14 Mayıs 2017

Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli - Umay Umay


Umay Umay' ın okuduğum ilk kitabı Bütün Çocuklar Şüpheli. Adından da anlaşılacağı gibi insanın içine işleyen duygu yüklü şiirsel bir kitap. Fon müziği eşliğinde hayal kurmak gibi. Güzel ama yetmiyor. Yetmiş küsür sayfalık kitap bir anda bitiveriyor. 

Bu kez anlatmak yerine alıntılarla baş başa bırakıyorum sizi. Daha fazlası kitapta.

Keyifli okumalar.

İnsan bir pinpon topuna, bir parça jelatine, taş zemini örten kilime, vaatlere, yalanlara, iç çekişlerine inanabilir. Ve bir insan bütün bunlar için, belki sadece biri için ölebilir... Kabul etmiyorum!!! Orada oluşunun hiçbir mantıklı sebebi yok. Alışamadıkça çubuk kraker yiyorum. Rüyalarımızdaki dünyada yaşasaydık, burası özlediğin sokaklar derdim. Belki o zaman düşleri gerçek yapabilirdik.
Budistler, Himalayalar,da İnternet Kafe açmışlar. Dünyanın her yeriyle ama hiçbir keşif duygusu taşımadan iletişim kuruyorlar. Artık çok uzak yerlerin, asla dokunamayacakları yakınlıkların peşindeler. Onlar da bu büyük palavranın parçası oldular. Kavramları yeniden tartışmamız gerekecek. Rüyaları, kabusları, adaleti, yalnızlığı. Ne kadar basitse, o kadar çok ve uzun tartışmamız gerekecek. Yani Atilla, benim deli ve iyi olma şansım bitti... Belki tek şansım, bana içerde başka bir hayat olduğunu anlatman. Kızgın parmaklarınla boncuklar, kitaplar, kelebekler, resimler gönderip o ormanda devrilen ağacı haman.
Bu gece ağlamak ve şiir yazmak yok. Dışarıya çok az çıkıyorum. Bazen yeni cd,lere bakmak için, bazense umutlandığım bir film için. Sokakta hiçbir gerçek tek başına dolaşacak kadar cesur değil. Sokaklar ne dediği anlaşılmayan hayallerle dolu. Varacakları hiçbir yer yok. Zaten bir yer aramıyorlar. O yüzden eğildikleri bir alın yok. Ağlamaya utanacakları bir şiir yok.

13 Mayıs 2017

Demokrasi Öldü Mü? - Jose Saramago


E Kitaplarımın arasında uzun süredir bekliyordu Demokrasi Öldü Mü? Ancak siyasi içeriklerden köşe bucak kaçmaya çalışmamdan dolayı bu güne kadar tercih etmemiştim. Sonunda dayanamayarak, bu kadar romanın arasına bir tane de okurunu düşündüren kitap sıkıştırmalıyım düşüncesiyle tıkladım kitabın üzerine.

Demokrasi Öldü Mü? basılı yayın olarak 160 sayfalık bir kitapmış ancak google play'de 116 sayfalık e kitap olarak karşımıza çıkıyor. İçeriği tam olarak şöyle;

Platon; Devlet
Andre Bellon; Demokrasi Kavgaları
John Berger; Neredeyiz
Jose Saramago; Adaletten Demokrasiye
Bertrand Russel; Politikada Kuşkuculuk
Özdemir İnce; Cumhuriyet Demokrasi Laiklik
Voltaire; Karıncaların Demokrasisi
Jean Paul Sartre; Her İnsan Herkes Karşısında Her Şeyden Sorumludur
Wayne Price; Aşırı Demokrasi Olarak Anarşi
F. A. Hayek; Demokrasi Nereye Gidiyor?
Robert A. Dahl; Neden Demokrasi?
Tage Lindbom; Demokrasi Miti

