19 Ağustos 2017

Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş


Bazı yazarlar olayları bazıları ise duyguları anlatır. Hasan Ali Toptaş duyguları anlatmayı seçenlerden. 

Yolda yürürken, parkta gezinirken ya da bir bankta otururken gördükleriyle sizi çok uzaklara götürebilir. Bu yolculuk kimi zaman zihinsel kimi zamanda duygusal araçlarla yapılır. Sayfaları çevirirken takım elbiseli adamın, oynayan çocukların, ayakkabı boyacısının, çöp toplayıcısının ya da eli yüzü kir içindeki dilencinin iç dünyasına girer, neler yaşadıklarını hayal edebilirsiniz. Ya da zar zor ayakta durmaya çalışan köhne bir gecekondunun yerinde yıllaaar yıllar önce hangi büyük komutanların, hangi cesur savaşçıların neler için can verdiğini düşünür de şaşar kalırsınız. Ve her şey bir anda anlamsızlaşıverir.  Yazar olay anlatmaz. Bir şeyler yaşanır gibidir, Alaaddin isimli biri aranır gibidir ama çok silik. Aynı anlatıdaki karakterler gibi. Var gibi ama aslında yok. Gerçeklerle hayali, duygularla düşünceleri iç içe geçmiş yalnızlığın zihninde yolculuktur aslında yapılan.

Kitap okumanın da zamanı olduğuna inananlardanım. Okuduğunuz kitabın etkisi sizin hazır olduğunuz kadardır. Öncesinde edindiğiniz okuma alışkanlıklarınız, bilgi ve birikiminizin yanında o anki duygusal durumunuzun da kitaba hazır olması gerekir. Eğer bu senkronizasyonu sağlayabilirseniz "yeme de yanında yat" mükemmelliğine erişebilirsiniz.

Duygusal bir yolculuğa çıkacak hazırlıkta olmamama rağmen Hasan Ali Toptaş ile tanışmış olmak için okudum kitabı. Okurken sıkılmadım. Akıcı bir dili var. Duygusal ve düşünsel yolculuklar da olabildiğince öğretici.

Keyifli okumalar.   

16 Ağustos 2017

Yılanı Öldürseler - Yaşar Kemal


Törelerin her şeyden üstün olduğu yerler, yöreler vardır. Törenin yanında kanun, nizam hak getire... Yaşar Kemal'in Yılanı Öldürseler hikayesi de işte böyle bir yerde, Osmaniye'nin Hemite köyünde geçer. 

Köyde güzeller güzeli Esme isminde bir kız varmış. Ona bir bakan bir daha bakmak ister, gözünü alamayan her delikanlı hemen aşık oluverirmiş. Esme de köyün eşkıya delikanlılarından Abbas'a kaptırmış gönlünü. İki sevgili gizlice aşklarını yaşarken günün birinde Abbas, Esme'si için birini öldürür. Tam on bir yıl hapis cezası alır. Fırsat bu fırsat... Köyün gençlerinden Halil de yedi arkadaşıyla birlikte Esme'yi kaçırır ve ırzına geçer. Esme o kara günden sonra bir yıl, taaaa ki oğlu Hasan doğana kadar lal olur, kimseyle konuşmaz. Halil'in anası "zorla güzellik olmaz, bırak bu kızı dese" de Halil bırakmaz. Aradan tam on bir yıl geçer, Abbas tekrar köye gelir. İki aşık kaldıkları yerden devam ederler. Ama işler yine karışır. Bir akşam Abbas, Esme'nin evini basar ve yer sofrasında oturan Halil'i öldürür. Tabi ki Halil'in akrabaları da köylüden destek alarak köyün yakının da Abbas'ı yakalayarak öldürürler. 

Köyde herkes Halil'i Esme'nin öldürttüğüne inanmaktadır. Töre gereği Esme öldürülmelidir. Hasan daha küçüktür ama amcası Ali' de Esme gibi bir güzelliği öldürmeye kıyamaz. Esme'yi öldürecek kişi bulunamayınca herkes küçücük Hasan'ın üzerine gelmeye başlar. Tüm köylü Halil'in kanı yerde kaldığı için mezarında rahat uyuyamadığını, zebanilerin onu kedi, köpek, kertenkele, yılan kılıklarına sokarak eziyet ettiğini söylemeye başlar. Halil hortlak olmuş, Esme öldürülmezse kıyamete kadar hortlak olarak kalacaktır. O küçücük Hasan 9 yaşına geldiğinde artık baskılara dayanamaz ve leğende yıkanan anasını tabancayla öldürür. Tüm hayatı boyunca da bu acıyla yaşamak zorunda kalır.

Çocukluğumuzda izlediğimiz Türk filmleri gibi kitap. Hatta Türkan Şoray'ın başrolünü oynadığı filmi de çekilmiş. Ama benim söylemek istediğim, bir dönem klasikleşen "babanın ganını yerde koma oğul" repliklerin kitabın ağırlığını oluşturmasıydı. O kadar çok ki. İnanın Hasan'a yapılan baskı size yapılsa kanser olurdunuz. 

Kitabın bu kadar etkileyici olmasının nedeni de kaleminin gücü olsa gerek. Eee kalemi tutan el Yaşar Kemal olunca...

Keyifli okumalar...

13 Ağustos 2017

Müfettiş - Gogol


Müfettiş, Blog sözlük Kitap Okuma Grubu'nun bu ay içinde okumayı planladığı 15. kitabı. Acaba ne okusam arayışı içindeyken imdadıma yetişti. Böylece ilk kez komedya türünde bir piyes okudum. 

Hikayemiz Rusya'nın içlerinde, yozlaşmanın nirvanasını yaşayan bir ilçe de geçiyor. İlçenin kaymakamı, bulunduğu makama basamakları teker teker tırmanarak çıkan, güç peşinde koşan, orta yaşın son demlerini yaşayan biridir. Karısı ve kızı ise lüks peşinde koşan tiplerden. Hakim derseniz av meraklısı, özellikle av konusunda gelen rüşvetlere hayır diyemeyecek birisi. Artık hayal edin canım, kimsesizleri koruma kurumu müdüründen tutun postane müdürüne hatta ilçede ki iş adamlarına kadar herkeste var bir bozukluk. 

Günlerden bir gün kaymakamın eski dostlarından biri, gizli bir müfettişin ilçesini denetlemek için görevlendirildiği haberini uçurur. Kaymakam tutuşur ve ilçenin bürokratlarına o müfettişin bulunması, gerekirse rüşvet verilerek ikna edilmesi talimatını verir. Kısa bir araştırmadan sonra üç- dört gündür otelde uşağı ile beraber konaklayan İvan Aleksandroviç Hlestakov'un gizli müfettiş olduğuna karar verirler. Oysa Hlestakov yolculuğu sırasında parasını har vurup harman savurduğu için sıfırı tüketmiş, cebinde yemek parası dahi kalmayan sıradan bir memurdur. Kaymakam, gizli müfettişi (!) virane otelden kurtararak kendi konağına alır. Bir an olsun hürmet eksik edilmez. Hlestakov ise önce kendisine duyulan ilgiye şaşırır ancak daha sonra alışarak ilçenin ileri gelenlerini yolmaya başlar. Herkesten borç adı altında para alır. Özellikle içkili olduğu zamanlarda kendini olduğundan büyük anlatır. Kaymakamın konağında kaymakamın kızı ve eşi ile de yakınlaşır. Zavallı kaymakam başına talih kuşu konduğunu zannederek havalara uçmaktadır... 

Son kısımda Gogol, oyunu sahnelendikten sonra gelen eleştirilere kendisi cevap vermek yerine oyuna ek yazarak oyuncular aracılığıyla cevap vermiş. Bana çok zekice geldi. En son yaptığı ek ile de oyunu sahneleyen sanatçıların karakterleri anlayamadığından yakınarak ayrıntılı bir karakter analizi yapmış. Mesela oyuncuların  Hlestakov' u başta saf ancak sonraları fırsattan istifade eden bir yalancıymış gibi oynadıklarını (okurken ben de öyle hayal etmiştim) oysa Hlestakov' un çıkarcı biri olmadığını, çevresine zararı olmayan bol keseden atan ama hiç bir zaman yalan söyleme amacında olmayan biri olarak oynanması gerektiğini yazmış.

İlk kez bir oyun okuyorum ve nasıl eleştirilir bilmiyorum açıkçası. Ancak şunu söyleyebilirim. Roman okurken hikayenin karakterlerini zihninizde daha özgür canlandırabiliyor ve hikayenin içinde olabiliyorsunuz. Anlatı ile özdeşleşemeseniz bile sizinde bulunduğunuz bir ortamda yaşanan olaylara tanık oluyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Ama oyun öyle değil. Oyuncuların tipleri, karakterleri hatta kıyafetleri bile ayrıntılı bir şekilde tanımlanıyor. Sürekli diyalog okuyorsunuz ve arada bir perde kapanıyor, sahne arkasından sesler geliyor. Bu durum olayı değil oyuncuları izlediğinizi hatırlamanıza neden oluyor.

Sonuç olarak okumaktan keyif aldım. Bana piyesin de okunabileceğini gösterdi. Eğer siz de daha önce hiç piyes okumadıysanız Gogol' un Müfettiş' inden başlayabilirsiniz.

Sevgiler.

5 Ağustos 2017

İttihat ve Terakki Cemiyeti - Kazım Karabekir


Kazım Karabekir Paşa'nın anılarını okumak isterken dönüp dolaşıp yine II. Abdülhamid' e geldim. Özellikle kendisini sağcı olarak tanımlayan kesim tarafından üzerine toz kondurulmayan, ileri görüşlülüğü ve zekasıyla hasta adamın ölümünü 33 yıl erteleyen lider.

1876 yılında amcası Abdülaziz tahttan indirildikten hemen sonra şüpheli bir şekilde ölür. Bu ölüm sonrasında abisi V. Murat tahta çıkar ancak 3 ay gibi kısa bir süre sonra ruhsal bunalıma girdiği gerekçesi ile o da tahttan indirilir. Bu olay sonrasında II. Abdülhamid taht değişimlerinde büyük etkisi olan Mithat Paşa ile Meşruti yönetimi ilan edeceği konusunda anlaşarak tahta çıkar. İlk iş olarak da Mithat Paşa'yı sadrazam yapar ancak 2 yıl sonra Kanuni Esasi' nin kendisine verdiği yetki ile Kanuni Esasi' yi rafa kaldırır ve Mithat Paşa'yı sürgüne gönderir. Bu tarihten sonra da istibdat dönemi olarak tanımlanan tek adam yönetimi başlar.

