30 Kasım 2016

Özgün Bloglar, Tehlikenin Farkında mısınız?


Dün internette gezinirken 40 KB büyüklüğünde Blogger Konu Botu isimli bir uygulama gördüm. Uygulamanın boyutunun küçük olduğuna bakmayın, işlevi çok önemli. Bizzat kendim, kendi blogumda test ettim. Özetle sonu .blogspot.com ile biten bütün blogların içeriğini üstelik görselleri ile birlikte, xml dosyası olarak çekebiliyor. Hadi daha açık söyleyeyim, ÇALIYOR. Yani kopyalamayı engellemek için farenin sağ tuşuna koyduğunuz engelleme de bir işe yaramıyor.

Yazılımcı sitesinde, uygulamanın blogunu wordpress' e taşımak isteyenler, tema düzenleyenler ve şifresinin unutanlar için yazıldığı söylenmiş. Yani blogger zaten blog sahiplerinin kendi içeriklerini yedeklemesine izin veriyordu. Bu özelliğe "şifresi unutulan bloglar" gerekçesiyle eklenen özellik ise bir ağaç dikmek için tüm ormanı yakmaya benzemiş.  

Gerekçe ne olursa olsun özgün blog yazarları için hiç iyi bir uygulama değil. Özellikle de teknoloji, haber ve hikaye yazarları için. Günün birinde kendi blogunuzun klonuyla karşılaşabilirsiniz.    

Son söz olarak, eğer içeriğinizi çalan bloglar amatör bloglarsa endişelenmenize gerek yok. Zaten google algoritmaları çalıntıyı tespit ediyor. Bu durum içerik çalan site için fazla yaşayamayacağı anlamına geliyor. Ama içeriğiniz size göre çok daha fazla trafik alan yani google tarafından daha hızlı indexlenen sitelerce çalındıysa sorun yaşıyorsunuz. O siteler google aramasında sizin konunuzla sizden daha üst sıralarda görünebiliyor.

Bir de uygulamayı kötü niyetle kullanmayı düşünen arkadaşlar için bilgilendirme yapalım. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun ilgili maddeleri. Okumadan geçmeyin.

Selametle kalın.

Başkasına ait esere, kendi eseri olarak ad koyan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bu fiilin dağıtmak veya yayımlamak suretiyle işlenmesi hâlinde, hapis cezasının üst sınırı beş yıl olup, adlî para cezasına hükmolunamaz.

Bir eserden kaynak göstermeksizin iktibasta bulunan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır.

Hak sahibi kişilerin izni olmaksızın, alenileşmemiş bir eserin muhtevası hakkında kamuya açıklamada bulunan kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Bir eserle ilgili olarak yetersiz, yanlış veya aldatıcı mahiyette kaynak gösteren kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Bir eseri, icrayı, fonogramı veya yapımı, tanınmış bir başkasının adını kullanarak çoğaltan, dağıtan, yayan veya yayımlayan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır.

27 Kasım 2016

Hayal Kuruyoruz


Benim bu Mayıstan çektiğim nedir eyyy ahali. Lütfen okuyun, okuyun ki ne çektiğimi anlayın :)

- Abdullah aklımda çok güzel bir proje var. Bir ışık, bir ışık. Sana ödev olarak sorucam, cevaplar mısın???

+ Mayıs benim işim gücüm var, yoğunum. Hem çocuk muyum ben, ödevleri de sevmem zaten.

- Yaaa bir tane soru ne olur ki? Sanki TEOG sorusu, sanki işe yerleştirme sınavı... Temem temem soruyorum.

+ Sor hadi, sor ama cevaplamak için söz vermiyorum...

- Hayal et. Malın mülkün, paran pulun yani hiç bir maddi birikimin yok. Bir gün eline 4 kez kullanabileceğin sihirli değnek geçiyor. Ve kullandığın her hak için senden bir fedakarlık istiyor. Yalnız ilk hakkında para pul isteyip köşeyi dönmek yok. Hakkını neler için kullanırdın ve fedakarlıkların neler olurdu?

+ Peki, işte benim cevaplarım.

