30 Nisan 2017

Amok Koşucusu - Stefan Zweig


Amok Koşucusu, Stefan Zweig'in Satranç'tan sonra okuduğum ikinci kitabı. Anladığım kadarıyla bir çok yayın tarafından çıkarılmış Amok Koşucusu. Ancak bu kitaplar yüz yirmi küsür sayfadan ve yedi hikayeden oluşuyormuş. Benim elime geçense İş Bankası Yayınlarının çıkardığı ve tek hikayeden oluşan 64 sayfalık bir kitap. Yeri gelmişken söyleyeyim, iş bankası yayınlarının yazı puntoları oldukça küçük. Bu nedenle alışana kadar okumakta oldukça zorlandım, bilginiz olsun.

Amok Koşucusu'nun ne olduğunu merak edenler için de kısa bir bilgi verelim. Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde görülen ilginç bir psikolojik hastalıkmış. Toplu öldürme ya da yaralamalarda bulunan kişilere deniyormuş. Delicesine koşarak önüne gelen her şeyi yok etme durumu anlamına geliyormuş. Bir anlamda sonu ölümle biten cinnet hali. 

Hikayemiz ise, bir gemi yolculuğuna çıkan anlatıcımıza, gemide karşılaştığı esrarengiz adamın başından geçen ve sonu intiharla biten olayları anlatmasından oluşuyor. Genel olarak iyilik yapmanın görev olup olmadığı ve insanın sorumlulukları sorgulanıyor. 

Kitap zaten ince ve alt tarafta okuyacağınız arka kapak yazısı içerik hakkında yeterince bilgi verdiği için daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ancak şu var ki; bu kısacık hikaye de bile intiharın göklere çıkarılması ve onurlu bir davranışmış gibi gösterilmesi oldukça rahatsız ediciydi. Diğer yandan bir yazarın hikayesinde intiharı bu kadar yüceltmiş olması, yapacaklarının habercisi ve açıklamasıymış aslında.  

Arka Kapak

Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları'nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer. 

22 Nisan 2017

26 Yazardan Tek Bir Hikaye Adalet


"Sen uyuyabilirsin ama vicdanın asla" sloganı ve kapak tasarımının etkisiyle alelacele aldığım kitaplardandır Adalet. Öyle ki, adalet konusunda 26 yazarın denemelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim kitabın aslında bir polisiye roman olduğunu bile okumaya başladığımda anladım. Sonrasında yaşadığım bir aydınlanmayla da aslında kitabı daha önce Kitap Güneşimin blogunda gördüğümü hatırladım.

Adalet, 26 yazarın kaleminden çıkmış ortak bir polisiye roman. Her bölüm farklı bir yazar tarafından yazılmış. Bu nedenle romanı proje olarak düşündüğünüzde, 26 yazarı bir araya getirip bütünlüğü bozmadan bir hikaye yazdırmak oldukça zor olmalı. Buna rağmen aynı öyküyü farklı kişilerin kurgulaması hikayenin seyrinin sık sık değişmesine neden olmuş. Zaten ön sözde de iyi bir okurun polisiye romanda ipuçlarından yola çıkarak katili önceden tahmin edebileceği, ancak Adalet romanında bunun mümkün olamayacağı belirtilerek okurun karmaşıklığa hazır olması sağlanmış. 

Kitabın konusu benim için alışılmışın dışında. Daha hikayenin başında Thomas Rosamary kocasının ölümünden sorumlu tutularak idama mahkum edilir.   Yeşil Yol filmindeki siyah devin idam sahnesini andıran acıklı ve zor bir ölümle infaz edilir. Sonrasında hikayemiz geçmişe giderek Thomas Rosamary'i idama götüren süreci anlatır. Romanın ortalarına geldiğimizde ise infazdan 10 yıl sonrasına gidilerek olayın aslının ne olabileceği sorgulanmaya başlar.

İyi bir polisiye okuru değilim ancak roman için şunları yazabilirim. Öykü ana hatları itibarıyla kaliteli bir polisiye film tadında ancak anlatıcının değiştiğini neredeyse her bölümde hissettim. Bunu haber spikerinin değişmesi gibi düşünmeyin. Çünkü yazarın değişmesiyle bakış açısı ve kurgu da değişiyor. Bazı yazarlar olayın içine girerek diyaloglarla anlatmayı seçerken bazı yazarlar olayın dışında kalarak başkalarının yaşadıklarını anlatıyor. Bu benim hikayenin bütünlüğünden kopmama neden oldu. 