Kazım Karabekir Paşa işte bu istibdat yönetiminden başlayarak 31 Mart olayına kadar olan kısmı anlatıyor hatıralarında. Daha harp okuluna girmeden abisinin evlerine gizlice getirdiği kitaplardan II. Abdülhamid' e karşı yapılan gizli faaliyetlerden ve bu işin ne kadar tehlikeli olduğundan haberdar oluyor. Ancak abisinin telkinleri ile hiç bir faaliyete katılmıyor. Harp okuluna girdikten sonra ise kendisi gibi padişah karşıtları ile yakınlaşmaya başlıyor ve merkezi Selanikte bulunan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyetine giriyor. Harp okulunu ve Kurmay okulunu birincilikle bitiriyor. Sonrasında bir kaç arkadaşı ile birlikte cemiyetin İstanbul Şubesini açıyorlar. Güvenilir kişileri yemin usulü ile Cemiyete almaya karar veriyorlar. Katılmayı kabul eden kişilerin gözleri bağlanarak bilemeyeceği bir yere götürüyor, orada yemin töreni düzenleniyor ve tekrar gözleri bağlanarak mekandan uzaklaştırılıyorlar. Böylece her yerde bulunan II. Abdülhamid'in fedailerine yakalanmıyorlar. Bir süre sonra da Karabekir Paşa'nın emrinde cemiyetin fedai birliğini kuruyorlar.

Cemiyetin gizlilik yöntemlerini ve yemin usullerini tüm ayrıntılarıyla bu sayfada anlatmak mümkün değil. Ancak hatıratlardan Karabekir Paşa'nın II. Abdülhamid'i, Yıldız sarayına kapanmış, zorba, güvenilmez ve cahil biri olarak tanımladığını görüyoruz. Hatta padişahın tahttan indirilmesi gerektiğini düşünüyor. Ancak sonrasında II.Abdülhamid'e suikast düzenlemenin hem kendileri hem de cemiyeti için kötü sonuçları olabileceğini düşünerek vazgeçiyor. Asker kimliği ile yaptığı gezilerde Bulgarlar başta olmak üzere tüm grupların padişahın öldürülmesi ya da kendiliğinden ölümü sonrası için yoğun bir hazırlık içinde olduklarını ancak Türklerin herhangi bir hazırlığı olmadığını fark ediyor. Karabekir' in tespitlerine göre askerin elindeki silahlar eski, asker perişandır. Rüşvet her yerde alıp başını gitmiştir. Karabekir Paşa artık ordunun her biriminden güvendiği kişileri cemiyete alarak askeriye içinde yapılanmaya başlar.

II. Abdülhamid sarayının dibinde kendisine karşı gizli yapılanma olduğunu anladığında iş işten geçmiştir. Öyle ki Cemiyetin Selanik merkezinden gelerek padişahla görüşen heyet, Padişahın amcası gibi azledilerek öldürülmekten korktuğunu söylemektedir. Tarihler 23 Temmuz 1908' i gösterdiğinde 2. Meşrutiyet ilan edilir. Padişahın hafiyeleri 2. Meşrutiyeti padişahın lütfettiği propagandasını yayarken, İttihat ve terakkiciler ise bunun kendilerinin başarısı olduğu propagandasını yapmaktadır. Karabekir Paşa ise II. Abdülhamid' e kesinlikle güvenilmemesi gerektiğini, Padişahın gücü ele geçirince ilk fırsatta 1. Meşrutiyette olduğu gibi tekrar istibdat yönetimine geçeceğini savunmaktadır.

31 Mart Olayı - Yıldız Sarayı Çalışanları Tutuklanıyor

Tarihler 13 Nisan 1909 u (31 Mart 1325) gösterdiğinde gerici bir ayaklanma başlamış, Edirne'den hareket eden Karabekir Paşa Topçu kışlasını teslim almıştır.

Son söz; tarihi hatıratlardan okumak olayın tarafının neler düşündüğünü daha iyi anlamayı sağlıyor. Mesela Mustafa Armağan' ın Abdülhamid' in Kurtlarla Dansı kitabında anlatılan kurtlardan bazılarının milli mücadele kahramanlarından olduğunu öğreniyoruz ve kusursuz padişah profili sönüveriyor.

Eğer yakın tarihimize meraklıysanız bol dipnotlu ve ayrıntılı bir İttihat ve Terakki cemiyeti sizi bekliyor demektir. Üstelik neredeyse atılan her adımın kayda alındığı, isimlerin ve mekanların açık açık yazıldığı yakın tarih kitabı.

Keyifli okumalar...

24 Temmuz 2017

Sevdalinka - Ayşe Kulin


Tarihler 1992 yılını gösterdiğinde Avrupa'nın göbeğinde, herkesin gözü önünde bir millete sadece dinlerinden dolayı soykırım uygulanıyordu. Tarihler 1996 yılını gösterdiğinde  1.600' ü çocuk 10.600 Boşnak hayatını kaybetmişti.

Aslında Sevdalinka, Boşnakça'da aşk şarkıları anlamına gelir. Ancak Ayşe Kulin, yaşanan acıları belgesel netliğinde anlattığı romanına da bu ismi uygun görmüş. Zaten tüm insanlığın televizyonlardan canlı yayında izlediği soykırımın iç yüzünü, tüm gerçekliğiyle ama kurgusal karakterler üzerinden anlatarak ölümsüzleştirmiş. 

Romanda yaşanan olayların kronolojik sırası bulunmuyor. Hikayemiz gazeteci Nimeta'nın ailesi ve yasak aşkı etrafında şekillenirken savaş çanlarının sesi de giderek yükselmektedir. Sonra birden göz göre göre gelen savaş çanlarının umursanmadığı dönemlerden 1190 lara, Hırvatların, Sırpların ve Boşnakların kökenlerine iniveriyoruz. Aynı ırktan gelen ve sevdalarıyla iç içe geçmiş üç milleti anlamaya çalışıyoruz. Boşnakların müslüman oluş serüvenlerini ve inatçılıklarını öğreniyoruz. Tekrar 1992' li yıllara döndüğümüzde yazarın tüm çıplaklığı ve ayrıntılarıyla anlattığı, ihtiyarların gözü önünde tecavüz edilip öldürülen 4 yaşındaki çocukları, kendi mezarlarını kazmak zorunda olan gençleri okuyunca kan beynimize sıçrıyor. İnsan, insanlıktan çıkınca ne kadar da canavarlaşıveriyormuş meğer. 

Sevdalinka, soykırımın boyutunu anlamak isteyen herkesin okuması gereken bir kitap. 

Son söz olarak, tüm gücüyle ülkesini ve halkını savaşlardan uzak tutmaya çalışan, çiçekli bahçelerinde sevdalinkaların söylendiği bir ülke hayali kuran unutulmaz lider Aliya İzzetbeğoviç' i de rahmet ve saygıyla anıyorum.

Unutmayın, bu kitap okunacak...

23 Temmuz 2017

Yarı Yıl Raporu ( Mid-Year Book Freakout 2017)

Yarı Yıl Raporu ( Mid-Year Book Freakout 2017)
Blog aleminde Mid Year Book Freak Out etkinliği varmış. Ben de bu sene esseve rin' in blogunda beni mimlemesiyle öğrendim. Aslında esseve blogunda etkinlik hakkında yeterli bilgiyi vermiş ama ben bu yazıdan başka bir yazıya gitmeye üşenirim diyenler için kısaca özetleyeyim. Etkinlik yıl ortasında yapılan ve 15 soru ile o yılın enlerini belirlemeye yarıyormuş. Şöyle ki blogunuza hasbelkader yolu düşen kitap severlere tavsiye listesi oluşturmak için mükemmel bir yol bence. Her ne şekilde olursa olsun kendine okuma listesi oluşturmak isteyenlere yol gösterebiliyorsak ne mutlu bize...



1- Şu ana kadar okuduğun en güzel kitap?

Karar vermekte çok zorlansam da tercihimi Alper Aksoy'un Kutlu Töre' sinden yana kullanıyorum. Kitapta bir Türk için örf, adet ve töre'nin ne kadar önemli olduğunu okurken, milliyetçilik duygularınız kabaracak ve özünüze dönme isteğiyle dolup taşacaksınız.

2- Şu ana kadar okuduğun en iyi devam kitabı?

Seri kitaplar ben de alerji yapıyor, okuyamıyorum. Cevap veremediğim için üzgünüm.

3- Okumak istediğin ama henüz okuyamadığın yeni çıkan bir kitap?

Yılmaz Vural'ın İnadım İnat kitabı. Aslında kitaptan çok beklentim yok ama ilginç bir karakterin tecrübelerini okumak hem eğlenceli hem de öğretici olacaktır. Özellikle futbol severler ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır.

4- İkinci yarıda çıkmasını çok beklediğiniz bir kitap?

Yok.

5-  Sizi hayal kırıklığına uğratan bir kitap?

Buket Uzuner' den Balık İzlerinin Sesi kitabı. Çok kötü bir kitap olmamasına rağmen yazarın Kumral Ada Mavi Tuna kitabından fazlasıyla etkilenmem nedeniyle beklentimin altında kaldı. 

6- Sizi şaşırtan bir kitap?

Thomas Mann' ın bir Hint Efsanesini anlattığı Değişen Kafalar kitabı gayet güzeldi. Sorgulamaları ve paradokslarıyla fazlasıyla etkileyecektir.

7- Favori yeni yazarınız?

Yok

8- En yeni kurgusal aşkınız?

Yok

9- En yeni favori karakteriniz?

Michael Ende' nin Momo kitabındaki, kitaba ismini veren Momo karakteri. Masalsı bir çocuk kitabı gibi görünse de fazlasıyla ders verici, etkileyici bir karakter.

10- Sizi ağlatan kitap?

Biz ona ağlamak demeyelim ama Uğur Mumcu'nun, Gazi Paşa'ya Suikast kitabındaki anlatılara üzüldüm. 

11- Sizi mutlu eden kitap?

Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Bey ve Rakım Efendi kitabı eğlenceliydi. Tavsiye ederim.

12- En beğendiğiniz kitaptan uyarlanan film?

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

13- Bu yıl yazdığın favori kitap yorumun?

Yine Uğur Mumcu'nun Gazi Paşa'ya Suikast kitabı. Fazlasıyla etkilendim bu kitaptan.