İlk olarak kundaktaki bebeği, sokakta koşuşturması gereken çocukları yani masum halkı acımasızca katleden savaş teknolojisini yok ederdim sanırım. Dünyayı yönettiğini sanan o koca koca adamlara, huysuz bir amca edasıyla "gidin az ötede, kendi aranızda çözün sorunlarınızı" derdim. Teknoloji sıfırlanınca çok uzak mekanlara gitmek zaman mı alır? Olsun ben kağnıyla gitmeye de razıyım.

İkinci hakkımı tüm insanlığın gelecek kaygısı duymadan yaşayabileceği bir düzenin kurulması için harcardım. Öyle bir düzen olmalı ki, kaygısızca yaşamayı öğrenen insanlar, korkusuzca kendileri olmayı başarabilsinler. Hayallerinde yarattıkları karakterleri ve yaşamlarını facebook profillerinden çıkarıp gerçek hayata taşıyabilsinler. Gösteriş için değil gerçekten severek, o anı yaşayarak gezsinler, sosyal sorumluluk projeleri peşinde koşsunlar, doğaya ve hayvanlara sahip çıksınlar mesela. Varsın yapılabilecek en kötü iş bana kalsın, ben ona da razıyım.

Sonra tüm sınırları kaldırırdım. Biri Van' da ki kahvaltı salonunda kahvaltısını yapsın, diğeri Mardin' de Süryani şarabını içsin sonra buluşup Londra' ya gitsinler, Babil'in kulesine çıksınlar, Mısır piramitlerini gezsinler mesela. Öyle pasaporttur, vizedir hiç bir formalite olmadan. Sonra mahallemize gelen iki Afgan gezginle tanışsak güzel olmaz mıydı sizce de? Varsın bana yaşadığım şehirden çıkmak yasak olsun, ne fark eder?

Son hakkımı da tüm insanlığa okuma alışkanlığı kazandırırdım. Okur - yazar olabilmek için gerçekten hem okuyup hem de yazmak gerektiği anlaşılsın diye. Zihni açılsın insanlığın, her bağırarak konuşana ve her söylenene kanmasın mesela. Fikri ya da hayali olan da tüm insanlığın bir gün okuyacağını bilerek yazsın bir kağıda. Öyle komünizmdir, kapitalizmdir, maksizmdir dayatılamasın insanlığa. Bana yazmak yasak olsa da olur.

Sonra çok ama çok zengin olmak isterdim. Tüh bee, hakkım bitmiş...

Yerimde siz olsaydınız ne derdiniz?

25 Kasım 2016

Böyle Buyurdu Zerdüşt - Friedrich Nietzsche


Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabı bana Nietzche Ağladığında kitabını okuduğum sıralarda tavsiye edilmişti. Tavsiye sırasında da biraz ağır ama beyin yakan fikirlerin olduğu bilgisi de iliştirilmişti kenarına.

Bazı kitapları zevk alarak okumak için zaman çok önemli sanırım. Belki de zamandan çok kitabın anlatılarıyla ilgili öncesinde az buçuk temeliniz olmalıdır. Yoksa bir takım fikirler uçuk, bazı fikirlerse anlamsız gelebiliyor. Bu bocalama durumunu Zerdüşt' de çokça yaşadım.

Kitapta anti evliya karakterindeki Zerdüşt' ün kimi zaman öğrencilerine, kimi zaman halka, kimi zaman kendisini arayan krallara anlattığı öğretilerini okuyoruz. En temel öğretisi ise Tanrı öldü dür. Bunu şöyle açıklar Zerdüşt; aslında Tanrıyı insan beyni yaratmıştı. Onu bazen bir hayvanın bedenine, bazen bir gök cismine bazen de görünmeyen bir varlığa yerleştirmişti. Ve o tanrının en temel özelliği yasaklarla insanları dizginlemesiydi. Öldürmeyeceksin, çalmayacaksın gibi emirlerle düzen kurmaya çalışmasıydı. Oysa öldürmekte, çalmakta hayatın içinde olan şeylerdi. Artık insan tanrıya ulaşmak yerine üstinsana ulaşmalıydı. Zihnindeki tanrıyı öldürmeli, hayvan ile üstinsan arasındaki gerilmiş ip üstünde, düşmeden üstinsana ulaşmaya çalışmalıydı. 

