20 Şubat 2017

Lal Masallar - Murathan Mungan

Anlatsam inanmazlar oğul,masal derler:
Masala inanmazlar,masalı yalnızca dinlerler.
Sanki hakikati bilirmiş gibi.
Sanki hakikatin sırrına ermiş gibi.
Masala inanmayan gerçeğe inanır mı ?




Bazı yazarlar vardır olayları anlatır, bazıları da duyguları. Murathan Mungan, Lal Masallar kitabıyla büyüklere masallar tarzında şiir tadında duyguları anlatmış.  

Kitabımızda Azer ile Yadigar, Muradhan ile Selvihan ya da Bir Billur Köşk Masalı ve Ulak ile Sadrazam masalları yer alıyor. Üç masalın ortak yönü de "Lal" olan kahramanları. Masalları lal yapanda zaten bu lal kahramanlarımız.

İlk masalımızda imkansız aşkın peşinden, Osmanlı topraklarında yaşayan tüm konar göçer obaların ve yörüklerin mekanlarında geziniyoruz. İkinci masalımızda da ilk masaldaki gibi zorlu bir aşkın peşinden koşuyoruz. Ama üçüncü masal çok farklı, kendi başına bir kitap olabilirmiş.

Hikayenin başını bize vezir anlatır. Kudretli mi kudretli bir padişahla sefere çıkar. Ordunun savaş öncesi moralini yüksek tutmak gerekirken o koskoca padişah ölür. Vezirin işi zordur. Hem ölümü kimseye hissettirmemeli, hem de acilen şehzadelere ulak göndererek bir an önce devletin başına geçmeleri sağlanmalıdır.  -Bu arada vezir padişahın cesedine bakarak "Padişahı herkesleştiren şey ölümdür" der. O ne güzel bir tanımlamadır öyle. Gerçi daha sonra ölüm hayatın sıfırla çarpımıdır gibi etkileyici bir tespit daha duydum ama olsun.- Masalın asıl kısmı da bundan sonra başlar. Saraya ilk gelen şehzade padişah olacaktır. Yani her şey vezirin elindedir. İlk ulağı hangi şehzadeye gönderirse o padişah olacaktır. Ayrıca padişah olacak şehzadeye gönderdiği ulak zengin olurken diğeri hayatından olacaktır... Yani vezirin kendine bir de kurban bulması gerekecektir.  Daha fazla ayrıntı vererek masalı okumak isteyen okuru üzmek istemiyorum.

Özellikle Ulak ile Sadrazam mutlaka okunmalı dediklerimin arasındadır. 

Sevgiyle kalın...   

19 Şubat 2017

Miyav! Kafayı Mı Yediniz Siz? - Gilles Legardinier



Hayatta her zaman yeni başlangıçlara yer vardır. 

Okumayı planladığı kitap hakkında ayrıntılı araştırma yapmayan okurlardanım. Ayrıntılı araştırma yapmanın hem önceki okurun etkisinde kalmak hem de kitabın sürprizlerini okumadan öğrenmek gibi tehlikesi olduğunu düşünürüm. Aynı gerekçelerle bu kitabı da üstünkörü araştırdığımda espri seviyesi yüksek bir romana başlayacağım duygusuna kapıldım. Ama serinin ikinci kitabına başlayacağım bilgisini görmemişim.

Roman, Miyav! Yarın Yeni Bir Hayata Başlıyorum kitabının devamıymış. Hemen şunu söyleyeyim. Okumaya başladığımda devam kitap okuyormuşum hissine kapılmadım. Bitirdiğimde ise sonunun okuyucunun hayal gücüne bırakıldığı duygusuna kapıldım. Yani evlilik gibi değil de evliliğe yaklaştırıp gerisini okuyucuya bırakmış gibi.