14- Bu yıl satın aldığın en güzel kitap?

Sanırım Talat ve Fitnatın Aşkı

15- Yıl sonuna kadar neleri okumak istiyorsun?

Okuyabilirmiyim bilmiyorum ama Kazım Karabekir' in kendi yazdığı Hayatım ile İttihat ve Terakki kitaplarını merak ediyorum.

Yalnız soruları cevaplarken zorlandığımı hissettim. Kim hazırladıysa saygıyla selamlıyorum.

Sevgiler...

10 Temmuz 2017

Değişen Kafalar - Thomas Mann

İlk kez bir Hint Efsanesi okuyorum. Olaylar biraz sapkınca, duygularsa olabildiğince gururlu, pişmanlıklar içten ama her şey kaldığı yerden...  Gelin isterseniz üç arkadaşın kafa karıştıran efsanesine bir göz atalım.


Brahmanların yani soylu bir tüccar ailesinin oğludur Şridaman.  Nana ise Şridaman' a göre kast sisteminde daha alttadır ve bir demircinin oğludur. Hindistan'daki kast sisteminin aralarını bozamadığı iki dosttan bahsediyoruz. Bu arada okurumuz Şridaman'ı olabildiğince güzel yüzlü ama çelimsiz, yağlı ve biçimsiz vücutlu, aynı zamanda bilgili biri olarak, Nana' yı ise sivri burunlu ve biçimsiz yüzlü ancak her kadının hayal edeceği kaslı ve güçlü vücuda sahip biri olarak hayal etmelidir. 

Bu iki dost bir gün göl kenarında dinlenirken güzeller güzeli Şita'yı gölde yıkanırken görürler. Fazla uzatmayalım. Nana' da Şita'yı sevmesine rağmen Şridaman ile Şita'nın evlenmesine öncülük eder hatta her şeyi yapar. 

Aradan bir yıl kadar geçmiştir. Şita hamiledir ve ailesini görmek istemektedir. Şita'nın yetiştiği köye gitmek için Şridaman, Nana ve Şita uzun bir yola çıkar. Arabayı kullanan Nana yolu bilerek uzatmış bunu fark eden Şridaman ve Şita ise bu duruma sessiz kalmıştır. Yolda gördükleri bir tapınakta Şridaman dua etmek istediğini söyleyerek diğer ikilinin yanından ayrılır. Tapınakta dua ederken dostu ile sevgilisinin arasına girdiğini ve bu nedenle sevenlerin kavuşamadığını düşünerek eline aldığı bıçakla kendi boğazını keser. Bir insan kendi kafasını koparacak kadar nasıl kesebilir diye düşünebilir hatta inanmayabilirsiniz ama sevgi böyle bir şeydir işte. Dostunun geciktiğini düşünen Nana' da tapınağa gider ve korkunç manzarayla karşılaşır. Dostunun kafası kopmuş bedeni oracıkta kanlar içinde yatmaktadır. Nana, dostunun iki sevgiliyi rahat bırakmak için aralarından ayrıldığını anlar aynı vicdan hesabı ve sevgi gücüyle o da kendi kafasını keser. Endişelenen Şita' da ikilinin ardından tapınağa girer ve korkunç manzara karşısında bayılır. Kendine geldiğinde sevdiği iki kişinin yokluğunda yaşamanın anlamsızlığına hükmeder ve intihar etmeye karar verir. Ancak bu üzüntüye dayanamayan Karanlıklar Kraliçesi Kali, Şita'ya bir şans verir. Buna göre Şita kopan başları yerine yapıştırdıktan sonra bazı dini ritüelleri yerine getirmelidir. Şita iki sevgilisini tekrar hayata döndürmek için acele eder ancak bedenlerle başları karıştırmıştır. Şridaman'ın başını Nana'nın bedenine, Nana'nın başını ise Şridaman'ın bedenine yapıştırmıştır. 

Şridaman artık hem güzel yüzlü hem de atletik vücutlu olmuştur ve Şita'nın eşi olduğunu düşünmektedir.. Ancak Nana' da Şita'nın karnındaki çocuğun kendi bedeninden olduğunu yani Şita'nın eşinin kendisi olduğunu iddia etmektedir. Artık kimin Şridaman kimin Nana olduğuna karar vermek gerekecektir. Uzatmayalım. Bir bilgeye sorarlar. Bilge başın insan bedenindeki en önemli organ olduğuna ve başa göre karar verilmesi gerektiğine hükmeder. Sahi siz okurlar, başı aynı olan bir dostunuzun bedeni değişse anlayabilirmiydiniz yoksa sen kilo almışsın deyip geçermiydiniz? Ya da hatırlamaya çalıştığınız birinin neresine odaklanırdınız?

Şita artık hem güzel yüzlü hem de kaslı bir eşe sahip olmuştur. Ancak değişen kafalarla bedenlerin yaşam alışkanlıkları kaldığı yerden devam etmiştir. Böylece demirciliğe devam eden Nana'nın vücudu kaslanmaya, Şridaman' ın ki ise yağlanmaya başlar. Gel zaman git zaman Şita eski dostunun hasretine dayanamaz ve Nana'nın yanına gider. Şridaman' da haberi duyar duymaz Şita'nın peşine düşer. Üç eski dost tekrar buluşur. Burada erkekler bir kadını paylaşamayacaklarını, kadın ise aynı anda iki erkeğin olamayacağını fark eder. Ve o kararı verirler... 

Thomas Mann'ı ilk kez bu kitabıyla tanıdım. Okuruyla kurduğu empati, anlatımındaki dil ve üslubu fazlasıyla etkileyiciydi. Nobel edebiyat ödüllü yazarın kitabını okumaktan mutluluk duyacaksınız.

Keyifli okumalar.

8 Temmuz 2017

Gazi Paşaya Suikast - Uğur Mumcu

Her devrim kendi çocuklarını yer önce...

İstiklal harbi bitmiş yeni bir devlet kurulmuştur. Cumhuriyetin temelleri yerli yerine oturtulmaya çalışılmaktadır. Gazi Paşa Cumhurbaşkanı, İsmet Paşa ise Başbakandır. Gazi Paşa 14 Haziran 1926 tarihinde İzmir'e seyahat planlamaktadır. Ancak İzmir valisi Kazım Bey'in Gazi Paşa'ya çektiği telgrafla suikasttan haberdar eder ve seyahatin ertelenmesini sağlar.


Plana göre suikast İzmir'in Kemeraltı semtinde yapılacaktır. Yoldan geçmekte olan Gazi Paşanın otomobiline, Lazistan Milletvekilliği ve İstiklal Mahkemesi üyeliği yapan Ziya Hurşit Bey'in kaldığı Gaffarzade oteli ile Gürcü Yusuf ve Laz İsmail'in bulunduğu otelin berber dükkanından bomba ve ateş edilecek, sonrasında ise suikastçılar yan sokakta otomobilde bekleyecek olan Çopur Hilmi ve Giritli Şevki tarafından kaçırılarak sakız adasına götürülecektir. Bu plan Giritli Şevki'nin 15 Haziran 1926' da yazdığı ihbar mektubuyla deşifre olur. Suikastta yer alacak kişiler ivedilikle yakalanır. 

Olayı yargılamak üzere Ankara'dan İzmir'e hareket edecek olan İstiklal Mahkemesi, 8 ay kadar önce kapatılan tüm Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin tutuklanmasına karar verir. Bunun üzerine istiklal harbinde üstün hizmetleri bulunan Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Bekir Sami Bey, Rüştü Paşa, Refet Paşa ve Cavid Bey tutuklanır. İsmet paşa iki eski dostun arasında kalmıştır. İstiklal Mahkemesi kararının milletvekili dokunulmazlığına aykırı olduğunu ileri sürerek Kazım Karabekir Paşa'yı serbest bıraktırır. Ancak Gazi Paşa buna sinirlenerek İsmet Paşa'ya gönderdiği telgrafta paşaların tutuklanmasının önemli olduğunu vurgular. İsmet Paşa ise eski dostunun mahkemede suçsuz olduğunun kanıtlanacağından emin olduğunu söyleyerek Kazım Karabekir Paşa' nın tekrar tutuklanmasına göz yumar. Planın öğrenilmesinden hemen sonra tutuklanan Sarı Efe Edip Bey'in ifadesinde, suikastın Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası merkezinde planlandığını söylemesiyle olay İttihat ve Terakkiperverciler ile Kuvay-i Milliyecilerin hesaplaşmasına dönüşür. Böylece devrimde hak iddia eden bir çok kişi tasviye edilir.



Burada önemli bir dipnotu da paylaşmalıyız. İstiklal Mahkemeleri tamamen mahkeme heyetinin KANAATİNE göre karar verecektir. Bu kanaat, önce 10 yıl hapse mahkum ettiği iki kişinin itirazı üzerine idam edilmelerine neden olacaktır. 

Yargılama sonucunda paşalar beraat ederken 13 kişi idama mahkum edilir. Gazi paşa bu davadan sonra eski silah arkadaşlarının tekrar gönlünü almaya çalışır ve Çankaya köşküne davet eder. Tüm kırgınlığına rağmen davete katılan Kazım Karabekir Paşa'nın erken ayrılacağı Gazi Paşa'ya söylenmez. Kazım Karabekir'in kendisiyle görüşmeden ayrıldığını öğrenen Gazi Paşa'da kırılır. Daha sonrasındaysa Kazım Karabekir'in İstiklal Harbimizin Esasları yazı dizisi nedeniyle aralarındaki ipler yine gerilir. Kasım 1938'de Gazi Paşa tekrar Kazım Karabekir'i görmek ister ama bu istek hiç bir zaman Kazım Karabekir Paşaya iletilmez.


Davanın sonuçlarını, suçlamaları, savunmaları ve idam mahkumlarının son sözlerini ayrıntılarıyla okumak ve kaynakçalarıyla birlikte araştırmak isterseniz kitabı mutlaka okumalısınız. Hala tam olarak aydınlanamaması ve tartışmalı kararlarıyla yakın tarihimize damga vuran olayı güvenilir bir kaynaktan okumak isteyenler için başucu kitabı niteliğinde.



Keyifli okumalar...   

7 Temmuz 2017

Mim - Elimin Gitmediği Kitaplar



KİTAP GÜNEŞİM taaa uzun bir süre önce yaptığı mimde beni de mimlemişti. Ancak yaşam şartları insana ertelemeyi öğretiyor bazen. Neyse, gel zaman git zaman mimi cevaplamak bu güne kaldı. Kusura bakmasın.