Son söz olarak 26 yazardan tek bir öykü okumak benim için farklı ve zor bir deneyim oldu. Siz de böyle bir deneyim yaşamak istiyorsanız ve kitap için tereddütleriniz varsa, kitabın tüm karının Lösemi&Lenfoma vakfına bağışlanacağını unutmayın.

Sevgiyle kalın...    

9 Nisan 2017

Falan Filan - Oben Budak


İsmine bakarak seçtiğim ve peş peşe okuduğum üçüncü kitap Falan Filan. O nedenle yazarı kimmiş neymiş neciymiş gibi soruları kitabı bitirdikten sonraki şaşkınlığımla araştırdım. Size de bahsedeyim. Oben Budak mankenlik, reklam oyunculuğu, seslendirme ve vokallik yapmış. Ama resmini ilk gördüğümde işte ben bu adamı Kral Tv' de görmüştüm dedim. Yani adamdaki Vj lik baskın karakter. Şimdilerde ise Habertürk magazinde yazıyormuş. 

Asıl meselemiz yazarın eğitim hayatı ya da yaptığı işler değil. Oluşturduğu hayali karaktere ulaşmak için nasıl bir çevrede yetiştiğini anlamaya çalışıyoruz. Şöyle ki yazar, romanın başında iş hayatı boyunca bir çok kadının etkisinde kaldığından bahsediyor. Ee yani?

Yanisi şu. Falan Filan bize özgür ve kuralsız bir kadının iç dünyasını eğlenceli bir dille anlatıyor.  Ve bu kadın, yazarın etkisi altında kaldığı kadınların karması gibi duruyor. Hepsinden bir parça. Ortaya öyle bir karakter çıkıyor ki, onun için tüm ilişkiler aşk-ayrılık-ihanet ve seksten oluşuyor. Tabi ki ilişkinin ömrü de üç aydır. Aşk herkesle denenebilir, ihanet her ilişkinin kaçınılmazıdır, seks en doğal ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı gidermek için gözünüze kestirdiğiniz herkesle yapabilirsiniz. Romanı okudukça bir kadının neden sırt dekoltesi giydiğini, gece kulübünde ya da yemek masasında nasıl davranarak dikkat çektiğini yani erkeği ayarlamak için neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar öğreniyoruz. Olayın yatak odası kısmının da ayrıntılı anlatıldığını söylememe gerek yok sanırım. 

Son söz olarak, gerçekten bu kadar rahat yaşayan insanlar var mıdır bilmiyorum ama fazlasıyla hayal ürünü ve fantazik duruyor. Bir erkek neden böyle bir kadın karakter yazar ya da fantazilerini erkek karakter üzerinden yazamazmıydı sorusu aklımı kurcalıyor. Tüm bunlara rağmen edebiyatta sansürsüzlüğü savunuyorsanız ve yatak odası hikayeleri sizi rahatsız etmiyorsa sıkılmadan ve eğlenerek okuyacağınız bir roman. Üslup eğlenceli, dili oldukça akıcı. Yoksa Pucca Günlükleri daha tercih edilebilir. 

Sevgiyle kalın.

5 Nisan 2017

Çekilir Dert Değil - Özge Calafato


Öyle vur patlasın çal oynasıncılık, amaannn bananecilik seviyesine ulaşmama ramak kaldı. İşte bu nedenle, nerede manik depresif belirtiler gösteren kitap görürsem içeriğine bakmadan okumaya başlıyorum. Bu serüven Zıkkımın Kökü'yle başladı, Çekilir Dert Değil ile devam etti. Şimdilerdeyse Falan Filan isimli bir kitap okuyorum ki anlayın halimi.

Çekilir Dert Değil' de e kitaplarımın arasındaydı. E kitap olarak 71 sayfa gibi görünüyor ama ben e kitap sevmiyorum, sayfaları elimle çevirmem gerekir diyenlerdenseniz muhtemelen yüz sayfa civarında bir kitabı elinize alacaksınız demektir. Her neyse, asıl konumuza gelerek size kısaca kitabı anlatayım. Öykü kitabı olarak tanımlanmış ama sanki öykü ile deneme arasında kalmış. Ne öykü gibi masalsı ne de deneme gibi konu irdelemesi var. Yazarın oluşturduğu farklı karakterlerin anılarından ya da anlatmak istediklerinden kısaca bahsettiği, birbirinden kopuk öykümsü bir şey.