Her neyse... Romanımız Andrew Blake'nin sıra dışı hayatını anlatıyor. İngiltere de yaşayan, oldukça zengin ve orta yaşın üstünde bir iş adamı olan baş kahramanımız hayatından sıkılmıştır. Bir gün tüm yetkilerini yardımcısına devrederek kayıplara karışma kararı alır. Eski ortamından sıyrılan Andrev Fransa' da bir malikane de hizmetli olarak iş bulur. Malikane' nin sahibi de oldukça soğuk, orta yaş üstü dul bir kadındır ve aslında maddi sorunlarla boğuşmaktadır. Evin aşçısının, hizmetçisinin, kahyasının hatta kedisinin bile sorunları vardır. Fakir görünümlü zengin hizmetçimiz Andrev kurduğu iletişimle kısa sürede kendini malikane çalışanlarına kabul ettirir. Sorunları tek tek çözmeye başlar. Kahramanımız son olarak Malikane sahibi bayan Beauvillier' in de yardıma ihtiyacı olduğunu anlar...

Roman her ne kadar samimi duygular içerse de espri yönünden beklentimin altında kaldı. Buna rağmen yaşanılamayacak bir ortamın aynı insanlarla nasıl huzurlu bir yuvaya dönüştürülebileceği ve yeni başlangıçlardan korkulmaması gerektiği gibi sağlam çıkarımları var.

Sit-com tarzı aile dizilerini sevenlerin kitabı severek okuyabileceğini düşünüyorum.

Sevgiyle kalın...

15 Şubat 2017

Hasbihal


Merhaba sevgili okur. Aklıma gelen, gördüğüm, duyduğum ve yaşadığı bir kaç konuyu sizinle paylaşmak istiyorum.  

Youtuber Sude

Kendisinden daha dün akşam haberim oldu ama o kadar hızlı duyuldu ki artık benim bahsetmeme gerek kalmadı. Olsun, yine de kıyıda köşede duymayan vardır belki de. Kardeşimiz kendi kanalından oldukça samimi paylaşımlar yapıyor. Daha düne kadar az takipçisi olduğu için üzülüyormuş ama internet dünyası ona öyle bir destek verdi ki. Şimdi 50.000 den fazla takipçisi olan koskocaman bir youtuber. Siz anladınız konuyu, hadi bakayım. Haa, unutmadan abone ol tuşu üst menüde sağ tarafta. Yorum bırakmak içinse herhangi bir videoyu açarsanız altına yorum bırakabileceğiniz bir yer görürsünüz mutlaka. Sizleri seviyorum.


Reklam ile Tavsiye Arasındaki Uçurum

Üzerinden çok zaman geçmesinden dolayı kimin, nerede ve kaç kişi üzerinde yaptığını bilmediğim bir anketin sonucundan bahsetmek istiyorum. Eğer biri çevresine "şu marka malı kullandım ve çok memnun kaldım, size de tavsiye ederim" derse, çevresindekilerin yaklaşık %80 i o ürünü özellikle almasa bile karşılaştığında alıp deniyormuş. Ama aynı ürün için "şu marka malı kullandım ve çok memnun kaldım, kullanmak isteyene satabilirim" derse o ürünü deneyenlerin oranı %13 lere düşüyormuş. Buradaki etken alıcı hedef kitlenin reklamlara karşı ön yargılı yaklaşımıymış. 

Geçenlerde dikkatimi çekti. Artık büyük firmalarda reklamlarını tavsiyeymiş gibi göstermeye başladılar. Hatta kendilerini tavsiye ettirmeye çalışıyorlar. 


Bu reklamla birlikte bir otomobil firmasının da benzer kampanya yapmasıyla artık kitle pazarlamadan bireysel pazarlamaya doğru mu evriliyoruz diye düşünmüştüm. Ama hem ilgili hem de bilgili olduğum bir konu olmadığı için üzerinde durmamıştım. Taa ki konu bloglara yansıyana kadar. Özgün ve gelişmiş bloglar aracılığı ile tanıtım yazısı yazdırarak reklam yaptırıyorlar. Buraya kadar olan kısmını zaten biliyordum. Özellikle hit almak istediğiniz bir web siteniz varsa tanıtım yazısı en etkili yöntemdir. Dudağımı uçuklatan kısmı ise reklam verenin ödediği bedel. Meğer özgün blog yazmak ne kadar değerli bir şeymiş... Yanlış anlaşılmasın, blog yazarları sadece tavsiyede bulunsun reklam almasın demiyorum,  ama okurunu da hayal kırıklığına uğratmasın istiyorum.

