarı katın penceresinden Fitnat'ı görür ve oracıkta çarpılır. Aynı çarpılmayı Fitnatta yaşamaktadır. Bir zaman sonra Talat evden dışarı çıkamayan Fitnat' ın yanına kadın kılığında, Ragibe hanım olarak gelmeye başlar. Ona okuma yazma öğretirken kendisi de dikiş nakış öğrenmeye başlar. Tabi ki bir süre sonra gerçek ortaya çıkar ve birbirlerine kavuşamamaları durumunda kendilerini öldüreceklerine dair iki nüsha yazı yazarlar. Sonrasında yaşanan bir sürü aksilik ve dayanılmaz acı bir son...

Aslında internette romanın tüm içeriğiyle ilgili bilgiler rahatlıkla bulunabilmesine rağmen ben daha fazla spoiler vermek istemiyorum. Hani okumaya karar verirseniz tüm heyecanınız yok olmasın diye. Ha bu arada okuyacaksanız, bence önsözü de roman bittikten sonra okuyun. 

Yazar hakkında da bir kaç kelam etmeliyim. Şemsettin Sami bu romanı yazdığında yirmi iki yaşındaymış. Olacak şey değil. Bu kadar genç yaşta, roman okuyucusunun duygularını paylaşıyor. Yaşanan olaylar karşısında kızan okuyucuyla birlikte o da roman karakterine kızıyor ya da bizimle beraber üzülüyor.

Ve yazarın anlatmak istediği bir şeyler var aslında; kız çocuklarını okutun ve sevenleri ayırmayın...

Sevgiyle kalın...

16 Ocak 2017

Felatun Bey ile Rakım Efendi - Ahmet Mithat Efendi


Merhaba sevgili okur. 

Ahmet Mithat Efendi'nin Türk klasiklerinde yer alan ve Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşanan "batılılaşma algısı" üzerine yazılmış güzel bir romanıdır Felatun Bey ile Rakım Efendi. Gelin hep birlikte irdeleyelim bu güzel romanı.

Felatun Bey Beyliğinden de anlaşılacağı üzere tam bir batı hayranıdır. Zengin bir ailenin çocuğudur ve batılılaşmayı eğlence kısmından yakalamıştır. Pazartesi erken kalkamadığı için salı hava kapalı olduğu için çarşamba güzel havada mesire yerlerinde gezmeyi tercih ettiği için işe gitmez. Anlayacağınız hali vakti yerinde tam bir ateş böceğidir. Rakım Efendi ise Efendi kısmından anlaşılacağı üzere zıt karakterdir ve hikayemizin karıncasıdır. Batılılaşmayı ilim irfan kısmından yakalamıştır ve verdiği eğitimlerle gün geçtikçe ekonomik durumunu güçlendirmektedir.

Bu özette bile Felatun Beye burun kıvırırken Rakım Efendiye hadi koçum durumunu yaşayanlardansanız şanslısınız. Çünkü yazar Felatun Beyin başına para avcısı bir kadın musallat ederek tüm varlığını yok ederken, Rakım Efendiye yanına köle olarak aldığı güzeller güzeli Canan ile çıkarsız, saf bir aşk yaşamayı ihsan edecektir. 

Romanla ilgili son olarak Ahmet Mithat Efendinin anlatımından bahsedelim. Roman bana Araba Sevdası'nı okuduğum sıralarda tavsiye edilmişti. Her iki romanı karşılaştırdığımda Araba Sevdası'nın daha espritüel bir dille yazıldığını ve okuyucusunun içini gıdıkladığını söyleyebilirim. Ahmet Mithat Efendinin ayrıcalığı ise ara ara anlatımı kesip, okuyucuya hitap ederek yaptığı yönlendirmelerinde saklı. İşte bu içtenlik romanın akıp gitmesini sağlıyor.