Nietzche' nin acayip fikirleri de var. Öğretilerinin birinde, dilencilere yardım etmenin de etmemenin de insanda huzursuzluğa neden olduğunu ve bu nedenle dilencilerin ortadan kaldırılmaları gerektiğini savunuyor. Başka bir yerde "affetmenin getirdiği mutluluk, öldü affederken"  diyerek affetmenin hata olduğunu anlatıyor. 

Kitabı okurken yaşam tarzıyla Mevlana ya da Yunus Emre gibi ancak öğretileriyle tam tersini savunan bir Zerdüşt karakteri canlandı hayalimde. Kitabın dili de biraz acayip. Bunda çevirmenin anlatıları tam olarak anlayamadan çevirmesi de etkili olabilir. Çünkü bir çok paragrafı anlamakta zorlandım veya anlamsız buldum. Bilemiyorum, belki de benim eksikliğimdi. 

Son söz olarak; Nietzsche kitabını "yazılmış en derin eser" olarak tanımlasa da kitap ve öğretileri benim üzerimde etkili olmadı.

Sevgiyle kalın, üşütmeyin sakın.     



19 Kasım 2016

Araba Sevdası - Recaizade Mahmut Ekrem


Kitabı almadan önce Recaizade Mahmut Ekrem' in Araba Sevdası romanının 1889' da yazıldığı ancak yaklaşık on yıl sonra basıldığı ve edebiyat çevrelerince ilk realist roman olarak kabul edildiği gibi bir kaç bilgi vardı aklımda. Kitabı okumamdaki en büyük etkense İLK realist roman örneği olarak kabul edilmesiydi. 

Roman dönemin elit tabakasının iç dünyasını, çelişkilerini yanlış anlaşılan batılılaşma algısını gözler önüne seriyor. Bunu da üst düzey bir devlet memurunun burnu havada oğlu Bihruz Bey üzerinden anlatıyor. Bihruz Bey Türk insanını medeniyetten yoksun ve kaba, Türk dilini ise yetersiz görmekte, bunun içinde özel hocadan Fransızca dersi almaktadır. Tabi ki aldığı Fransızca eğitimi de yetersiz geldiği için tam bir gurbetçi ağzıyla, yarı Fransızca yarı Türkçe konuşmaktadır. Mümkün olduğu kadar halkın arasına karışmamakta, boş zamanlarını ücretle girilebilen mesire yerlerinde gezerek geçirmektedir. Konuşmak zorunda olduğu evin hizmetlisi, berber, garson gibi kimselerle bile Fransızca konuşmaya çalışmaktadır. Babası hakkın rahmetine kavuşup yüklü bir mirasın üzerine konunca da tam bir mirasyediye dönüşecek, mirasını kendi zevkleri için har vurup harman savurmaktan kaçınmayacaktır. Böylece eriyen servet günü gelince canını sıkacaktır.

Kimine göre mirasyedi, kimine göre züppece bir hayat süren Bihruz Bey, yine bir mesire yeri gezisi sırasında en az kendisinin ki kadar güzel arabadan inen genç ve sarışın bayana tutulur. -Araba dedimse bildiğiniz araba değil. Ben at arabası diyeyim siz fayton anlayın.- Bihruz Bey sarışın güzel Periveş hanıma bir çiçek sunar ve haftaya tekrar aynı saatte aynı yerde görmek ister. Bir sonraki görüşünde de arabasına bir mektup atar ve bir daha uzun süre göremez. Bihruz Bey aşık olduğu Periveş hanımı görmeyi hayal ettiği zamanlarda, iç dünyasında o kadar çok yüceltir ki. Onu da kendisi gibi Fransızca konuşan, zengin ve asil bir bayan zanneder. Oysa Periveş hanım, eşinden yeni boşanmış, alelade halktan biridir. Daha fazla spoiler vermeden konuyu kapatayım.  

Ben romanı okurken çok eğlendim. Yazım dili de ağır değil ama çokça Fransızca cümle ve parantez içinde açıklaması var. Bu durum okuma hızınızı düşürse de kitabı daha da eğlenceli hale getirmiş.