Barış Tuna' nın Hediye Ettiği Kitapları Geri İstemesi

Blogumu takip edenler hatırlar etmeyenlere de kısa bir özet geçelim. Zamanın birinde Blog Sözlük kitap inceleme ve tanıtım etkinliği düzenledi. Bu etkinliğe katılan bloglardan on tanesine Barış Tuna tarafından Cennette Uzun Bir Kış Kitabı Hediye edilecekti. Etkinliğe katıldım, kitap yazarından imzalı olarak tarafıma geldi, okudum ve blogumda olabildiğince objektif bir şekilde yorumladım. Pişkin pişkin ben zaten biliyordum demek istemiyorum ama kitabın hem kalın hem de zor olmasından dolayı hemen okunamayacağını hissetmiştim. 

Neyse benden sonra Büşra'da blogunda yorumlamış. Yazarımız Büşra'nın yorumunun içinde geçen  " beyin bulantısı, çarpık ilişkiler, ıyy"  gibi ifadelere fazlasıyla bozulmuş. Aslında Büşra'nın yorumunu ben de okumuştum. Romanın genel anlamda okunabileceğini ama özellikle cinsel içerikli konuların dışarıdan anlatılması gerektiği eleştirisinde bulunmuş. Burada haklı mı haksız mı tartışmasını yapmak bile bloggere saygısızlık olması gerekirken, yazarımız Büşra'nın yaşam biçimi ve dini hassasiyetlerinden kaynaklanan eleştirilerini kabul edemeyeceğini söyleyerek bloglardan beklentisinin kalmadığı gerekçesiyle kitaplarını geri istemiş. Şaka gibi. Olayı daha detaylarıyla okumak isteyen meraklı okurlarım buyursunlar. TIKLAYIN Bu arada hikaye de geçen shed510 yani iyi çocuk benim.

Bu olaya özellikle yeni nesil şaşırmış olabilir. Ama biz 90 ların çocukları olarak alışığız. Mesela Top oynayacaksanız topun sahibi çocuk oyunu çok kötü oynasa bile oyuna alınırdı. Ve o çocuk küser de oynamıyom verin topumu derse oyun biterdi. El mahkum, oyun bitti. Barış beyin kitabını göndereceğiz :)

Blog Sözlüğün sahibi Sezer Bey konuyla ilgili özür içerikli mail atmış. Kendisine inceliğinden ve düşünceli tavrından dolayı teşekkür ediyorum. Seviliyorsunuz Sezer Bey.

Buraya kadar okuyan sevgili okur sana da kocaman sevgiler.

Yüzünüzden tebessüm eksik olmasın...

12 Şubat 2017

SEO Çalışması Olarak Google Trend Kullanımı

Blog dünyasında özellikle de kişisel bloglarda arzulanan her yazarın kendi okuyucu kitlesini oluşturmasıdır. Özgün olmalı, yaşadığı, okuduğu, gezdiği yani tecrübe ettiği ne varsa paylaşmalı aynı konuya ilgi duyan okuyucu kitlesi de bu tecrübeden faydalanmalıdır. Tam da bu nedenle kitap blogları, yemek blogları veya gezi blogları kendi aralarında çok daha fazla etkileşimlidir. İşte burada özgünlük ve etkileşimlilik gibi konulardaki başarınızın yanında blogunuzu sosyal medyada desteklediğiniz kadar da blogunuza gelen hit sayısı artacaktır.  Blogların genel anlamda izlediği strateji budur ve doğrudur.

Peki kendi tecrübelerimizin başkalarının arayışı olmasını beklemek yerine başkalarının arayışlarını tecrübe etsek nasıl olurdu? Daha somut bir şekilde anlatayım. İnsanların aradıkları her neyse onu bloguma nasıl taşıyabilirim? Tam da bunun için google, Google Trend uygulamasını oluşturmuş.  