Mim adından da anlaşılacağı üzere okumakta zorlandığımız kitapları açıklamamızı istiyor. Ama ben küçük bir değişiklik yaparak okumakta zorlandığım türleri açıklayayım.

SERİ KİTAPLAR : Açlık Oyunları, Taht Oyunları, Alacakaranlık ya da Grinin Elli Tonu. Adı ne olursa olsun, istediği kadar best sellerden düşmesin başlayamıyorum. Ben de birine başlayınca diğerlerini de okumak ZORUNDAYMIŞIM hissi oluşturuyor. Kendimi ödev yapıyormuş gibi hissediyorum. Bir kaç denemem oldu ama ilk kitapta kaldı.

ŞİİR KİTAPLARI: Yav şiir dediğiniz fon müziği eşliğinde dinlenir, youtube videolarında izlenebilir, güzel kartpostalların ya da resimlerin üzerine yazılarak paylaşılabilir ama kitap olarak okunmaaazz. Sahi siz nasıl okuyorsunuz?

FOTO ROMANLAR: Basıldıklarından bile haberim yoktu. Bir zamanlar gazetelerde görürdüm ve herhalde insanlara okuma alışkanlığı kazandırmak için romanları görselleştiriyorlar diye düşünürdüm. Ama kardeşim geçen bir blogda foto roman eleştirisi gördüm kendimden utandım. Resimle yazının uyumundan tutun konuşma baloncuğunun büyüklüğüne, bu büyüklüğün romanın orijinaline sadık kalıp kalmadığına... daha neler neler. Bir ara almayı bile düşündüm ama ülkemiz bu konuda yetersizmiş ve romanlar biraz pahalıymış anladığım kadarıyla. Anlayacağınız öylece kaldı yani.

Son söz olarak; siz bana bakmayın, ne bulursanız okuyun...

Sevgiler...

19 Haziran 2017

Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan


"Otuz yıllık film restore edilerek yeniden sinema izleyicisiyle buluşuyor" haberlerinden sonra dikkatimi çekti roman. Ömrü hayatında üç roman yazmış Yusuf Atılgan'ın daha önce okuduğum Aylak Adam romanından sonra haberin de etkisiyle sarıldım ikinci kitabına. 

Romanımız bize Zebercet isimli bir otel işletmecisinin hayatının son demlerini anlatıyor. Zebercet babasının ölümünden sonra devraldığı Anayurt Otelinde, hizmetçi bir kadınla birlikte yaşamaktadır. Geçen günler birbirinin kopyası gibidir. Amaçsız, heyecansız ve sıradan. Bu alışılmış hayat günün birinde otele güzel ve yalnız bir kadının gelmesiyle değişir. Kadın 1 gece kaldığı otelden ayrılırken köye gideceğini ve bir hafta sonra geleceğini söyler. Kadına vurulan Zebercet için artık hayat anlam kazanmaya başlamıştır. Bıyığını keser, güzel kıyafetler alır ve kadını beklemeye başlar. Ancak beklenen kadın bir türlü gelmemektedir. Bu bekleyiş Zebercet'in iç dünyasında yavaş yavaş yıkıma sebep olmaya ve cinsel sapkınlığa dönüşmeye başlar. Bir gece hoşlanmamasına rağmen hizmetçi kadınla cinsel deneyimini yaşar. Sonrasında da horoz dövüşü izlemeye gittiği sırada tanıştığı ve beraber sinemaya gittiği bir delikanlıya yakınlaşır ancak cesaret edip oteline davet edemez. Bu sırada otelinin daimi müşterilerinden olan kendisiyle sürekli konuşan emekli subayın da otelden ayrılmasıyla Zebercet tam bir boşluğa düşer. Artık otele müşteri kabul etmemeye başlar. Kısa bir süre sonra da emekli subay zannettiği adamın Afrika' ya kız kaçıran bir suçlu olduğunu öğrenir.  Romanı okumayı düşünen arkadaşlarım için daha fazla spoiler vermeden anlatımı burada kesiyorum.

Roman sadece olay örgüsü penceresinden okuyan okur için fazlasıyla sapkınca, saplantılı ve kasvetli gelebilir. Üstelikte özendirilmemesi gereken bir sonla bitmesi de cabası. Ancak psikolojik roman okuduğunun farkında olan okur apayrı bir manzarayla karşılaşacaktır. Kasvetli ve tekdüze bir hayat süren Zebercet'in amaçsız ve anlamsız hayatında bir dala tutunma çabasıyla karşılaşacak, her çırpınışta biraz daha batacak, altında ezildiği yalnızlıkta kendi kendisini yargılayacak ve cezalandıracaktır. İşte bu dumanlar içindeki soluk hayat okurun ürpermesine ve Anayurt Otelinden bir an önce kaçmak istemesine neden olacaktır.

Kitabı bitirdikten sonra filmini de izledim. Olabildiğince kitaba sadık kalınmış. Ancak yapım eski, dolayısıyla görüntü kalitesi kötü ve sürekli diyaloglardan oluşması nedeniyle yavaş ilerliyor. Ekşın seven izleyiciler için film boğulmanıza neden olabilir.

Sevgiyle kalın. 

18 Haziran 2017

Havvanın Yedi Kızı - Bryan Sykes


1994 yılında İtalya Alplerinde buzulların içinde donmuş bir ceset bulunur. Buz adamı inceleyen genetikçiler cesedin 5000 yaşında olduğunu tespit ederler ve ona Otzi ismini verirler. Bu güne kadar bulunmuş en yaşlı cesetlerden biri olan Otzi artık genetikçiler için araştırma konusu olmuştur. Ve geçmişten günümüze taşıdığı bilgiler titizlikle incelenecektir. Otzi görevini yerine getirir ve araştırmacıların mitokondriyal DNA nın kalıtımsal olarak sadece anneden çocuklarına geçtiğini keşfetmelerini sağlar. Bu aslında günümüzün erkek egemen toplumunu sarsacak bir bilgidir. Kız çocuk doğurmanın kadının yetersizliği (!) olduğunu düşünen erkek Y kromozomunun kendisinden geldiğini öğrendiğinde ilk şokunu yaşamıştı aslında. Şimdi ise neslin erkek çocuk üzerinden devam ettiğini düşünürken aslında sadece anneden gelen bir genin nesilden nesle aktarıldığını yani biyolojik soy ağacının annelere dayandığını öğrenerek ikinci şoku yaşayacaktır. 

Bu bilgiden yola çıkan araştırma ekibimiz Otzi' nin küçük küçük küçük torunlarından birinin günümüzde İngiltere'de yaşadığını ortaya çıkarırlar. Artık araştırmanın seyri değişir. Genetik bilimi kullanılarak Avrupa'nın soy ağacı hazırlanmaya başlanır. Çeşitli bölgelerde yaşayan insanlardan toplanan DNA örneklerinden insanlığın başlangıç noktasının Afrika olduğu ve günümüz Avrupa yerlilerinin yedi kadının soyundan geldiği sonucuna varılır. Katrina, Helena, Ursula, Velda, Jasmine, Tara ve Xenia olarak isimlendirdikleri annelerinin en yaşlısının 45 bin, en gencinin ise 10 bin yaşında olabileceğini hesaplanır. Aklınıza kendi dönemlerinde yaşayan tek kadın bunlar mı? diye bir soru gelebilir. Tabi ki hayır. Diğer kadınların nesilleri bir yerlerde kesilmiş olmalı.

Ön araştırma yapmadan okumaya başladığım kitaplardandır Havva'nın Yedi Kızı. Bu nedenle okumaya başlamadan önce ve ilk sayfalar çevrilirken oldukça gizemli bir bilim kurgu romanının içinde bulunacağımı hissettim.  Fakat öyle değilmiş. Oxford Üniversitesi genetik profesörü Byran Sykes yaptığı bilimsel araştırmaları kitabında anlatmış. Anlatırken de tez ya da bilimsel bir makale gibi değil de anılarından bahsedermiş gibi yazmış. Böylece ders çalışıyormuş hissine kapılmadan okuyorsunuz.  Kitabın hikayeleştirilmiş bölümleriyle de asırlar öncesinde bilinmedik bir tarihe, ilkel insanların arsına gezintiye çıkıyorsunuz.. 

Konu ilginizi çektiyse çok fazla zorlanmadan okuyabileceğinizi düşünüyorum. Yine de bazı bölümleri zorlayarak ilerliyor, hazırlıklı olun. 

Son olarak yazıyı buraya kadar okumayı başaran arkadaşım. Belki 5 bin yıl öncesine kadar gidebilir ama muhtemelen biz akrabayız :)

Not: Öncelikle kendimin olmak üzere hepinizin babalarınızın günün kutluyorum. Eğer hayattalarsa lütfen onlara çiçek almayın, yemeğe götürün

Sevgiyle kalın... 

11 Haziran 2017

Gezinti

Yaklaşık bir ay kadar önce hem ziyaret hem ticaret tadında küçük bir gezintiye çıktım. Bu gezinti sırasında dikkatimi çeken bir kaç hususu da sizinle paylaşmak istedim. Olur ya bir gün sizinde yolunuz düşerse ya da gezmek isterseniz aklınızın bir köşesinde bulunsun.

Kastamonu ve Etliekmeği

Soğuk bir şehir denince aklınıza Erzurum geliyorsa siz de bendensiniz. Ama artık aklınızda bulunsun. Kastamonu' da bu konuda hatırı sayılır derece de titretme gücüne sahip. Ankara'dan kısa kollularla çıktığımız bu yolda ürperti titreme karışımı bir soğukla karşılaştım. Soğukluğunu bir kenara bırakırsanız ya da sıcak bir dönemde giderseniz, Gökırmak'ın bir kolu olan Karaçomak deresi kenarına kurulmuş şirin mi şirin bir şehir karşılaşacaksınız demektir.  


Bu şehirde gittiğiniz her lokantada size meşhur etli ekmeklerini tavsiye ediyorlar. Üstelik içi pastırmalı olanda varmış. Grubumuzdaki arkadaşlardan birinin kesinlikle tavsiye etmemesine rağmen tadımlık bir tane istedik. Karşımıza resimde gördüğünüz gibi bir şey geldi. Meğer bizim gözleme dediğimiz şeye Kastamonulular etli ekmek diyormuş. Çok yağlı ve yoğun bir soğan tadı geliyor. Sonuç olarak, güzel bir yemek ziyafeti çekmek isteyen için tavsiye etmiyorum.