Son söz olarak; Nedir Allah aşkına bu zenginlerle alıp veremediğimiz? Yoksa tekne motorunun denizde çıkardığı dalgayı anlayamadığımız  için mi tüm kızgınlığımız? (anlaşılmadıysa koyu yazan yere tıklayın) Düşünün bir kere paraya pula ihtiyacımız olmasa hangimiz sabahın köründe kalkıp da işe gider.? Zenginler, sizde biraz usturuplu yaşayın, ihtişamlı hayatınızı gözümüzün içine sokmayın. Sizleri yaptığınız sosyal sorumluluk projeleriyle tanımak isteriz....

Hepiniz sevgiyle ve bol kitapla kalın.



14 Ocak 2017

Momo - Michael Ende


"Momo ya da zaman hırsızlarının ve çalınmış zamanları insanlara heri getiren çocuğun tuhaf öyküsü"

Yazarın Bitmeyecek Öykü'sünden sonra tavsiye üzerine okuduğum ikinci romanı Momo. Daha kitabın başında yazarın yukarıdaki alıntıyla tanımladığı roman okurun aklını karıştırıyor ve ilginç bir beklentiye sokuyor. Her ne kadar Albert Einstain'in izafiyet teorisiyle açıkladığı, bazen bir saatin bir saniye kadar kısa geçtiği bazen de bir dakikanın bitmek bilmediği eminim herkes tarafından anlaşılabiliyordur. Peki ya zamanın çalınması? İşte yazar öyküsünde tam da bunu anlatıyor.

Olaylar bilinmedik bir ülkede ve bilinmedik bir zamanda geçiyor. Bir gün okurun hayalinde canlandıracağı zamanda ve mekanda, virane halde terk edilmiş tiyatro kalıntılarının olduğu yerde bir kız çocuğu görülür. Yalın ayak, üstü başı yırtık, kıvırcık saçlı, kocaman siyah gözlü çocuk Momo'dur. Onu gören çevre halkı hemen yanına giderek çocuk yuvasına vermek ister. Ama Momo pencereleri demir parmaklıklı o yuvaya gitmek istemez. Neyse fazla uzatmayalım. Momo çevre halkının düzenlediği o tiyatro harabesinde yine çevresinin ortak yardımlaşmasıyla yaşamaya başlar. Zamanla Momo'nun sıradan bir çocuk olmadığı ve muhteşem bir dinleme yeteneğinin olduğu keşfedilir. Momo insanları hiç yorum yapmadan o kadar güzel dinler ki, kavgalı olan kişiler kavga sebebini anlatırken barışır, sorunu olan hemen çözüm bulur. Ancak bir gün ansızın gri adamlar çıkagelir. İnsanlara insan ömrünü yaklaşık 70 yıl kabul ederek bir hesap yaparlar. Günde sekiz saat uyku, yeme içme için ayrılan iki saat, dostlarınla geçirdiği bir saat boş sohbet, yolda geçen zaman, sıra beklerken geçen zaman derken insanların ömür denen zaman dilimini har vurup harman savurduğuna ikna ederler. Kısa bir süre sonra da Momo hariç herkesi buna ikna ederler. Artık tüm ülke makineleşmiştir. Kimsenin eşine dostuna ayıracak zamanı kalmaz. Zamandan tasarruf için anneler huzur evine, çocuklar yuvalara yerleştirilir. Herkes artık daha zengindir ama daha mutsuzdur. Ve Gri adamlar için artık tek engel kalmıştır...

Siz kitabı okuduğunuzda hangi zamanda, nasıl bir ülke hayal edeceksiniz bilmiyorum ama ben tam da yaşadığımız zamanın metropol şehirlerini gördüm. Sürekli sağa sola koşuşturan, hep bir yerlere yetişmeye çalışan yorgun ve mutsuz bir yığın insan canlanıverdi birden. Biraz daha yavaş, hırstan uzak ve huzurlu yaşamak çok daha iyi olmazmıydı?