 

Google Trend anlık olarak kullanıcıların google' de en çok ne aradığını gösteren bir uygulamadır. En çok arananlar görseline canlı olarak görmek için BURAYA tıklayabilirsiniz. Şimdi yapmanız gereken tespit ettiğiniz en çok aranan kelimeleri analiz ederek sitenize ya da blogunuza o konuda içerik girmek olacaktır. 

Trendleri incelediğinizde spor, dış politika, dizi, sağlık gibi çok geniş perspektif içerdiğini göreceksiniz. Bu kadar geniş alanda yayın yapmak web siteleri için kabul edilebilir ama özellikle blogları saçma sapan bir noktaya getirebilir. Bunun için arama trendlerini filtreleyerek aratabilirsiniz. 

 

BURAYA tıklarsanız yukarıdaki sayfaya ulaşabilirsiniz. Türkiye yerine istediğiniz başka bir ülkeyi, 7 günden az olmamak şartıyla istediğiniz zaman aralığını seçebilir, kategori sınırlaması yaparak da kendi alanınıza uygun trendleri keşfedebilirsiniz. Bu konuya ne kadar takipçi olur ve hızlı davranırsanız google' de ziyaretçi gönderme konusunda o kadar cömert davranacaktır. Tabi ki sosyal medyayı da yabana atmıyoruz. 

Son söz olarak, özellikle web sitesi olan ya da web sitesi tarzında her konuda araştırma yaparak temel bilgiler vermeye çalışan blogların yapması gereken bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Bloga çok daha fazla organik ziyaretçi (dikkat edin takipçi değil) çekecektir. Ama kişisel blogların bu trendlerden faydalanarak bloglarını yüzeysel içeriklerle doldurmaları da takipçilerini rahatsız edecektir.

En büyük başarıların sizin olması dileğiyle...

Sevgiyle kalın

11 Şubat 2017

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku - İlhami Algör

Kitabı, Kitap Güneşim'in blogunda yaptığı paylaşımla fark ettim. İlginç olansa topu topu 59 sayfalık bir kitaptan uzun metrajlı bir film yapılmış olmasıydı. Üstelik oyuncu kadrosu da kuvvetli olan bir film. Erdal Beşikçioğlu var,  Sezin Akbaşoğulları var, Derya Alabora var. Yani oyuncular kaliteliyse film güzeldir, film güzelse de kitabı okunasıdır. Yaptığım çıkarıma bakar mısınız... Hadi bir de itirafta bulunayım. İş yoğunluğumun boğulma hissi yarattığı bu dönemde haftalık kitap okuma hedefim için süper oldu. Yeme de yanında yat derler ya o derece.



Kitap olay örgüsünün anlaşılmaz olduğu konusunda eleştirilmiş. Acaba bu adam ne yaşadı veya yaşayacak öngörüsüyle bakan okur hikayenin başlarındaki anlatımdan oldukça sıkılacaktır. Neden olduğunu bilmeden sürekli dertlenen kahraman portresiyle karşılaşacaktır. Ama okur kahramanımızın yaşadığından çok iç dünyasıyla empati kurmaya çalışırsa hikaye daha da lezzetlenecektir. Düşünün, işinden kovulmuş film montajcısısınız. Hayatınızda da ona aşktan çok hayranlık duyduğunuz mükemmelliyetçi bir kadın var. Kadına yetemediğinizi ve günün birinde terk edileceğinizi iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Tüm bunlara rağmen yazılarınızı ilk bu kadına okutuyorsunuz ve her seferinde beğenilmiyorsunuz. Son olarak çok güzel bir hikaye yazdığınıza inanıyorsunuz ama bu kez de yine beğenilmeme endişesiyle Müzeyyen'e okutmaktan korkuyorsunuz. Ezildikçe ezilen, işte böyle bir psikolojideki adamın iç dünyası ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. 