Kitabın dili oldukça akıcı, konuşur gibi ve öğretici. Kitaplarda okuyamayacağınız ama dinlerken duyabileceğiniz kelimelerle süslenmiş yazılar. Haliyle samimiyet ve etkileyicilik zirve yapmış. Bir an olsun kopmuyorsunuz kitaptan. Sonlara sıkıştırılmış hacivat-karagöz hikayesi dışında neredeyse hepsi bizdendi. Hacivat- karagöz'de kötü değildi ama piyes tarzı karşılıklı diyalogları okumaya alışık değilim yani sarmadı beni.  

Tanıtımdan;

Özge Calafato’nun Çekilir Dert Değil isimli öykü kitabı, zamane karakterlerin bir araya geldiği bir geçit töreni sanki. Calafato alışkanlıklarla, zorunluluklarla ve takıntılarla örülü günlük hayatlarımızdan alınmış anlık fotoğrafların hikâyelerini anlatıyor. Karakterler içimizde bir yerlerde ya da yakınlarımızda yaşıyorlar ve çevremizdeki görünmez duvarları örüyorlar. Calafato bir yanıyla da arşivci gibi çalışarak zamanın kişilik envanterini oluşturuyor. Çekilir Dert Değil aynı zamanda Calafato’nun kısa bir süre önce altKitap tarafından yayınlanan öykü kitabı Su Eleştirmenleri’nin tamamlayıcısı niteliğinde. Kitaplar ayrı ayrı okunduklarında, bağımsız anlamlar inşa ettikleri gibi birlikte okunduklarında da birbirlerini destekliyor. Su Eleştirmenleri’nde yer alan öykülerde yaratılan tekinsiz atmosfer; detayların groteskleştirilerek alışılmış durumların rahatsızlık verecek büyüklüklere taşınması yoluyla foyası ortaya çıkarılan ve bu yolla kıyasıya eleştirilen yeni dünya anlayışı; Çekilir Dert Değil’de anlatılan karakterlerin arızalı hallerinin arka planını oluşturuyor adeta. Özge Calafato’nun derin mizah anlayışı ve keskin diliyle yarattığı karakterler günümüze eğlenceli ve bir o kadar eleştirel bir bakış sunuyor. Su Eleştirmenleri ve Çekilir Dert Değil kitaplarının oluşum süreci, altKitap ekibi olarak editör-yazar-eser arasındaki ilişkiyi sorguladığımız bir çalışma oldu. Editoryal müdahale sadece redaksiyon aşamasında kalmayarak yazarın dramaturjik olarak sorgulandığı ve yazara eser hakkında farklı bir açılım sunmaya çalışan, tartışmaya açık bir pratik olarak benimsendi. Bu sürecin bundan sonraki kitaplarımızda bizim için model oluşturacak bir çalışma olduğuna inanıyoruz.

Kitap genel olarak bana iyi geldi ve size de tavsiye ettiklerimin arasındadır.

Hepinize yüksek motivasyonlu ve bol kitaplı günler dilerim.

3 Nisan 2017

Zıkkımın Kökü - Muzaffer İzgü


E kitaplarıma göz gezdirirken ismiyle dikkatimi çeken ve aniden okuma listemin ilk sırasına kaynak yapan kitaptır Zıkkımın Kökü. Yaklaşık üç yüz sayfalık. Kim bilir ne isyanlar ne haykırışlar ne feryat figanlar anlatacak acaba beklentisiyle okumaya başladım. Yanılmışım. Ne dünyaya ne de adaletsizliğe karşı bir kin kusma vardı. Yazar sadece yaşadıklarına güzel bir isim bulmuş.

Muzaffer İzgü, Cumhuriyetin 10. yılını yani 1933 lü yılların Adana'sında geçen çocukluğundan başlayarak, gençliğine kadar geçen dönemini dosta dert yanar tarzda anlatıyor. Aman Allah'ım... O ne çocukluk öyle... Paçalardan fakirlik ve sefalet akıyor. Çırpındıkça batıyor, ne yaparsa yapsın kurtulamıyor. Çok parayı bırak, para kazanmak için yaptıklarını okuyunca "bu da hayat mı bee" duygusunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Sevip seviliyor, kavuşamıyor ama yasak aşk yaşıyor. O kadar doğal ki, sanırsın o dönemde o mahallede yaşayan herkes aynı. Tek avuntumuz da bu zaten.