Çorum ve İskilip Dolması

Son dönemlerde Google tarafından dünyanın merkezi olarak işaretlenmesi haberleriyle gündeme gelen ve dünyanın merkezi olduğunu kanıksayan bir şehir Çorum. Kastamonu'ya göre biraz daha gelişmiş ve deniz görmeyen tek karadeniz şehridir.


Çorum'a sık sık gitmeme rağmen İskilip Dolmasını ilk kez yedim. Özünde bulgur pilavının üzerine tiftiklenmiş etle servis ediliyor. Sindirimi kolaylaştırmak için de sirke suyuna salatalık doğranarak yapılan cacık benzeri ikramları var. Herkes için ayrı tabakta servis edilse de bunun usulü ortadan yemekmiş. Çorbası, helvası ve ayranıyla tam bir ziyafet. Yolunuz düşerse mutlaka tadına bakın..

Mevlana Müzesi Çevresindeki Esnaf Sorunsalı

Memleketim diye söylemiyorum ama benim memleketimin önemli sorunlarından biridir. Öncesinde yani müzenin ön tarafı ağaçlıkken hem dilenci tayfası hem de garip garip tiplerin turistleri rahatsız ettiğine defalarca şahit olmuşumdur. Bu sorun müzenin ön tarafında yapılan ve müzenin uzaktan görünürlüğünü artıran düzenlemeyle çözülmüş gibi duruyor. Ancak bu kez de çevre esnafın nasılsa bir daha gelmez mantığıyla fahiş fiyat çekmesi ve etik olmayan davranışları fazlasıyla rahatsız edici. Yerel televizyonlarda bile tartışmaya açılan bu konuda bir arpa boyu dahi yol alınamadığı görülüyor. Buradan yetkililere sesleniyorum...

Lykia World Otel - Antalya


5 yıldızlı otel Side' de. Çevresinde başka otel olmaması başlıca artılarından. Çocuklar için ayrı yemek bölümü ve aqua parkı mevcut. Havuzları, aqua parkı ve kumsalı güzeldi. Ancak bir ay öncesi için hazırlığını tam olarak tamamlayamamış bir otelle karşılaştım. Türk hamamı olarak tanıttıkları yerin neredeyse banyodan farkı yoktu. Temizlik ve yemeklerde sorunlar vardı. Umarım düzeltmişlerdir. Bu arada en önemli konu, rezervasyon yapacaksanız her şey dahil paketi üzerinden yapın. Yoksa attığınız her adım için ekstra para ödemek zorunda kalırsınız.

Sevgiyle ve sağlıcakla kalın...

14 Mayıs 2017

Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli - Umay Umay


Umay Umay' ın okuduğum ilk kitabı Bütün Çocuklar Şüpheli. Adından da anlaşılacağı gibi insanın içine işleyen duygu yüklü şiirsel bir kitap. Fon müziği eşliğinde hayal kurmak gibi. Güzel ama yetmiyor. Yetmiş küsür sayfalık kitap bir anda bitiveriyor. 

Bu kez anlatmak yerine alıntılarla baş başa bırakıyorum sizi. Daha fazlası kitapta.

Keyifli okumalar.

İnsan bir pinpon topuna, bir parça jelatine, taş zemini örten kilime, vaatlere, yalanlara, iç çekişlerine inanabilir. Ve bir insan bütün bunlar için, belki sadece biri için ölebilir... Kabul etmiyorum!!! Orada oluşunun hiçbir mantıklı sebebi yok. Alışamadıkça çubuk kraker yiyorum. Rüyalarımızdaki dünyada yaşasaydık, burası özlediğin sokaklar derdim. Belki o zaman düşleri gerçek yapabilirdik.
Budistler, Himalayalar,da İnternet Kafe açmışlar. Dünyanın her yeriyle ama hiçbir keşif duygusu taşımadan iletişim kuruyorlar. Artık çok uzak yerlerin, asla dokunamayacakları yakınlıkların peşindeler. Onlar da bu büyük palavranın parçası oldular. Kavramları yeniden tartışmamız gerekecek. Rüyaları, kabusları, adaleti, yalnızlığı. Ne kadar basitse, o kadar çok ve uzun tartışmamız gerekecek. Yani Atilla, benim deli ve iyi olma şansım bitti... Belki tek şansım, bana içerde başka bir hayat olduğunu anlatman. Kızgın parmaklarınla boncuklar, kitaplar, kelebekler, resimler gönderip o ormanda devrilen ağacı haman.
Bu gece ağlamak ve şiir yazmak yok. Dışarıya çok az çıkıyorum. Bazen yeni cd,lere bakmak için, bazense umutlandığım bir film için. Sokakta hiçbir gerçek tek başına dolaşacak kadar cesur değil. Sokaklar ne dediği anlaşılmayan hayallerle dolu. Varacakları hiçbir yer yok. Zaten bir yer aramıyorlar. O yüzden eğildikleri bir alın yok. Ağlamaya utanacakları bir şiir yok.

13 Mayıs 2017

Demokrasi Öldü Mü? - Jose Saramago


E Kitaplarımın arasında uzun süredir bekliyordu Demokrasi Öldü Mü? Ancak siyasi içeriklerden köşe bucak kaçmaya çalışmamdan dolayı bu güne kadar tercih etmemiştim. Sonunda dayanamayarak, bu kadar romanın arasına bir tane de okurunu düşündüren kitap sıkıştırmalıyım düşüncesiyle tıkladım kitabın üzerine.

Demokrasi Öldü Mü? basılı yayın olarak 160 sayfalık bir kitapmış ancak google play'de 116 sayfalık e kitap olarak karşımıza çıkıyor. İçeriği tam olarak şöyle;

Platon; Devlet
Andre Bellon; Demokrasi Kavgaları
John Berger; Neredeyiz
Jose Saramago; Adaletten Demokrasiye
Bertrand Russel; Politikada Kuşkuculuk
Özdemir İnce; Cumhuriyet Demokrasi Laiklik
Voltaire; Karıncaların Demokrasisi
Jean Paul Sartre; Her İnsan Herkes Karşısında Her Şeyden Sorumludur
Wayne Price; Aşırı Demokrasi Olarak Anarşi
F. A. Hayek; Demokrasi Nereye Gidiyor?
Robert A. Dahl; Neden Demokrasi?
Tage Lindbom; Demokrasi Miti

Yunanlılar tarafından bulunan ve günümüzün en ideal yönetim şekli olduğu düşünülen demokrasinin de handikapları yok mudur? Mesela demokrasiyle yönetilen 100 kişilik bir köyde yaşadığımızı hayal edelim. Köylülerin bir kısmı köyün aşağı kısmına yol yapılması gerektiğini savunarak halk oylamasına gitmek istiyor. Ben ve sizin gibi bir kısım insanlarda yol için o bölgenin uygun olmadığını düşünüyoruz. Gönül ister ki alınacak kararlar herkesin kabulü ile çıksın. Ama  olmuyor ve oylama sonucunda 80 kişi teklifi kabul ediyor. Böylece bizimle beraber kalan 20 kişi de yanlış olduğunu düşündüğü halde ve kendiyle çelişmesi pahasına o yolun yapımında çalışmak zorunda kalıyor. Azınlıkta kalan 20 kişinin itirazını kabul etsek? Bu kez de 80 kişinin hakkını yemiş olacağız. Aslında demokrasi için bu küçük bir sorun. Asıl sorun, seçilmişlerin diktatörleşmesini nasıl engelleyeceğiz?  Teoride meclisin, seçilmişi denetlemesi yoluyla bunun önüne geçilmesi öngörülmüş. Peki ya meclis çoğunluğu da seçilmişin tarafındaysa? Zaten sonuçlar çoğunlukla bu yönde olduğu için, pratikte meclisin seçilmişi etkili bir şekilde denetlemesi imkansız duruyor. Son çare olarak da seçilmişin temel insan hakları sınırlarını aşmaması beklenir. Ancak bir çok iktidar temel insan hakları sınırlamalarını bile kendi iktidarına müdahale olarak algılayabilmektedir.

Kitabın bölümlerine bakıldığında her bölümün yazarı farklı gibi duruyor. Özellikle de Özdemir İnce'nin, Cumhuriyet Demokrasi Laiklik yazısında ülkemizin fazlasıyla irdelenmesi, kitabın demokrasi konusunu içeren makalelerden oluştuğu kanısı uyandırdı. Ancak google de bile kitap hakkında neredeyse hiç bilgi bulunmamasından dolayı yanılıyor da olabilirim. Her ne olursa olsun, sonuç olarak doyurucu bir kitap. İnsanın aklına bir çok soru işareti getiriyor.

Umarım anlatabilmişimdir. Bu tür konulara merak duyanlar için güzel kitap. Sıkılmadan okuyacağınızdan eminim.

Son söz; yazıyı buraya kadar okuma başarısı gösteren annelerin anneler gününü kutlarım. Senede bir gün değil her gün sizin olsun.

Tanıtımdan;
Peki saf Atinalıların şu bin yıllık icadı demokrasi ne durumda dersiniz? Atinalılar için demokrasi, o dönemin toplumsal ve siyasal koşullarında, halk için halk tarafından yönetilen bir halk iktidarını ifade ediyordu. İyi niyeti kanıtlanmış insanların samimiyetle, içten pazarlıklı bazılarının da iyi niyetli görünme adına ileri sürdükleri bir görüşle sık sık karşılaşıyorum. Bu görüşe göre, gezegenimizin büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu korkunç durum yadsınamaz bir gerçekse de, kişi haklarına tam anlamıyla ya da en azından tatmin edici bir biçimde saygı gösterilmesini sağlamak ancak genel bir demokratik sistem çerçevesinde mümkündür.
Jose Saramago

7 Mayıs 2017

Benim Üniversitelerim - Maksim Gorki


Rus edebiyatı ile ayrı dünyaların insanı olduğumu bu kitap sayesinde yine yeni yeniden anlamış oldum. Lakin başladığımız işi bitirmeden bırakmak bende pes etmişlik duygusu yaratıyor ve inanılmaz huzursuz ediyor azizim. Bazı kitapları sevemeden bitirmelerimiz hep bu yüzdendir.

Neyse... Benim Üniversitelerim, Maksim Gorki' nin otobiyografisini anlattığı Çocukluğum ve Ekmeğimi Kazanırken üçlemesinin son kitabı. Üçlemeyi 1913 - 1923 yılları arasında yazarak tamamlamış. 