Uzun zamandır film izleyemiyorum ve kitabın filmi de izleyemediklerimin arasında. Her ne kadar oyuncu kadrosu beni izleyin dese de hiç film izleme havamda değilim. O nedenle filmden bahsedemiyorum. Belki izleyen birileri yorumda bahseder.

Sevgiyle kalın... 

8 Şubat 2017

Dünya Düz Olabilir mi?

Öncelikle ciddiyim. Daha doğrusu ciddi bir konu. Ben de ilk duyduğumda hadi canım sende olur mu öyle şey durumu yaşadım. Lütfen okuyun.

Daha son okuduğum Beynin Gizli Hayatı kitabının ilk bölümünde Galileo' nun neden yakılarak öldürüldüğünü anlatmaya çalışmıştım. Ancak sizi bir önceki yayına kadar yormamak için kısaca tekrar özetleyeyim. Galileo jüpiterin uydusu olduğunu keşfetmiş, bu keşifle beraber dünya da dahil tüm gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü açıklamıştı. Uzatmayayım, yani bu gün bildiğimiz evrene benzer açıklamalarda bulunmuş. Ama o gün dünyanın düz olduğunu ve gökyüzünde gördüğümüz ne varsa dünyanın etrafında döndüğüne yani çok önemli olduğuna inanan insanlık kainattaki belki de binlerce gezegenden sadece biri olduğu şokunu kaldıramamış. Bu durum Galileo'nun sonu olmuş. Sonradan anlaşıldığı kadarıyla da bilim Galileo'yu doğrulamış. Peki gerçekten öyle mi? Ya bize uzay hakkındaki en geniş bilgileri veren NASA kendi kurgusunu ya da tahminini mutlak doğru olarak yansıtıyorsa?

Bu konuyla ilgili bir kaç gün önce Düz Dünya Teorisi diye bir kavramla karşılaştım. Önce deli saçması gibi geldi. Sonrasında öğrenciler için münazara konusu olabileceğini düşündüm. Ama adamlar bu duruma gerçekten inanıyorlar ve kanıtlar sunuyorlar. İnsanlığın büyük bir aldatmacanın içinde olduğunu düşünüyorlar. 


Bu teorinin öncülüğünü The Flat Eart Society-TIKLAYIN isimli bir kuruluş yapıyor ve gerçek dünya haritasının Birleşmiş Milletler Ambleminin içindeki harita olduğunu savunuyorlar. Tabi ki bu harita yerkürenin sadece keşfedilen bir kısmını oluşturuyor. Bu haritanın gerçek dünya haritasının düzleştirilmiş hali olduğunu düşünebilirsiniz ama teoriye göre tam tersi. Yani insanlık düz olan dünya haritasını küreye çevirmiş.


Aslında güneş sanıldığı kadar büyük değil, dünyaya çok daha yakın ve ay ile birlikte dünyanın üzerinde dönüyor. Güneş ışığı da dünyanın sadece yarısını aydınlatabilecek güçte. Böylelikle gece ve gündüz oluşuyor. Aynen yukarıdaki simülasyon gibi. Antartika kıtası ise aslında dünyanın çevresini saran ve güneşin eritemediği buzul tabakası. Ve 50 den fazla ülkenin imzaladığı Antartika antlaşmasına göre, Antartika kimsenin toprağı değil ayrıca üzerinde askeri ya da sivil uçuş kesinlikle yasak. Galileo'nun geminin uzaklaştıkça gözden kaybolmasını ise ufuk çizgisiyle açıklıyorlar. Yani gemi gerçekten eğimden dolayı kaybolsaydı dürbünle bakıldığında da görünmemesi gerekirdi diyorlar.


Konuyu fazla uzatmayayım. Son olarak 1907 yılında yayımlanan Budistlerin Dünya Haritasını bırakıyorum buraya. Yani diyor ki buzulların diğer tarafında keşfedilmemiş kıtalar da olabilir. Yani sonsuz düzlem.