Büyüklere masallar tadındaki bu kitabı severek okuyacağınızı, okurken de hiç sıkılmayacağınızı biliyorum. Eminim size çok şey katacaktır.

Sevgiyle kalın... 

12 Ocak 2017

Kurtlar İmparatorluğu - Jean Christophe Grange


Grange ile okuduğum Lontano romanıyla tanışmıştım. İlk kitabında hikayenin kurgusundan oldukça etkilenmiştim. Bunda hikaye ile birlikte dünyanın az bilinen ücra köşelerine gerilim dolu serüven eşliğinde gezintiye çıkmam da etkili olmuştu. Ancak kıtalar arası yapılan bu yolculuk, roman kahramanlarından tutun da ülkelerin, şehirlerin, sokakların hatta yiyecek isimlerinin bile yabancı olması, romanda anlatılan bilinmedik kültürlerle birleşince bir okur olarak beni çok yormuştu. Bunun yanında kusursuz baş karakter ya da asıl düğümün bir tesadüfle çözülmesi gibi gerilim romanını "hiç" e çeviren etmenlerin olmaması yazara açık kapı bırakmamı sağlamıştı.

İşte bu düşüncelerle kıvranırken yazarın Kurtlar İmparatorluğu romanı elime geçti. Romanın içeriğinden bahsetmeden önce Fransız bir yazarın ülkemizin 70 li yıllarındaki gençlik hareketlerine bakışını anlatmalıyım. O dönemdeki sağ sol çatışmalarında her iki görüşünde gençliğini silahlandırdığını ve eğittiğini, çatışmasızlık ortamı oluşup grupların siyasileşmesinden sonra da Alparslan Türkeş' in kurduğu silahlı gençlik hareketinin mafyalaştığını roman karakteri üzerinden okuru ile paylaşıyor. Aslında roman tam olarak bu kurgu üzerine kurulu. Hatta yazar anlatımında isim vermekten de çekinmeyerek papa süikastinin faili Ağca gibi bir kaç ismi kendi tezine örnek olarak veriyor.

Roman iki ayrı hikaye ile başlıyor. İlk hikayede Fransa'nın Türk mahallesinde yüzleri tanınmayacak şekilde parçalanan kadın cesetleri bulunmaya başlar. Olayı araştırmak için dedektif Paul görevlendirilir. Ancak Paul bu zor görev için geçmişi zorbalıklarla dolu emekli dedektif Jean Louis Schiffer' den yardım ister. Dedektifler olayı araştırdıkça ülkücü mafyanın asıl hedef zannettikleri kadınları yanlışlıkla öldürdüklerini anlarlar.

İkinci hikayemizde ise yüksek makam sahibi birinin karısı olan Anna hafızasını kaybetmiştir. Tüm çevresi ona geçirdiği bir kaza sonrası hafızasını kaybettiğini söylemektedir. Ancak Anna için ters giden bir şeyler vardır.  Kocasının yüzünü değiştirdiğini ve kendisine oyun oynadığını düşünmeye başlar. Ancak bir gün aynada kendi yüzünde küçük ameliyat izlerine rastlar. Hemen eşinden ve çevresindeki bir sürü polisten kaçarak eşinin psikolog arkadaşına sığınır. Zamanla kendisinin yüzünün değiştirildiğini ve hafızasının silindiğini öğrenir. Peki ama gerçekte Anna kimdir? Anna artık bu sorunun peşine düşecektir.

Romanı çok fazla anlatmadan son sözümü söyleyeyim. Ülkücü camianın içinde olan ya da sempati duyanları bir parça rahatsız etme ihtimali olsa da gerilim severlerin romanı seveceğini düşünüyorum. Hele de olaylar Fransa ve Türkiye ekseninde geçiyorsa. Üstelik romandaki heyecan sürekli yüksek, romanın dili bu kadar akıcıysa ve okuru yormuyorsa elbette okunmalı.