Son olarak kitabı elimde gören bir arkadaşım aynı dönemi anlatan, Ahmet Mithet Efendi' nin Felatun Bey ile Rakım Efendi, Şemsettin Sami' nin Talat ve Fitnat'ın Aşkı ve Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani kitaplarını da okumamı tavsiye etti. Umarım onlarda Araba Sevdası kadar güzeldir.

Sevgiyle kalın 

17 Kasım 2016

Koca Yürekli Adam, Kız Rıza


Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal iken, pireler berber iken Anadolu'nun küçük bir şehrinde Rıza isminde bir güvenlik görevlisi yaşarmış. Bizim Rıza 35 yaşlarında, 1.75 boylarında, 80 kilo civarında, buğday tenli, kibar mı kibar bir erkek güzeliymiş. Onu görenler Allah'ın onu cennetinden çıkarıp, üstüne giydirdiği güvenlik görevlisi kıyafetiyle Anadolu' nun bu küçük şehrinde görevlendirildiğine inanırlarmış ama belli de etmezlermiş. Rıza ise o küçük şehirde yaşamak istemez ille de büyük şehre gitmek istermiş. Aslında Rıza' lık bir sorun yokmuş ama Allah ona öyle bir kadın vermiş ki, "ben ailemin bulunduğu şehirden başka yerde yaşamam, ne yaparsan yap buraya gel" der de başka bir şey demezmiş. Rıza durumu o zamanın devletine de çıtlatmış ama devlet kaşlarını yukarı kaldırmış "cık" demiş. O devlet ki bir kere "cık" dedi mi bir daha "hee, olur" demezmiş. Rıza araya ayılar, dayılar, amcalar, halalar, teyzeler koysa da yine de işini oldurup o büyük şehre gidememiş. Mecbur bekar iki arkadaşının yanında bir eve yerleşmiş. 

Rıza' nın çözmesi gereken bir sorun daha varmış. Evvel zamandan daha evvel zamanda, bizim Rıza arkadaşıyla birlikte herkesin peşinde koştuğu bir hırsızı yakalamış, atmış arabaya.  Yolda giderken el telsizinden "hırsız beyi yakaladık merkeze götürüyoruz" demiş. Cümlede geçen "hırsız BEY" telsizden duyulur duyulmaz insanlar, araçlar, dünya, gezegenler hatta zaman bile donmuş. Bir süre sonra ilk baharda çiçeklerin tomurcuklanması gibi her şey tekrar canlanmaya başlayınca o yörenin en en en büyük emiri "onu çağırın gelsin" diye ferman buyurmuş. Apar topar çıkarmışlar emirin karşısına Rıza' yı. Herkes bir ton azar beklerken, emir karşısında gördüğü erkek güzelini üzmeye kıyamamış, sadece "sen git evladım" diyebilmiş. Ama Rıza' nın çevresi fesat, yapıştırmışlar hemen Kız Rıza lakabını. 

Bizim Kız Rıza dertliymiş. Büyük şehirdeki kadın hem çalışmıyormuş hem de üç öğün para yemeye başlamış. Çalışmaması sorun değil de çok para harcamasına çözüm bulmalıymış, yoksa ocağına incir ağacı dikilmek üzereymiş. Kadının yanına gitmiş ama hiç bir şey söylemeden geri gelmiş. Kadın "Param bitti Rıza n'olur para gönder" dediğinde, "benim dolaptaki ceketimin cebinde unuttuğum para olacaktı onu al" demiş. Ama o para çok azmış, kadının dişinin kovuğuna yetmezmiş. Daha gün geçmeden Rıza ben açım demeye başlarmış kadın. Rıza her seferinde, yok ayakkabımın içinde, yok saksının altında, yok dolabın altında diyerek gittiğinde sakladığı paraların yerini söylermiş. Rıza belki kadın akıllanır diye öyle yapmış ama ne mümkün. Kadında az değilmiş hani. Bir gün Rıza'ya "Rıza ben güne girdim, ilk parayı da ben aldım, gün paramı sen ödersin artık" demiş. Rıza belki de o büyük şehre gidebilse sorun çözülecekmiş ama artık ip kopmuş.