Öyle konu, başlık, bölüm ayrımı da yok. Hayat gibi, bir başlıyor sonrası yaşandıkça geliyor.  Kitap 1992 yılında beyaz perdeye de aktarılmış. Benim izleme fırsatım olmadı ancak aldığı ödüllere bakarmısın...
  • Kültür Bakanlığı
  • Adana Altın Koza (5 dalda)
  • Hindistan Udaipur Altın Fil Ödülü
  • Tokyo Asya'nın En İyileri Ödülü
  • İspanya Asturias film festivali En İyi Yönetmen Ödülü
  • Paris Cine Junior En Büyük Film Ödülleri
  • ÇASOD Jüri Özel Ödülü
  • SİYAD En iyi 2. film ve en iyi erkek oyuncu (Menderes Samancılar)
  • Paris Cine Junior En iyi film ödülü

Sonuç olarak kafa yormayan, otobüste, şezlongda yatarak ya da amuda kalkarak okunabilecek bir kitap. Kardeşim ben da fakirim zaten, napıyım fakir hayatını diye düşünmeyecekseniz sıkılmadan okuyabilirsiniz.

Bahsetmişken filmden de kısa bir kesit koyalım.  


Sevgiyle kalın...

1 Nisan 2017

Kutlu Töre - Alper Aksoy


Roman çekiliş talihlisi olarak tarafıma hediye edilen kitaplardan. Bu nedenle kitaptan bahsetmeden önce çekilişi gerçekleştiren Kitap Güneşim ve kitabı gönderen Teknojest bloglarının yazarlarına teşekkür ediyorum. 

Kutlu Töre, Alper Aksoy'un okuduğum ilk kitabı. Yoğun olarak Türklerin yazısız anayasası kabul edilen "töre" nin kutsiyetinden bahseder. Bunun içinde halen İran sınırları içinde bulunan ve törelerine bağlılıklarıyla bilinen Kaşkay aşiretini hikayeleştirerek anlatır. Anlatı zaman olarak 2. dünya savaşı dönemleridir. Tarihte ise İran' ın Irak ile yaptığı savaş sırasında sınıra yakın olan diğer Türk aşiretleri ile birlikte bu aşireti de savaşta ön cepheye sürdüğü ve Kaşkay aşiretinin de büyük kayıplar verdiği bilinmektedir. Yani roman doğrudan yaşanan olayları anlatmıyor olsa bile özellikle İran'ın asimile politikaları yönüyle oldukça gerçekçi duruyor.

Hikaye, Kaşkay aşiretinin gençlerinden Hüsrev' in kendilerine dost olan acem aşiretinin kızı Elvan'a aşık olmasıyla başlıyor. Her ne kadar töreler buna izin vermese de Kaşkay beyleri Hüsrev'den habersiz kızı istemeye gidiyorlar. Ancak Elvan'ın kendi aşiretlerinden biriyle sözlendiğini öğreniyorlar. Bu sırada Türk aşiretlerinin bölgeye egemen yaşantısından rahatsız olan İngilizler ve İran durumu fırsata çevirmeye çalışıyorlar. Önce acem aşiretine bir saldırı düzenlenerek suç Hüsrev'in üzerine atılıyor, sonrasında da acemler Türk beylerine saldırmaya başlıyor. Türk beyleri bu sorunu çözmeye çalışırken ingilizlerden kaçan iki Alman ajanı Kaşkay aşiretine sığınıyor. Araya Türk büyükelçiliği girmesine rağmen aşiret törelerine gerekçe göstererek "baba" olarak gördükleri Türkiye'nin bile karşısına dikilerek ajanları teslim etmiyor.

Romanda Türk konar göçerlerinin yaşamı ve töre olgusu hikayenin temelini oluşturuyor. Öyle ki Gökçe Ana' dan herkesin çekinmesi, gittiği her obada devlet başkanı gibi karşılanması, Gündüz Han, Konurbay, Çalık Ozan ve Çalıbay gibi akılda kalıcı bey tiplemeleriyle yazar okurunu obanın içine buyur ediyor. 

Son söz olarak atalarımızın yaşadığı ancak bizim unuttuğumuz değerlerimizi ve özümüzü hatırlamak isteyenler için okunası bir roman. Tavsiye ederim.

Sevgiyle kalın...