Yunanlılar tarafından bulunan ve günümüzün en ideal yönetim şekli olduğu düşünülen demokrasinin de handikapları yok mudur? Mesela demokrasiyle yönetilen 100 kişilik bir köyde yaşadığımızı hayal edelim. Köylülerin bir kısmı köyün aşağı kısmına yol yapılması gerektiğini savunarak halk oylamasına gitmek istiyor. Ben ve sizin gibi bir kısım insanlarda yol için o bölgenin uygun olmadığını düşünüyoruz. Gönül ister ki alınacak kararlar herkesin kabulü ile çıksın. Ama  olmuyor ve oylama sonucunda 80 kişi teklifi kabul ediyor. Böylece bizimle beraber kalan 20 kişi de yanlış olduğunu düşündüğü halde ve kendiyle çelişmesi pahasına o yolun yapımında çalışmak zorunda kalıyor. Azınlıkta kalan 20 kişinin itirazını kabul etsek? Bu kez de 80 kişinin hakkını yemiş olacağız. Aslında demokrasi için bu küçük bir sorun. Asıl sorun, seçilmişlerin diktatörleşmesini nasıl engelleyeceğiz?  Teoride meclisin, seçilmişi denetlemesi yoluyla bunun önüne geçilmesi öngörülmüş. Peki ya meclis çoğunluğu da seçilmişin tarafındaysa? Zaten sonuçlar çoğunlukla bu yönde olduğu için, pratikte meclisin seçilmişi etkili bir şekilde denetlemesi imkansız duruyor. Son çare olarak da seçilmişin temel insan hakları sınırlarını aşmaması beklenir. Ancak bir çok iktidar temel insan hakları sınırlamalarını bile kendi iktidarına müdahale olarak algılayabilmektedir.

Kitabın bölümlerine bakıldığında her bölümün yazarı farklı gibi duruyor. Özellikle de Özdemir İnce'nin, Cumhuriyet Demokrasi Laiklik yazısında ülkemizin fazlasıyla irdelenmesi, kitabın demokrasi konusunu içeren makalelerden oluştuğu kanısı uyandırdı. Ancak google de bile kitap hakkında neredeyse hiç bilgi bulunmamasından dolayı yanılıyor da olabilirim. Her ne olursa olsun, sonuç olarak doyurucu bir kitap. İnsanın aklına bir çok soru işareti getiriyor.

Umarım anlatabilmişimdir. Bu tür konulara merak duyanlar için güzel kitap. Sıkılmadan okuyacağınızdan eminim.

Son söz; yazıyı buraya kadar okuma başarısı gösteren annelerin anneler gününü kutlarım. Senede bir gün değil her gün sizin olsun.

Tanıtımdan;
Peki saf Atinalıların şu bin yıllık icadı demokrasi ne durumda dersiniz? Atinalılar için demokrasi, o dönemin toplumsal ve siyasal koşullarında, halk için halk tarafından yönetilen bir halk iktidarını ifade ediyordu. İyi niyeti kanıtlanmış insanların samimiyetle, içten pazarlıklı bazılarının da iyi niyetli görünme adına ileri sürdükleri bir görüşle sık sık karşılaşıyorum. Bu görüşe göre, gezegenimizin büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu korkunç durum yadsınamaz bir gerçekse de, kişi haklarına tam anlamıyla ya da en azından tatmin edici bir biçimde saygı gösterilmesini sağlamak ancak genel bir demokratik sistem çerçevesinde mümkündür.
Jose Saramago

7 Mayıs 2017

Benim Üniversitelerim - Maksim Gorki


Rus edebiyatı ile ayrı dünyaların insanı olduğumu bu kitap sayesinde yine yeni yeniden anlamış oldum. Lakin başladığımız işi bitirmeden bırakmak bende pes etmişlik duygusu yaratıyor ve inanılmaz huzursuz ediyor azizim. Bazı kitapları sevemeden bitirmelerimiz hep bu yüzdendir.

Neyse... Benim Üniversitelerim, Maksim Gorki' nin otobiyografisini anlattığı Çocukluğum ve Ekmeğimi Kazanırken üçlemesinin son kitabı. Üçlemeyi 1913 - 1923 yılları arasında yazarak tamamlamış. 

İş Bankası yayınlarının kitabı 168 sayfadan oluşuyor. Maksim Gorki'nin hayatta tutunma çabası ve iç dünyasına ışık tutuyor. Gorki, o dönemde kendisiyle beraber hayatta tutunma çabasında olan ve etkileşimde bulunduğu gerçek kişileri üniversiteleri olarak tanımlıyor. Bu kişilerde genellikle toplumdan dışlanan ve sefalet içinde yaşayan insanlardan oluşuyor. Sık sık müljik dediği Rus köylüsünün sefaletini ve devrimci fikirlerini okuyucusuna aktarıyor.