Bir akşam bizim Kız Rıza kendinden beklenmeyeni yapıp "kız" lıktan kurtulmaya karar vermiş. Bir gece yarısı ev arkadaşı Ali' nin yanında "ah bir fahişe olsa da ona gitsem, ama bu saatte nerdee" demiş. Rıza, Ali' den "vay koçum benim, dertlerinden kurtulup normale döndün, aslan kardeşim ama bu saatte bulamayız" demesini beklemiş. Ama Ali tilki gibi kurnaz, kurt gibi tuttuğunu koparan biriymiş. Rıza'yı ben normale döndürdüm, tekrar erkek yaptım deme fırsatını kaçırmak istememiş. Almış Rıza' yı arabasına önceden tanıdığı bir fahişeyle buluşturup ıssız bir yere götürmüş. Kız Rıza' yı dert basmış. İçtiği iki bardak suyu hijyenik olsun diye farklı bardaklardan içen, bir kullandığı bardağı bir daha kullanmayan Rıza nasıl olur da herkesin kullandığı.. Tövbe tövbee... Arabada kadınla yalnız kalan Rıza, kadına "ben senin paranı fazlasıyla vereyim ama hiç bir şey yapmayalım. Yalnız arabanın arkasında zıplayalım da arkadaşım bizi bir şey yapıyor sansın" demiş. Ama kadın olur mu öyle şey demiş, çıkmış arabadan...

Bu işi de çözemeyen temiz kalpli Rıza, o kadından boşandıktan sonra dünya güzeli bir kızla görülmüş o küçük şehirde. Artık kız mı onu ayarladı yoksa o mu kızı ayarladı bilinmez. Küçük şehirde,  karınca kararınca yaşayacakları mutlu bir yuva kurmaya karar vermişler. Vermişler vermesine ama o sırada boşandığından habersiz devlette haber göndermiş Rıza' ya. "Ahh Rıza, biz sana ne kötülük etmişiz, var git büyük şehrine sorunlarını çöz, evliliğini kurtar" demiş, göndermiş onu büyük şehre...

16 Kasım 2016

Blogger Yorumlarınıza Resim Eklensin İster misiniz?

Resme tıklayarak büyütebilirsiniz

Bloguma renk gelsin, değişiklikleri severim diyenlerdenseniz yani cevabınız evet ise buradan buyurun.  

İlk olarak blogunuzun html sayfasındaki body etiketinin kapanışını buluyoruz. Bunun için aşağıdaki kodu buluyoruz.

</body>
bu kodu bulduktan sonra üst kısmına aşağıdaki kodları yapıştırıp kaydediyoruz.

<script type='text/javascript'>
//<![CDATA[
function replaceText(){if(!document.getElementById){return;}
bodyText = document.getElementById("comment-holder");
theText = bodyText.innerHTML;
theText = theText.replace(/\[img\].*?'.*?\[\/img\]/gi, "");
theText = theText.replace(/\[youtube\].*?'.*?\[\/youtube\]/gi, "");
theText = theText.replace(/\[img\]/gi, "<div style='clear:both'></div><img style='float:left;margin: 3px 0px 5px;border:1px solid #DDD;max-width:98%;background:#FFF;padding:4px' src='");
theText = theText.replace(/\[\/img\]/gi, "'/><div style='clear:both'></div>");
theText = theText.replace(/\[youtube\]http:\/\/youtu.be/gi, "<p style='margin: 5px 0px'><iframe width='480' height='360' src='http://www.youtube.com/embed");
theText = theText.replace(/\[youtube\]http:\/\/www.youtube.com\/watch\?v=/gi, "<p style='margin: 5px 0px'><iframe width='480' height='360' src='http://www.youtube.com/embed/");
theText = theText.replace(/&amp;feature=/gi, "?rel=0' '");
theText = theText.replace(/\[\/youtube\]/gi, "?rel=0' frameborder='0' allowfullscreen></iframe></p>");
bodyText.innerHTML = theText;
}replaceText();
//]]>
</script>

Artık blogumuzun yorum kısmına resim ve youtube videosu eklenebilir. Ancak bunun için ziyaretçilerinizi bilgilendirmeniz gerekecek.