Aklınızda mümkün değil ama teorinin ayrıntısını merak ettim düşüncesi oluştuysa şu videoyu da izleyin. Hemen söyleyeyim, bu video anlaşılır şekilde bulabildiğim en kısa videodur. Youtube de çok daha uzunları var.



Son söz; Öncelikle dünyanın düz olduğunu iddia etmiyorum. Ama teoride yabana atılmayacak iddialar var. Teoriye göre şu ana kadar mevsimlerin ve ekinoks (en uzun gece ve gündüz) olayının nasıl olduğunu anlayamadım. Bunun yanında NASA' nın 1970 li yıllarda Ay'a gittiği konusunda ciddi şüphelerim var. 

Eee bir kaç gündür benim kafam karışık geziyorum, konuyu buraya bırakayım da biraz da siz düşünün :)

Not: konuyu gerçek hayattaki çevrenize anlatmayın, delirmişsiniz gibi bakıyorlar size. Tecrübeyle sabittir..

İlimle ve bilimle kalın. Sevgiler...

4 Şubat 2017

Beynin Gizli Hayatı - David Eagleman


Kadın Beyni kitabını okuduktan sonra youtuberlerin arasında gezinirken yukarıda gördüğünüz video ile karşılaştım. Kitabın yine beyinle ilgili olması ve youtuberin kitabın içeriği hakkında verdiği ilginç örnekler merakımı artırdı. Bu kez beynin insan duyguları üzerindeki etkisinden çok çevreyi algılayışımız üzerindeki rolünü irdelemek farklı bir deneyim olabilir düşüncesiyle beyin üzerine yazılmış ikinci kitabı hemen okumaya başladım.

Taa eskilerde insanlık dünyayı düz bir tepsi gibi sanıyormuş. Sonraları Kopernik dünyanın yuvarlak olduğu üzerine çalışmalar yapmış. İnsan beyninin algısını ise Galileo diye bir adam paramparça etmiş. Araştırmaları sırasında Jüpiterin etrafında dönen uyduların olduğunu keşfetmiş. Bu keşif tam bir yıkım olmuş. O tarihe kadar gökyüzünde görünen ne varsa dünyanın etrafında yani bizim etrafımızda dönüyor algısı varmış. Düşünün merkezde biz varmışız. Yani en önemli varlık bizmişiz. O tarihlerdeki bilim adamları ise dairesel döngüde tek bir merkezin olabileceğini düşünüyorlarmış. Yani dünya güneşin etrafında dönüyorsa, dünyanın uydusu ay'ın hem dünyanın etrafında hem de güneşin etrafında dönmesi olanaksızmış çünkü bunun için iki tane merkez olması gerekirmiş. Ve sonuçta Galileo çalışmalarıyla insanı merkezdeki bu makamından ettiği hatta aşağıladığı için yakılarak öldürülmüş. Önünde saygıyla eğiliyorum. Daha sonraları anlaşıldı ki dünya güneşin, güneşte samanyolu galaksisinin etrafında dönüp duruyormuş. Daha bitmedi. Bu gün bilindiği kadarıyla evrenin sınırları on beş milyar ışık yılı uzaklıkta. Şöyle anlatayım, evrenin bir ucuna gidip bulunduğumuz yere baksanız dünyayı saymıyorum, güneşi de unutun samanyolu galaksisini bile nokta büyüklüğünde görürsünüz. Bahsettiğim bu büyüklük ise şu ana kadar yapılan araştırmalardan elde edilen verilerle bulunan büyüklük. Belki de gerçek evrenin içinde bir nokta dahi olmayabilir. Tahmin ettiğimiz en son büyüklüğün içindeki sır ise beynimizdeki sırrın ancak küçük bir bölümünü oluşturuyor. 