İş Bankası yayınlarının kitabı 168 sayfadan oluşuyor. Maksim Gorki'nin hayatta tutunma çabası ve iç dünyasına ışık tutuyor. Gorki, o dönemde kendisiyle beraber hayatta tutunma çabasında olan ve etkileşimde bulunduğu gerçek kişileri üniversiteleri olarak tanımlıyor. Bu kişilerde genellikle toplumdan dışlanan ve sefalet içinde yaşayan insanlardan oluşuyor. Sık sık müljik dediği Rus köylüsünün sefaletini ve devrimci fikirlerini okuyucusuna aktarıyor.

Gorki'nin otobiyografisinde anlattığı insanların sonraki eserlerinde de etkisinin görüldüğü söylenir. Bu nedenle yazarın otobiyografisinde onunla beraber zorlu bir yolculuk yapan okurun da etkileneceği vurgulanır. Ama eserin yayımlandığı tarihe yani 1913 - 1923 yılları arasında dünya tarihine baktığınızda, neredeyse her yerde bu sefaleti görebilirsiniz. Yani 1. Dünya savaşının ortasında bal kaymak kahvaltı yapan insan, hele ki köylü görmek imkansız olsa gerek.   

Son söz olarak Modern Klasikler içinde yerini almış bir kitap hakkında fazlaca burun kıvırdığımın da farkındayım. Kitabı anlayamamış olma endişesi de taşıyorum elbette. Belki de doğru zamanda okumadım. Siz bunların hepsini göz önünde bulundurursunuz artık.

Sevgiler...

Tanıtım Bülteninden
Benim Üniversitelerim, Gorki’nin Çocukluğum’ la başlayıp Ekmeğimi Kazanırken’ le devam eden ve Rus dilinde yazılmış en güzel otobiyografilerden biri olarak kabul edilen üçlemesinin son kitabıdır. Gorki’nin üniversiteleri, ona kendi hayatlarının acımasız gerçekliğini öğreten gerçek insanlardır… Toplum dışına itilmiş yersiz yurtsuz aylaklar ve serserilerdir… Açlığı, zulmü ve baskıyı; devlet ve kiliseyle ilişkilerini sorgulayan devrimcilerdir… Kürek mahkûmları gibi sürekli çalışan, hayatlarını aklın rehberliğinde yaşamak isteyenlere düşman olan mujiklerdir…
Devrime yol açan fikirlerin filizlenmeye başladığı bir dönemde yazarın sosyal çevresini bu kesimlerden insanlar oluşturur. Çocukluğundan itibaren yazgısı olan sefil ve hoyrat gerçekliği daha güzel, daha insani bir hayata dönüştürme çabasındaki Gorki, Rus toplumunun devrim öncesindeki umutlarının cisimleşmiş halidir adeta.
MAKSİM GORKİ (1868-1936): Asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olan yazar, Nijni Novgorod’da doğdu. Edebiyatta sosyalist gerçekçi yaklaşımın öncüsü kabul edilir. Küçüklüğü Astrahan’da geçti. Beş yaşındayken babası ölüp, annesi
yeniden evlenince Nijni Novgorod’a dönerek, orada anneanne ve dedesi tarafından büyütüldü. Dedesinin zoruyla
sekiz yaşında çalışmaya başladı. İlk romanı Foma Gordeyev 1899’da, Rus devrimci hareketine adadığı Ana adlı romanı ise 1906’da yayımlandı. 1906’da Rusya’dan ayrılarak, yedi yıl boyunca siyasi sürgün yaşamı sürdü. 1921-28 yılları arasında İtalya’da yaşayan Gorki, 1929’da kesin olarak SSCB’ye döndü ve ölümüne dek orada yaşadı. Yazarın önemli yapıtları arasında, 1913-23 yılları arasında yayımladığı Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim
Üniversitelerim’den oluşan üçlemesiyle, Küçük Burjuvalar (1901), Tolstoy’dan Anılar (1919) ve Artamonovlar (1925) sayılabilir.

30 Nisan 2017

Amok Koşucusu - Stefan Zweig


Amok Koşucusu, Stefan Zweig'in Satranç'tan sonra okuduğum ikinci kitabı. Anladığım kadarıyla bir çok yayın tarafından çıkarılmış Amok Koşucusu. Ancak bu kitaplar yüz yirmi küsür sayfadan ve yedi hikayeden oluşuyormuş. Benim elime geçense İş Bankası Yayınlarının çıkardığı ve tek hikayeden oluşan 64 sayfalık bir kitap. Yeri gelmişken söyleyeyim, iş bankası yayınlarının yazı puntoları oldukça küçük. Bu nedenle alışana kadar okumakta oldukça zorlandım, bilginiz olsun.

Amok Koşucusu'nun ne olduğunu merak edenler için de kısa bir bilgi verelim. Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde görülen ilginç bir psikolojik hastalıkmış. Toplu öldürme ya da yaralamalarda bulunan kişilere deniyormuş. Delicesine koşarak önüne gelen her şeyi yok etme durumu anlamına geliyormuş. Bir anlamda sonu ölümle biten cinnet hali. 

Hikayemiz ise, bir gemi yolculuğuna çıkan anlatıcımıza, gemide karşılaştığı esrarengiz adamın başından geçen ve sonu intiharla biten olayları anlatmasından oluşuyor. Genel olarak iyilik yapmanın görev olup olmadığı ve insanın sorumlulukları sorgulanıyor. 

Kitap zaten ince ve alt tarafta okuyacağınız arka kapak yazısı içerik hakkında yeterince bilgi verdiği için daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ancak şu var ki; bu kısacık hikaye de bile intiharın göklere çıkarılması ve onurlu bir davranışmış gibi gösterilmesi oldukça rahatsız ediciydi. Diğer yandan bir yazarın hikayesinde intiharı bu kadar yüceltmiş olması, yapacaklarının habercisi ve açıklamasıymış aslında.  

Arka Kapak

Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları'nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer. 

22 Nisan 2017

26 Yazardan Tek Bir Hikaye Adalet


"Sen uyuyabilirsin ama vicdanın asla" sloganı ve kapak tasarımının etkisiyle alelacele aldığım kitaplardandır Adalet. Öyle ki, adalet konusunda 26 yazarın denemelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim kitabın aslında bir polisiye roman olduğunu bile okumaya başladığımda anladım. Sonrasında yaşadığım bir aydınlanmayla da aslında kitabı daha önce Kitap Güneşimin blogunda gördüğümü hatırladım.

Adalet, 26 yazarın kaleminden çıkmış ortak bir polisiye roman. Her bölüm farklı bir yazar tarafından yazılmış. Bu nedenle romanı proje olarak düşündüğünüzde, 26 yazarı bir araya getirip bütünlüğü bozmadan bir hikaye yazdırmak oldukça zor olmalı. Buna rağmen aynı öyküyü farklı kişilerin kurgulaması hikayenin seyrinin sık sık değişmesine neden olmuş. Zaten ön sözde de iyi bir okurun polisiye romanda ipuçlarından yola çıkarak katili önceden tahmin edebileceği, ancak Adalet romanında bunun mümkün olamayacağı belirtilerek okurun karmaşıklığa hazır olması sağlanmış. 

Kitabın konusu benim için alışılmışın dışında. Daha hikayenin başında Thomas Rosamary kocasının ölümünden sorumlu tutularak idama mahkum edilir.   Yeşil Yol filmindeki siyah devin idam sahnesini andıran acıklı ve zor bir ölümle infaz edilir. Sonrasında hikayemiz geçmişe giderek Thomas Rosamary'i idama götüren süreci anlatır. Romanın ortalarına geldiğimizde ise infazdan 10 yıl sonrasına gidilerek olayın aslının ne olabileceği sorgulanmaya başlar.

İyi bir polisiye okuru değilim ancak roman için şunları yazabilirim. Öykü ana hatları itibarıyla kaliteli bir polisiye film tadında ancak anlatıcının değiştiğini neredeyse her bölümde hissettim. Bunu haber spikerinin değişmesi gibi düşünmeyin. Çünkü yazarın değişmesiyle bakış açısı ve kurgu da değişiyor. Bazı yazarlar olayın içine girerek diyaloglarla anlatmayı seçerken bazı yazarlar olayın dışında kalarak başkalarının yaşadıklarını anlatıyor. Bu benim hikayenin bütünlüğünden kopmama neden oldu. 

Son söz olarak 26 yazardan tek bir öykü okumak benim için farklı ve zor bir deneyim oldu. Siz de böyle bir deneyim yaşamak istiyorsanız ve kitap için tereddütleriniz varsa, kitabın tüm karının Lösemi&Lenfoma vakfına bağışlanacağını unutmayın.

Sevgiyle kalın...    

9 Nisan 2017

Falan Filan - Oben Budak


İsmine bakarak seçtiğim ve peş peşe okuduğum üçüncü kitap Falan Filan. O nedenle yazarı kimmiş neymiş neciymiş gibi soruları kitabı bitirdikten sonraki şaşkınlığımla araştırdım. Size de bahsedeyim. Oben Budak mankenlik, reklam oyunculuğu, seslendirme ve vokallik yapmış. Ama resmini ilk gördüğümde işte ben bu adamı Kral Tv' de görmüştüm dedim. Yani adamdaki Vj lik baskın karakter. Şimdilerde ise Habertürk magazinde yazıyormuş. 

Asıl meselemiz yazarın eğitim hayatı ya da yaptığı işler değil. Oluşturduğu hayali karaktere ulaşmak için nasıl bir çevrede yetiştiğini anlamaya çalışıyoruz. Şöyle ki yazar, romanın başında iş hayatı boyunca bir çok kadının etkisinde kaldığından bahsediyor. Ee yani?

Yanisi şu. Falan Filan bize özgür ve kuralsız bir kadının iç dünyasını eğlenceli bir dille anlatıyor.  Ve bu kadın, yazarın etkisi altında kaldığı kadınların karması gibi duruyor. Hepsinden bir parça. Ortaya öyle bir karakter çıkıyor ki, onun için tüm ilişkiler aşk-ayrılık-ihanet ve seksten oluşuyor. Tabi ki ilişkinin ömrü de üç aydır. Aşk herkesle denenebilir, ihanet her ilişkinin kaçınılmazıdır, seks en doğal ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı gidermek için gözünüze kestirdiğiniz herkesle yapabilirsiniz. Romanı okudukça bir kadının neden sırt dekoltesi giydiğini, gece kulübünde ya da yemek masasında nasıl davranarak dikkat çektiğini yani erkeği ayarlamak için neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar öğreniyoruz. Olayın yatak odası kısmının da ayrıntılı anlatıldığını söylememe gerek yok sanırım. 