Sevgiyle ve bol kitapla kalın...

10 Ocak 2017

Gano Excel Etkinliğinde Mustafa Ceceli Konseri


Not: Gerçek hayatımda blog yazarı olduğumu bilen yok denecek kadar az. Bu nedenle içimden geçenleri olduğu gibi yazmamda bir sakınca olmasa gerek. Umarım yakalanmam :)

Yaklaşık bir buçuk yıl kadar önce Gano Excel isimli bir firmayla tanıştık. Tanımayanlar için kısaca bahsedeyim. Uzak doğu taraflarında yetişen kırmızı reishi mantarının özellikle kanser çeşitleri üzerinde etkili olduğunu tespit eden Malezya kökenli bir firma, seri üretim yapmaya karar vermiş. Firma yöneticileri satış stratejisi gereği olarak da, mantarın etken maddesini ilaç olarak üretip sadece hastalara satmak yerine koruyucu olarak herkese kullandırtmayı tercih etmişler. Herkese ulaşma kısmında normal şekilde yenmeyen bu mantarı günlük hayatta kullanılan ürünlerin içine katmışlar ve satış yöntemi olarak da önlerine çıkan iki yoldan birini yani network marketing sistemini seçmişler. Buradaki amacım reklam olmadığı için kısaca bilgi vermek istedim. Merak edenler araştırabilir.

Ben ise network marketing sektörünün tehlikeli ve insanları kandırma üzerine kurulu bir sektör olduğuna inanan ve bu işten güzel paralar kazanılamayacağına inanan biriydim. Yine de ürünlerin sağlık ve tarım bakanlığı sertifikalarını kontrol ettirdikten sonra evimize girmesinde sakınca görmedim. Hatta parasını vermişim madem diyerek afiyetle de içtim. Tüm bu inançsızlığıma rağmen etik çalışmak şartıyla, ailesini kanserden koruma inancıyla para kazanma hayali kuran hayat arkadaşımı saygıyla karşıladım. Tam olarak destek olduğum söylenemez ama hiç bir zaman hayallerinin ölmesine sebep olmadım. Hatta moralinin sıfırlandığı zamanlarda manevi olarak yanında olmaya çalıştım. Aradan geçen bir buçuk sene sonunda kurduğu organizasyon büyümeye ve etkinlikler düzenlemeye, düzenlenen etkinliklere katılmaya başladı. Geçen hafta sonu için de ekibiyle birlikte Mustafa Ceceli konserine gitmeye karar vermişler. Tabi ki ne hava şartlarının ne de terörün korkutamadığı bir otobüs dolusu harika insanın yanında olmasam olmazdı.

Ülker Sports Arena'da, fifa kokartlı eski hakem Bülent DEMİRLEK' in poposunu dışarı çıkardıktan sonra iki elini yana açıp kafasını hafiften sallayarak "HAZIRMISINIZ TÜRKİYE" içerikli, bol motivasyonlu spikerliğinden sonra sahneye Mustafa Ceceli çıktı. Kendileri, her ne kadar sesini beğensem de hayranlık duyduğum bir sanatçı değildir. Ama o günkü sahne performansı, seyirciyle iletişimi, şarkıları ve gösterileri mükemmeldi. Sadece sesi mi? Bateri davul çalışını, ekibiyle etkileşimini ve seyirciyle tek tek vedalaşmasını izlemenizi isterdim. Bundan sonrası için de şarkılarını dinlerken kendimden geçmeyeceğim kesin ama sanatçılığına ve karakterine olan saygım bir kaç beden büyüdü. Umarım karakterini hiç bozmadan çok daha iyi yerlere gelir. Yolu açık olsun...

Hepinize bol etkinlikli sevgi dolu günler dilerim.

Sağlıcakla kalın.

1 Ocak 2017

Mutlu Yıllar // Bitmeyecek Öykü - Michael Ende


Merhaba sevgili okur.