Yorumlara resim eklemek için;

[img]Resim URL Adresinizi Yazın[/img] 



Hadi bakalım şimdi sıra sizde. Konusu ne olursa olsun beğendiğiniz resmi yoruma bırakın.

Son Söz: Kodları blogunuza eklemeden önce html kodlarınızı yedeklemeyi unutmayınız. Ben çok beğendim ama yapmaya çekiniyorum diyorsanız yardım istemekten çekinmeyin.

Sevgiyle kalın.

Edit : Yabancı bir temada gördüğüm yorumda video oynatma konusunda sorun çıktı. Anladığım kadarıyla  blogger iframe kodunu engelliyor. bu nedenle video kodunu okuyamıyor. Hata giderilirse konu daha sonra güncellenecek. 

15 Kasım 2016

Satranç - Stefan Zweig


Kitabı ilk olarak Kitap Güneşim'in blogunda gördüm. Yazarının bu kitabı yazdıktan kısa bir süre sonra eşi ile birlikte intihar etmesi ve kitabın veda özelliği taşıması gibi özellikleri dikkatimi çekmişti. Sonrasında bir kaç kitap blogunda daha bu öykü hakkında övücü yorumlar görünce artık zamanının geldiğine karar verdim.

Kitap 75 sayfa. Bir oturuşta okunabileceklerden. Sağ olsun Tutku yayınları kitabın arka kapağında spoiler filan dinlemeden tüm öyküyü özetlemiş. Bu nedenle içerik hakkında fazla bir şey söylemeye gerek kalmamış. Zaten kitabı da okuma nedeniniz öyküden ziyade baş karakterlerinin psikolojik analizleri olmalı. Köyünde geri zekalı muamelesi gören Mirko Czentoviç ile hayatının bir kısmı tutsak olarak ağır psikolojik işkence altında geçen Dr. B. nin psikolojileri okuyucuyu fazlasıyla etkileyecektir. 

Eğer sizde güncel kitapların pahalılığından dertliyseniz hatta irite olduysanız, geçmişin tozlu raflarında kalmış etkileyici eserlere yönelebilirsiniz. 5 tl gibi komik bir rakamla kitaplığınıza kavuşturacağınız bu eserden fazlasıyla memnun kalacağınızdan eminim. 

Sevgiyle kalın.

11 Kasım 2016

İncir Kuşları - Sinan Akyüz


90 ların çocukları olarak, çocukluk yıllarımızı anlata anlata bitiremeyiz. Sokakta oynayan son nesildik, daha samimiydik, arkadaş canlısıydık der dururuz. Sonuna kadar da haklıyız. Ama o dönemde bile her şey toz pembe değildi. Özellikle de 1992- 1995 yılları arasında Avrupa'nın göbeğinde, herkesin gözleri önünde, neredeyse canlı yayınlarda katledilen Boşnak kardeşlerimiz vardı. Elimizden fazla bir şey gelmedi, sadece üzülebildik. Eminim benim gibi o dönemi yaşayanlar ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaklardır.

Sinan Akyüz işte bu tarifi imkansız acıyı, İncir Kuşları romanında anlatmış. Üstelik "Bu kitap tamamen gerçeklere dayanmaktadır..." dipnotuyla okuyucusunun dikkatine sunmuş. Yürek parçalayıcı, iç kanatıcı bir hikaye.

Roman Suada Hatiboviç'in anlatımıyla yazılmış. Suada, müslüman bir Boşnak gencidir ve konservatuvar öğrencisidir. Konservatuvarın müdürü ve Suada'nın sevemediği Duşanka'nın oğlu Tarık'la aşk yaşamaya başlar. Bu sırada aynı sınıftan sırp genci Zdenko' da Suada' ya aşkını ilan eder ancak karşılık bulamaz. Ve 6 Nisan 1992' de savaş tam anlamıyla patlak verir. Suada'nın yaşadığı ev basılır, annesi, ablası ve eniştesi öldürülür. Ailenin geri kalanları ise esir edilir. Artık sırp ordusunda komutan olan Zdenko, Suada' yı kendi esiri olarak alır ve defalarca tecavüz eder.  Ablasına da gözleri önünde bir çok Sırp askerinin tecavüz ettiğine şahitlik eder. Savaş ilerleyip Zdenko ağır yaralanınca, zaten güzelliğiyle dikkat çeken Suada'ya diğer askerler de tecavüz eder. Sadece bu kadar mı? O dönem Bosna' da görev yapan ve görevi savaşı önlemek olan Birleşmiş Milletler'in Kanadalı komutanı General Lewis MacKenzei' de "Menfaat ile motive edilmiş aşk, en güçlü aşktır" diyerek esir Boşnak kızı Suada'ya tecavüz eder.      