Son söz olarak, gerçekten bu kadar rahat yaşayan insanlar var mıdır bilmiyorum ama fazlasıyla hayal ürünü ve fantazik duruyor. Bir erkek neden böyle bir kadın karakter yazar ya da fantazilerini erkek karakter üzerinden yazamazmıydı sorusu aklımı kurcalıyor. Tüm bunlara rağmen edebiyatta sansürsüzlüğü savunuyorsanız ve yatak odası hikayeleri sizi rahatsız etmiyorsa sıkılmadan ve eğlenerek okuyacağınız bir roman. Üslup eğlenceli, dili oldukça akıcı. Yoksa Pucca Günlükleri daha tercih edilebilir. 

Sevgiyle kalın.

5 Nisan 2017

Çekilir Dert Değil - Özge Calafato


Öyle vur patlasın çal oynasıncılık, amaannn bananecilik seviyesine ulaşmama ramak kaldı. İşte bu nedenle, nerede manik depresif belirtiler gösteren kitap görürsem içeriğine bakmadan okumaya başlıyorum. Bu serüven Zıkkımın Kökü'yle başladı, Çekilir Dert Değil ile devam etti. Şimdilerdeyse Falan Filan isimli bir kitap okuyorum ki anlayın halimi.

Çekilir Dert Değil' de e kitaplarımın arasındaydı. E kitap olarak 71 sayfa gibi görünüyor ama ben e kitap sevmiyorum, sayfaları elimle çevirmem gerekir diyenlerdenseniz muhtemelen yüz sayfa civarında bir kitabı elinize alacaksınız demektir. Her neyse, asıl konumuza gelerek size kısaca kitabı anlatayım. Öykü kitabı olarak tanımlanmış ama sanki öykü ile deneme arasında kalmış. Ne öykü gibi masalsı ne de deneme gibi konu irdelemesi var. Yazarın oluşturduğu farklı karakterlerin anılarından ya da anlatmak istediklerinden kısaca bahsettiği, birbirinden kopuk öykümsü bir şey.

Kitabın dili oldukça akıcı, konuşur gibi ve öğretici. Kitaplarda okuyamayacağınız ama dinlerken duyabileceğiniz kelimelerle süslenmiş yazılar. Haliyle samimiyet ve etkileyicilik zirve yapmış. Bir an olsun kopmuyorsunuz kitaptan. Sonlara sıkıştırılmış hacivat-karagöz hikayesi dışında neredeyse hepsi bizdendi. Hacivat- karagöz'de kötü değildi ama piyes tarzı karşılıklı diyalogları okumaya alışık değilim yani sarmadı beni.  

Tanıtımdan;

Özge Calafato’nun Çekilir Dert Değil isimli öykü kitabı, zamane karakterlerin bir araya geldiği bir geçit töreni sanki. Calafato alışkanlıklarla, zorunluluklarla ve takıntılarla örülü günlük hayatlarımızdan alınmış anlık fotoğrafların hikâyelerini anlatıyor. Karakterler içimizde bir yerlerde ya da yakınlarımızda yaşıyorlar ve çevremizdeki görünmez duvarları örüyorlar. Calafato bir yanıyla da arşivci gibi çalışarak zamanın kişilik envanterini oluşturuyor. Çekilir Dert Değil aynı zamanda Calafato’nun kısa bir süre önce altKitap tarafından yayınlanan öykü kitabı Su Eleştirmenleri’nin tamamlayıcısı niteliğinde. Kitaplar ayrı ayrı okunduklarında, bağımsız anlamlar inşa ettikleri gibi birlikte okunduklarında da birbirlerini destekliyor. Su Eleştirmenleri’nde yer alan öykülerde yaratılan tekinsiz atmosfer; detayların groteskleştirilerek alışılmış durumların rahatsızlık verecek büyüklüklere taşınması yoluyla foyası ortaya çıkarılan ve bu yolla kıyasıya eleştirilen yeni dünya anlayışı; Çekilir Dert Değil’de anlatılan karakterlerin arızalı hallerinin arka planını oluşturuyor adeta. Özge Calafato’nun derin mizah anlayışı ve keskin diliyle yarattığı karakterler günümüze eğlenceli ve bir o kadar eleştirel bir bakış sunuyor. Su Eleştirmenleri ve Çekilir Dert Değil kitaplarının oluşum süreci, altKitap ekibi olarak editör-yazar-eser arasındaki ilişkiyi sorguladığımız bir çalışma oldu. Editoryal müdahale sadece redaksiyon aşamasında kalmayarak yazarın dramaturjik olarak sorgulandığı ve yazara eser hakkında farklı bir açılım sunmaya çalışan, tartışmaya açık bir pratik olarak benimsendi. Bu sürecin bundan sonraki kitaplarımızda bizim için model oluşturacak bir çalışma olduğuna inanıyoruz.

Kitap genel olarak bana iyi geldi ve size de tavsiye ettiklerimin arasındadır.

Hepinize yüksek motivasyonlu ve bol kitaplı günler dilerim.

3 Nisan 2017

Zıkkımın Kökü - Muzaffer İzgü


E kitaplarıma göz gezdirirken ismiyle dikkatimi çeken ve aniden okuma listemin ilk sırasına kaynak yapan kitaptır Zıkkımın Kökü. Yaklaşık üç yüz sayfalık. Kim bilir ne isyanlar ne haykırışlar ne feryat figanlar anlatacak acaba beklentisiyle okumaya başladım. Yanılmışım. Ne dünyaya ne de adaletsizliğe karşı bir kin kusma vardı. Yazar sadece yaşadıklarına güzel bir isim bulmuş.

Muzaffer İzgü, Cumhuriyetin 10. yılını yani 1933 lü yılların Adana'sında geçen çocukluğundan başlayarak, gençliğine kadar geçen dönemini dosta dert yanar tarzda anlatıyor. Aman Allah'ım... O ne çocukluk öyle... Paçalardan fakirlik ve sefalet akıyor. Çırpındıkça batıyor, ne yaparsa yapsın kurtulamıyor. Çok parayı bırak, para kazanmak için yaptıklarını okuyunca "bu da hayat mı bee" duygusunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Sevip seviliyor, kavuşamıyor ama yasak aşk yaşıyor. O kadar doğal ki, sanırsın o dönemde o mahallede yaşayan herkes aynı. Tek avuntumuz da bu zaten.

Öyle konu, başlık, bölüm ayrımı da yok. Hayat gibi, bir başlıyor sonrası yaşandıkça geliyor.  Kitap 1992 yılında beyaz perdeye de aktarılmış. Benim izleme fırsatım olmadı ancak aldığı ödüllere bakarmısın...
  • Kültür Bakanlığı
  • Adana Altın Koza (5 dalda)
  • Hindistan Udaipur Altın Fil Ödülü
  • Tokyo Asya'nın En İyileri Ödülü
  • İspanya Asturias film festivali En İyi Yönetmen Ödülü
  • Paris Cine Junior En Büyük Film Ödülleri
  • ÇASOD Jüri Özel Ödülü
  • SİYAD En iyi 2. film ve en iyi erkek oyuncu (Menderes Samancılar)
  • Paris Cine Junior En iyi film ödülü

Sonuç olarak kafa yormayan, otobüste, şezlongda yatarak ya da amuda kalkarak okunabilecek bir kitap. Kardeşim ben da fakirim zaten, napıyım fakir hayatını diye düşünmeyecekseniz sıkılmadan okuyabilirsiniz.

Bahsetmişken filmden de kısa bir kesit koyalım.  


Sevgiyle kalın...

1 Nisan 2017

Kutlu Töre - Alper Aksoy


Roman çekiliş talihlisi olarak tarafıma hediye edilen kitaplardan. Bu nedenle kitaptan bahsetmeden önce çekilişi gerçekleştiren Kitap Güneşim ve kitabı gönderen Teknojest bloglarının yazarlarına teşekkür ediyorum. 

Kutlu Töre, Alper Aksoy'un okuduğum ilk kitabı. Yoğun olarak Türklerin yazısız anayasası kabul edilen "töre" nin kutsiyetinden bahseder. Bunun içinde halen İran sınırları içinde bulunan ve törelerine bağlılıklarıyla bilinen Kaşkay aşiretini hikayeleştirerek anlatır. Anlatı zaman olarak 2. dünya savaşı dönemleridir. Tarihte ise İran' ın Irak ile yaptığı savaş sırasında sınıra yakın olan diğer Türk aşiretleri ile birlikte bu aşireti de savaşta ön cepheye sürdüğü ve Kaşkay aşiretinin de büyük kayıplar verdiği bilinmektedir. Yani roman doğrudan yaşanan olayları anlatmıyor olsa bile özellikle İran'ın asimile politikaları yönüyle oldukça gerçekçi duruyor.

Hikaye, Kaşkay aşiretinin gençlerinden Hüsrev' in kendilerine dost olan acem aşiretinin kızı Elvan'a aşık olmasıyla başlıyor. Her ne kadar töreler buna izin vermese de Kaşkay beyleri Hüsrev'den habersiz kızı istemeye gidiyorlar. Ancak Elvan'ın kendi aşiretlerinden biriyle sözlendiğini öğreniyorlar. Bu sırada Türk aşiretlerinin bölgeye egemen yaşantısından rahatsız olan İngilizler ve İran durumu fırsata çevirmeye çalışıyorlar. Önce acem aşiretine bir saldırı düzenlenerek suç Hüsrev'in üzerine atılıyor, sonrasında da acemler Türk beylerine saldırmaya başlıyor. Türk beyleri bu sorunu çözmeye çalışırken ingilizlerden kaçan iki Alman ajanı Kaşkay aşiretine sığınıyor. Araya Türk büyükelçiliği girmesine rağmen aşiret törelerine gerekçe göstererek "baba" olarak gördükleri Türkiye'nin bile karşısına dikilerek ajanları teslim etmiyor.

Romanda Türk konar göçerlerinin yaşamı ve töre olgusu hikayenin temelini oluşturuyor. Öyle ki Gökçe Ana' dan herkesin çekinmesi, gittiği her obada devlet başkanı gibi karşılanması, Gündüz Han, Konurbay, Çalık Ozan ve Çalıbay gibi akılda kalıcı bey tiplemeleriyle yazar okurunu obanın içine buyur ediyor. 