Umarım sağlıklı, mutlu ve huzurlu geçireceğiniz bir yıla merhaba demişsinizdir. Tamam ülke olarak bizi müthiş bir yılın beklediğini öngörmüyorum ama 2016 kadar da kötü olmasa güzel olurdu değil mi? İnşallah hayallerimizin ve hedeflerimizin gerçekleştiği terörsüz ve savaşsız bir yıl geçiririz.

Bir de dün gece bloguma gelen ziyaretçiler için açıklamada bulunmalıyım. Google arama motorunda ne arattığınızı bilemiyorum ama "piyango çekilişi" ile "dikkat çekiyorum" arasında bağlantı kurarak bloguma akın etmiş olmalısınız. Sonuçta bana günlük hit olarak kendi rekorumu kırdırmış olsanız da sizi hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm. Bu konuda benim bir kabahatimin olmadığını da bilmenizi isterim. 😉

İyi yıllar dilekleri ve ziyaretçi açıklamasından sonra asıl konumuza gelelim. Sevgili Mayıs Yağmuru' un tavsiye ettiği Bitmeyecek Öykü' yü geçen hafta bitirdim. Roman her ne kadar çocuk kitabı gibi görünse de müthiş hayal gücü ve betimlemeleriyle yetişkin okuru da etkileyebilen ve benim okuduğum farklı kitaplar kategorisinde en üstlerde yerini aldı.

Kitabı okumaya başladığınızda farklı bir hayal aleminde kendinizi buluyor, okuduklarınızı izlemeye başlıyoruz. Önce doktor çocuğu, içine kapanık, hayatta başarısız, okulda sınıfta kalmış bir çocuk olan Bastian' ın Bitmeyecek Öykü isimli romanı çalarak, gizlice girdiği okulunun çatısında okumaya başlamasını izliyoruz. Aynı zamanda Bastian'la birlikte Bitmeyecek Öykü' nün kahramanı Atreju'nun maceralarını izliyoruz ve Atreju'nun yaşadığı Fantazya dünyası hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Sayfalar ilerledikçe iki hikaye birleşerek dayanılmaz bir heyecan fırtınası oluşturuyor. Kitabın içine giren Bastianı da artık Atreju ile birlikte hiçlik tehlikesiyle mücadele eden Fantazya'yı kurtarmaya çalışırken okuyoruz. Ve Bastian için asıl sorunun Fantazya kurtarıldıktan sonra, Bastian' ın en güçlü olduğunu sandığında başladığına şaşkınlıkla tanıklık ediyoruz.

Yazar, Bastian ve Atreju' nun hikayesini anlatırken karşılaştıkları canlıları betimlemesiyle kendine hayran bırakıyor. Öyle ki bir anda kendinizi bir animasyon filminin içinde buluyorsunuz. Küçük şifacı yaratıkları, şans ejderhası Funcur'u, sadece sesten oluşan Uyulala'yı, kurtarılmayı bekleyen Çocuk İmparotiçeyi, sihirli kolye Auryn'i, Keder Bataklığını, sihirli aynaları, çirkin yaratıklardan oluşan topluluğunu okurken hep Bastian' ın bir adım gerisinde bekliyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Bence kitabı asıl etkileyici yapan şu: Sihirli bir gücünüz olsaydı ve bu gücünüzle hayal ettiğiniz her şeyi oldurabilseydiniz ama kullandığınız her dilek için geçmişinizden, hatıralarınızdan bir parça silinseydi ne yapardınız? Yazar burada etkileyici bir de tespitte bulunuyor. Bizim hayallerimizi ve hedeflerimizi geçmişte yaşadıklarımız belirler. Yani geçmişi olmayan hayal de kuramaz, geleceğini de planlayamaz.

Roman kesinlikle tavsiye ettiğim kitaplar arasındadır.

Sevgiyle kalın...