Burada romanın içeriğiyle ilgili çok fazla ayrıntıya girmeden yüzeysel bilgiler vermeye çalıştım. Herhalde bu kadarı bile tüyleri ürpertmeye yetiyordur ama romanda çok daha fazlası var maalesef.

Son olarak Sinan Akyüz' den de bahsetmeliyim. Yazarın Piruze'den sonra okuduğum ikinci romanı. Her iki roman içinde okurunu yormayan, akıcı ve acıklı bir dile sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Artık raflarda okumadığım bir Sinan Akyüz kitabı görürsem tereddüt etmeden alırım. Diğer kitaplarını bilemem ama İncir Kuşları mutlaka okunmalı dediğim kitaplar arasındadır.

Sevgiyle kalın...


10 Kasım 2016

İnsan Ruhunun Haritası - Ahmet Ümit


İnsan Ruhunun Haritası kitabını Ahmet Ümit'i fazla sevmeyen bir arkadaşımdan ödünç aldım. Hatta bana verirken "bu kitap farklı, bunu seveceksin" dedi. Oysa ben Ahmet Ümit' in kitaplarını zaten seviyordum.

Bu sevgili olma durumuna rağmen farklı bir Ahmet Ümit'le karşılaştım. Kitap insan, yazarlar ve roman karakterleri üzerine yazılmış denemelerden oluşuyor. 

Oidipus, Don Kişot, Madam Bovary, Dimitri Karamazov, Anna Karenina, İnce Memed, Kont Drakula ve Frankenstein gibi karakterlerin edebiyat dünyamızı ve okuru ne denli etkilediği üzerinde uzun uzun duruyor. Sadece roman karakterleri mi? Edgar Allan Poe, Dostoyevski, Franz Kafka, Anton Pavloviç Çehov, Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Vedat Günyol, Sait Faik, Selim İleri ve diğerleri.

Ahmet Ümit yazarları ve karakterleri öyle derinlemesine inceliyor ki. Hayat hikayeleriyle birlikte yazarların psikolojik durumlarına kadar yaşadıkları tüm travmalar. Hatta farklı yazarların oluşturdukları dedektif karakterlerini birbiriyle karşılaştırıp analiz ediyor. Oluşturulan Kont Drakula karakterinin kendinden sonra yazılan roman karakterlerini nasıl etkilediği ve bir çerçeve içine hapsettiğini gözlerimizin önüne seriyor. İnce Memed karakterinin kendi hayatındaki etkisinden bahsediyor. Romancının, zengin, fakir, cesur ya da pısırık her ne olursa olsun okuruna bir şeyler, belki de kendini anlatmaya çalıştığı üzerinde duruyor. 

Peki, yazarların polisiye yönlerini araştıran ve roman karakterlerinin fiziki ve ruhsal yönlerini derinlemesine inceleyen Ahmet Ümit, özgün kalmayı nasıl başarabilmiş? Ya da başarabilmiş mi? Başkomiser Nevzat gerçekten özgün bir karakter midir? Çözülen cinayetlerde, Ahmet Ümit' in kaleminden yazılmış ama aslında başka bir yazarın polisiyesini okuyor olabilir miyiz? 

Son söz olarak özgünlüğünüzü kaybetme riskine rağmen hikaye ve roman yazan arkadaşlara şiddetle tavsiye ettiğim bir kitaptır. Okuyun, bir çok karakteri derinlemesine analiz edin ve kendi karakterlerinizi oluşturun.

Sevgiyle ve bol kitapla kalın.