Son söz olarak atalarımızın yaşadığı ancak bizim unuttuğumuz değerlerimizi ve özümüzü hatırlamak isteyenler için okunası bir roman. Tavsiye ederim.

Sevgiyle kalın...

25 Mart 2017

Hafta Sonu Filmleri: Storks - The Magnificent Seven - Colonia

Hafta sonunu evde film izleyerek geçirmek istiyorum diyen arkadaşlara bir kaç tavsiye, buyursunlar...

Storks - Leylekler


Filmi sevgili Mayıs Yağmuru' nun blogundaki tavsiyesi üzerine izledim. 2016, ABD yapımı ve yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Resimden de anlaşılacağı üzere animasyon filmi ve komedi-aile türünde. Ebeveynlerin çocuklarına seksten bahsedemediği için bebekleri dünya'ya leylekler tarafından getirildiği yalanı filmin kurgusu. Bu kurgu biraz daha geliştirilerek bebeklerin nasıl üretildiği ve ailelere nasıl teslim edildiği filmin mihenk taşını oluşturuyor. Bunun yanında aile yaşamı, iş hayatı ve teknolojinin getirdiği sorunlar üzerine çok sağlam eleştiriler ve espriler mevcut. Film sonunda ise lezbiyen, gay ya da yalnız yaşayanlar gibi toplumun farklı kesimlerine adeta selam göndererek çocuk sahibi olabilecekleri mesajı veriliyor. 

Filmin görselleri çok canlı ayrıca olaylar hızlı ilerliyor. Özetle ailenizle beraber sıkılmadan ve eğlenerek izleyebileceğiniz güzel bir film, tavsiye ederim.

The Magnificent Seven - Muhteşem Yedili

  

Klasik kovboy filmi severler için bu film. 2016, ABD yapımı, western macera türünde ve iki saatten daha uzun. Tam bir ortak değerlerde buluşturma filmi. Daha filmin başında kötü adam fakir ama mutlu insanların bulunduğu kasabaya kan kusturur. İşte bu kötü adamın öldürdüğü köylülerden birinin karısı intikam ateşiyle yanar tutuşur. Başka bir kasaba da karşılaştığı ödül avcısı ve kanun adamı Denzel Washington'dan tüm mal varlığını verme karşılığında yardım ister. Denzel' de kasabaya yardım etmek için kanun kaçaklarından oluşan yedi kişilik ekip kurar.

Filmin afişinden de anlaşılacağı üzere yedi muhteşem Amerikan toplumunu temsil etmektedir. Bu toplulukta siyahi, kızıl dereli, sarı, çekik gözlü vs yani her kesim temsil edilmektedir. Ayrıca film boyunca Amerikan bayrağının birleştiriciliği, kilisenin koruyuculuğu ve haç' ın affediciliği izleyicinin beynine kazınıyor.   

Kovboy filmi hayranları bu filmi de sevecektir.

Colonia - Koloni



Bu film de sevgili Kitap Eylemi' nin tavsiyesi. Almanya, Fransa ve Lüksemburg ortak yapımı, dram, tarih ve gerilim türünde. 1970' li yıllarda Pinochet rejiminin Şili' de kurduğu baskı rejiminin gerçek bir kesiti izleyiciyle buluşturuluyor. 

1973' de Pinochet rejimim askeri bir darbe ile Şili' de yönetimi ele geçiriyor ve muhalifleri yakalayarak akıl almaz işkenceler yapıyor. Daniel' de yakalanıp işkence görenlerden biridir. Ancak hostes sevgilisi Daniel' in işkence gördükten sonra bir tarikata teslim edildiğini öğrenir. Çok sevmenin gereği olarak da sevgilisini kurtarmak için kendiliğinden o tarikata giderek Tanrıya yönelmek istediğini söyler. Ancak tarikata giren bir daha çıkamamaktadır ve tarikat sapık, psikopat biri tarafından yönetilmektedir. 

Daha fazla ayrıntı vermeyeyim ama kesinlikle izlenmesi gereken filmler arasındadır. Ben çok beğendim.

Sevgiyle kalın.   

19 Mart 2017

Fırtınalar - Halil Cibran


Merhaba kitap severler.

Daha öncesinde yollarımın kesişmediği yazar ile kitabının kampanya da olmasının etkisiyle de olsa gerek tanımaya karar verdim. Böylece, Fırtınalar benim için Halil CİBRAN  ile tanışma kitabım oldu.

Kitabımız Kumsaati Yayınlarından, 150 sayfa civarında ve yaklaşık 50 sayfalık ilk bölümü Halil CİBRAN biyografisinden oluşuyor. Cibran aslen Lübnan doğumlu olmasına rağmen çocukluğunun Suriye'de zor şartlarda geçtiğinden bahsedilir. Bunun sebebi 1883 lü yıllarda ülke sınırlarının farklı olmasından mı kaynaklanıyor yoksa göç meselesi filan mı bilmiyorum, araştırmakta istemedim.Sonuç olarak Cibran'ın hayırsız bir babası vardır ve daha küçük yaşta annesine ve kardeşlerine bakmak zorunda kalır. Ancak yaşam şartlarının ağırlığına dayanamaz ve ailesini de alarak Amerika'ya giderler. Burada yaptığı illüstrasyon çizimleriyle sanat-edebiyat dünyasının beğenisini kazanır. Bunların yanında yazdığı şiirler ve yazılarda beğenilir. Zayıf ingilizcesini geliştirmek için uzun yıllar bir kadına yazılarını gönderip kontrol etmesini ister ancak hitaplardaki samimiyet sevgi göstergesidir. Neyse o kısmı yazarın özel hayatı. Sonrasında ise Suriye'nin Osmanlı'dan ayrılıp bağımsız olması için mücadele etmeye başlar. Osmanlıyı kötülerken Fransızlara toz kondurmazr. Tabi ki burada Cibran'ın Hristiyan kimliğini yabana atmamak lazım.

Fırtınalar ise kitabı okuyup bitirdikten sonra öğrendiğim kadarıyla yazarın diğer eserlerindeki hikayelerden oluşan derleme bir kitapmış. Evet kısa bölümlerden oluşuyor ama bu bölümlere hikaye denir mi emin değilim. Çünkü anlatım kutsal kitap öğretilerine daha çok benziyor. Biraz da siz Suriyeliler özgürlüğü hak eden asil bir milletsiniz tarzıyla bol motivasyon içerikli. Aslına bakılırsa içerik olarak aynı dönemlerde II.Abdulhamid' e karşı İttihat ve Terakkicilerin Hayyale'l Felah ve Hareket risalelerine benzerliği dikkatimi çekti.

Sonuç olarak okumak isterseniz zor geçen bir ömürden süzülenleri göreceksiniz. Bazen şiirsel bazen kutsal kitap öğretisi tarzı.

Bol bol kitap okuyun ve sevgiyle kalın...

14 Mart 2017

Hafta Sonu Filmleri: Shouthpaw - Arrival - Allied

Uzun zamandır film izlemiyordum. Takip ettiğim blogların film paylaşımlarından gaz alarak yayının başlığından da anlaşılacağı üzere hafta sonumu film izleyerek geçirdim. Çok da güzel oldu. İyi bir film eleştirmeni değilim ancak nette film arayışında olanlar için ön bilgiler verebilirim. Şöyle buyurun...

Southpaw - Son Şans


Film 2015 ABD yapımı ve dram - spor türünde. Billy Hope' yi canlandıran Jake Gyllenhall'ı ilk kez yıllar önce Telefon Kulübesi filminde izlemiştim ve çok beğenmiştim.  Ama bu filmde etkileyici baygın bakışlarının yanında vücutta yapmış. Hatta öyle ki sırtını kameraya dönüp ellerini havaya kaldırdığında ortaya çıkan sırt kasları izleyicinin gözüne sokulmuş adeta. Eşi rolündeki Rachel McAdams da güzel kadın ve adamın yanına yakışmış. Ama konu çok bilindik. Özellikle bizim kuşağın iliklerine kadar işlemiş olan Rocky Balboa bir, iki, üç, dört diye giden serinin 2015 versiyonu gibi. Tek fark şampiyonu sıfırdan zirveye çıkarmak yerine zirveden yerin dibine sokup tekrar çıkarmışlar. Spor dram tarzı seviyorsanız özellikle oyunculuk kalitesiyle hoşça vakit geçirebilirsiniz ama beklentinizi yüksek tutmayın.

Arrival - Geliş


Bir youtuber ve iki blogda gördüğüm için izledim filmi. Süperman'in sevgilisi olarak tanıdığımız Amy Adams başrolde. Bilim kurgu türünde. Ansızın dünyanın çeşitli bölgelerine on iki adet ufo gelir. Artık insanlığın önündeki en önemli sorun ziyaretçilerimizin amacının ne olduğunu öğrenmektir. Onlarla iletişim kurmak içinde ordu dilbilimcisi Dr. Louise görevlendirilir. 

Film aslında iletişimin önemine dem vuruyor görünse de benim şüphelerim var. İletişim tabi ki önemli ama filmin arka planında tek dünya dilinin faydalı olabileceği gibi bir öngörü sezinledim. Fazla takıntılı ya da fazla komplocu olarak algılayabilirsiniz ama  ABD yapımı filmlere sadece film gözüyle bakmamalı. illüminaticiler mi dersiniz yoksa gizli güçler mi artık size kalmış, gizli bir yapının tek dünya devleti kurma ideallerinin olduğunu, hatta bu devletin adının Birleşmiş Milletler olduğunu, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi kuruluşların da aslında bu yapının organları olduğunu okumuştum. Sanki bu filmin de tek dünya dilinin önemi üzerine yapılmış propaganda olabileceğini sezinledim.  Sanırım yavaş yavaş kafayı yiyorum. 

 Allied - Müttefik


Bu filmde 2016 ABD yapımı ve tarih - dram türünde. Yan hikaye olmaması, durağan olması ve sürprizlere yer vermemesi nedeniyle eleştirilmiş. Ancak uçaktan atlayıp ölmeyen James Bond filmleri sizde de alerji yapmaya başladıysa ve biraz olsun istihbarat ajanlarına meraklıysanız bu filme göz atın. Evet kısmen durağan ve yan hikaye yok ama kesinlikle sürpriz var. Üstelik oldukça gerçekçi. Beni etkiledi, hatta bayıldım bu filme...

Sevgiyle kalın...