Gorki'nin otobiyografisinde anlattığı insanların sonraki eserlerinde de etkisinin görüldüğü söylenir. Bu nedenle yazarın otobiyografisinde onunla beraber zorlu bir yolculuk yapan okurun da etkileneceği vurgulanır. Ama eserin yayımlandığı tarihe yani 1913 - 1923 yılları arasında dünya tarihine baktığınızda, neredeyse her yerde bu sefaleti görebilirsiniz. Yani 1. Dünya savaşının ortasında bal kaymak kahvaltı yapan insan, hele ki köylü görmek imkansız olsa gerek.   

Son söz olarak Modern Klasikler içinde yerini almış bir kitap hakkında fazlaca burun kıvırdığımın da farkındayım. Kitabı anlayamamış olma endişesi de taşıyorum elbette. Belki de doğru zamanda okumadım. Siz bunların hepsini göz önünde bulundurursunuz artık.

Sevgiler...

Tanıtım Bülteninden
Benim Üniversitelerim, Gorki’nin Çocukluğum’ la başlayıp Ekmeğimi Kazanırken’ le devam eden ve Rus dilinde yazılmış en güzel otobiyografilerden biri olarak kabul edilen üçlemesinin son kitabıdır. Gorki’nin üniversiteleri, ona kendi hayatlarının acımasız gerçekliğini öğreten gerçek insanlardır… Toplum dışına itilmiş yersiz yurtsuz aylaklar ve serserilerdir… Açlığı, zulmü ve baskıyı; devlet ve kiliseyle ilişkilerini sorgulayan devrimcilerdir… Kürek mahkûmları gibi sürekli çalışan, hayatlarını aklın rehberliğinde yaşamak isteyenlere düşman olan mujiklerdir…
Devrime yol açan fikirlerin filizlenmeye başladığı bir dönemde yazarın sosyal çevresini bu kesimlerden insanlar oluşturur. Çocukluğundan itibaren yazgısı olan sefil ve hoyrat gerçekliği daha güzel, daha insani bir hayata dönüştürme çabasındaki Gorki, Rus toplumunun devrim öncesindeki umutlarının cisimleşmiş halidir adeta.
MAKSİM GORKİ (1868-1936): Asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olan yazar, Nijni Novgorod’da doğdu. Edebiyatta sosyalist gerçekçi yaklaşımın öncüsü kabul edilir. Küçüklüğü Astrahan’da geçti. Beş yaşındayken babası ölüp, annesi
yeniden evlenince Nijni Novgorod’a dönerek, orada anneanne ve dedesi tarafından büyütüldü. Dedesinin zoruyla
sekiz yaşında çalışmaya başladı. İlk romanı Foma Gordeyev 1899’da, Rus devrimci hareketine adadığı Ana adlı romanı ise 1906’da yayımlandı. 1906’da Rusya’dan ayrılarak, yedi yıl boyunca siyasi sürgün yaşamı sürdü. 1921-28 yılları arasında İtalya’da yaşayan Gorki, 1929’da kesin olarak SSCB’ye döndü ve ölümüne dek orada yaşadı. Yazarın önemli yapıtları arasında, 1913-23 yılları arasında yayımladığı Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim
Üniversitelerim’den oluşan üçlemesiyle, Küçük Burjuvalar (1901), Tolstoy’dan Anılar (1919) ve Artamonovlar (1925) sayılabilir.

30 Nisan 2017

Amok Koşucusu - Stefan Zweig


Amok Koşucusu, Stefan Zweig'in Satranç'tan sonra okuduğum ikinci kitabı. Anladığım kadarıyla bir çok yayın tarafından çıkarılmış Amok Koşucusu. Ancak bu kitaplar yüz yirmi küsür sayfadan ve yedi hikayeden oluşuyormuş. Benim elime geçense İş Bankası Yayınlarının çıkardığı ve tek hikayeden oluşan 64 sayfalık bir kitap. Yeri gelmişken söyleyeyim, iş bankası yayınlarının yazı puntoları oldukça küçük. Bu nedenle alışana kadar okumakta oldukça zorlandım, bilginiz olsun.