Kitabın evreni bu kadar anlatmasının da bir nedeni var. Her şeyin kendi etrafında döndüğünü düşünen egosu yüksek insan beyni zamanla öğrendiği gerçeklerle bir takım hayal kırıklıkları yaşıyor. Ama bilimin doğruluğunda ilerliyor ve bu duruma uyum sağlıyor. Dolayısıyla atalarımızın yaşadığı bu bilişsel sürecin kalıntıları da taa bize kadar uzanıyor. Yanlış anlaşılmasın sadece evren konusunda değil yaşadığı her şeyi bize aktarıyor. Beyin bu kalıtsal süreçle birlikte çevreden de edindiği bir takım bilgileri bize çaktırmadan arşivine atıyor. Daha da kötüsü yeri geldiğinde yine bize çaktırmadan bu bilgileri kullanıyor. Fark ettiniz mi bilmiyorum ama aynı bedenin içindeki iki tane bizden bahsediyorum. Biri bilinçli olarak bedeni kontrol ederken diğeri çaktırmadan kararlarımızı etkiliyor. Biraz daha açayım konuyu. Bir şeyi ilk öğrenme sürecinde bedenimiz beynimizin kontrolünde hareket ediyor. Mesela ilk yürümeyi öğrenirken kalça, diz kapağı ve ayak bileği kaslarımıza odaklanıyoruz. Öğrenme aşamasında da japon yapımı robotlar gibi pati pati yürüyoruz. Ama öğrenim tamamlandıktan sonra bu konu artık arşive atılıyor ve otomatikleşiyor. Beyin bu eylemi tekrarlarken düşünme ihtiyacı hissetmiyor. Düşünsenize, her yürüyüşünüzde beyniniz kaslarınıza emir vererek hareket ettirmeye kalktığını... Hadi biz yine iyiyiz de ya kırk ayak napsın. 

Beynimizin bizden habersiz aldığı kararlara bir kaç örnek verelim. Mesela insanların açık tenli insanlardan daha çabuk etkilenmesinin nedeni hastalık belirtilerini daha kolay göstermeleriymiş. Beynimiz koyu tenli insanlarda ten renginin hastalığı gizleyebileceği endişesi taşıyormuş. İkincisi ise hemen verilecek ödüle karşı bedeli sonra isteniyorsa beyin bunu hemen kabul ediyormuş. Hatta bu durumu fark eden üniversitelerden biri öğrencilerine öldüklerinde cesetlerini üniversiteye bağışlama karşılığında 500 dolar teklif etmiş. Ödülün hemen olması ödenecek bedelin ise uzak bir gelecek gibi görünmesi bir çok öğrenciyi etkilemiş. Dikkat edin bu günlerde ekranlarda dönen eviniz hemen alın 20 yılda ödeyin reklamları da aynı şekilde bilinçaltımıza yönelik mesajlar içerir. Sadece bu kadar mı? Bilinçaltınızın ırkçı olup olmadığını, sizi nasıl yanılttığını, bazı gözlemlerini size fark ettirmeden nasıl öğrendiğini ve daha bir sürü şeyi bulacaksınız bu kitapta.

Olayın bir de adli boyutu var. Uyur gezer biri uyurken cinayet işlerse ne olur? Hatta tarihte beynindeki ur nedeniyle hiç tanımadığı 13 kişiyi, çok sevdiği eşini ve annesini öldüren Charles Whitman vakası var ki mutlaka okumalısınız.  

Sonra Kasparov ve bilgisayarın santranç oyunu, yapay zekanın neden geliştirilemediği, beyindeki hasarların insan davranışı üzerindeki etkileri gibi ufkunuzu açacak bir çok konu var.

Son söz; beynimiz anlaşılabilecek kadar basit olsaydı onu anlayabilecek zekaya sahip olamazdık. Ve kapanış Nil Karaibrahimgil' de...


Bu yazıyı buraya kadar okumayı başardıysanız öncelikle sizi sabrınızdan dolayı tebrik ediyorum ve bir kez de sizin önünüzde eğiliyorum. Sonrasında ise çok fazla ayrıntı vermişim gibi algılanmak istemem çünkü konuya biraz olsun merakınız varsa ufkunuzu açacak daha bir çok konuyla karşılaşacaksınız.

Sevgiyle kalın...