Amok Koşucusu'nun ne olduğunu merak edenler için de kısa bir bilgi verelim. Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde görülen ilginç bir psikolojik hastalıkmış. Toplu öldürme ya da yaralamalarda bulunan kişilere deniyormuş. Delicesine koşarak önüne gelen her şeyi yok etme durumu anlamına geliyormuş. Bir anlamda sonu ölümle biten cinnet hali. 

Hikayemiz ise, bir gemi yolculuğuna çıkan anlatıcımıza, gemide karşılaştığı esrarengiz adamın başından geçen ve sonu intiharla biten olayları anlatmasından oluşuyor. Genel olarak iyilik yapmanın görev olup olmadığı ve insanın sorumlulukları sorgulanıyor. 

Kitap zaten ince ve alt tarafta okuyacağınız arka kapak yazısı içerik hakkında yeterince bilgi verdiği için daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ancak şu var ki; bu kısacık hikaye de bile intiharın göklere çıkarılması ve onurlu bir davranışmış gibi gösterilmesi oldukça rahatsız ediciydi. Diğer yandan bir yazarın hikayesinde intiharı bu kadar yüceltmiş olması, yapacaklarının habercisi ve açıklamasıymış aslında.  

Arka Kapak

Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları'nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer. 

22 Nisan 2017

26 Yazardan Tek Bir Hikaye Adalet


"Sen uyuyabilirsin ama vicdanın asla" sloganı ve kapak tasarımının etkisiyle alelacele aldığım kitaplardandır Adalet. Öyle ki, adalet konusunda 26 yazarın denemelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim kitabın aslında bir polisiye roman olduğunu bile okumaya başladığımda anladım. Sonrasında yaşadığım bir aydınlanmayla da aslında kitabı daha önce Kitap Güneşimin blogunda gördüğümü hatırladım.

Adalet, 26 yazarın kaleminden çıkmış ortak bir polisiye roman. Her bölüm farklı bir yazar tarafından yazılmış. Bu nedenle romanı proje olarak düşündüğünüzde, 26 yazarı bir araya getirip bütünlüğü bozmadan bir hikaye yazdırmak oldukça zor olmalı. Buna rağmen aynı öyküyü farklı kişilerin kurgulaması hikayenin seyrinin sık sık değişmesine neden olmuş. Zaten ön sözde de iyi bir okurun polisiye romanda ipuçlarından yola çıkarak katili önceden tahmin edebileceği, ancak Adalet romanında bunun mümkün olamayacağı belirtilerek okurun karmaşıklığa hazır olması sağlanmış. 

Kitabın konusu benim için alışılmışın dışında. Daha hikayenin başında Thomas Rosamary kocasının ölümünden sorumlu tutularak idama mahkum edilir.   Yeşil Yol filmindeki siyah devin idam sahnesini andıran acıklı ve zor bir ölümle infaz edilir. Sonrasında hikayemiz geçmişe giderek Thomas Rosamary'i idama götüren süreci anlatır. Romanın ortalarına geldiğimizde ise infazdan 10 yıl sonrasına gidilerek olayın aslının ne olabileceği sorgulanmaya başlar.

İyi bir polisiye okuru değilim ancak roman için şunları yazabilirim. Öykü ana hatları itibarıyla kaliteli bir polisiye film tadında ancak anlatıcının değiştiğini neredeyse her bölümde hissettim. Bunu haber spikerinin değişmesi gibi düşünmeyin. Çünkü yazarın değişmesiyle bakış açısı ve kurgu da değişiyor. Bazı yazarlar olayın içine girerek diyaloglarla anlatmayı seçerken bazı yazarlar olayın dışında kalarak başkalarının yaşadıklarını anlatıyor. Bu benim hikayenin bütünlüğünden kopmama neden oldu. 

Son söz olarak 26 yazardan tek bir öykü okumak benim için farklı ve zor bir deneyim oldu. Siz de böyle bir deneyim yaşamak istiyorsanız ve kitap için tereddütleriniz varsa, kitabın tüm karının Lösemi&Lenfoma vakfına bağışlanacağını unutmayın.

Sevgiyle kalın...