29 Ağustos 2016

Eşeğin Fikri - Ferhan Şensoy


Eşeğin Fikri, Kazancı Yokuşu' ndan sonra okuduğum ikinci Ferhan Şensoy kitabı. Kitap, Ferhan Şensoy' un günlük hayatta karşılaştıklarını yazdığı denemelerden oluşmasına rağmen oldukça iddialı bir slogana sahip; Her Türkün El Kitabı 

Günlük gibi düşünebilirsiniz. Belirli bir düşünce sıralaması yok. O gün ya da o an aklına ne gelmişse o yazılmış havası var. Eleştirilerse her insanın kaldıramayabileceği türden. Edebi dil kaygısı olmadan, ince nükteler yerine bildiğimiz hakaretvari, kahve ağzı eleştiriler yoğunlukta. Bu tavır Kazancı Yokuşu romanında, roman karakterleri üzerinden yapıldığında okuru neşelendirip, güldürüyordu ancak deneme türü bir kitapta huzursuzluk yaratmış. Aslına bakılırsa tam olarak Ferhan Şensoy' un yaşadığı toplumu beğenmediğini, yukarıdan baktığını hatta 'benim ne işim var bunların arasında' havasında olduğunu hissettirmiş. 

Bu kadar eleştirinin yanında Sezar' ın hakkını da Sezar' a vermek lazım sevgili okur. Eleştirdiği konuların çoğunda haklı. Kendi önceliğimiz olmayan şeyler hakkında ne kadar çok kafa yoruyoruz gibi bir tespiti var ki, okurken başımın üstündeki ampul yandı.

Sanki Ferhan Şensoy hep roman yazsa daha iyi olacak gibi ama 'Beşbenzemez Denemeler' olarak tanımladığı bu kitabı da okunmalı.

Sevgiyle kalın...


26 Ağustos 2016

Kazancı Yokuşu - Ferhan Şensoy



Hani bazı insanlar vardır ya, ne anlatırsa anlatsın karşısındaki insanı güldürebilen. İşte öyle bir kitap yazmış Ferhan Şensoy.  Edebi dil kaygısı duymadan, konuşulduğu gibi yazılan bir hikaye koymuş karşımıza. İşte tam da bu nedenle Albayım Nejdet, Melek abla, Ercüment, reklamlarda oynayan çocuk ve diğerleri gözümüzün önünde canlanıveriyor. Kazancı Yokuşu mu? Hani şu bizim bakkal yusuf'un olduğu sokak işte hissine kapılıyorsunuz.

Özellikle ilk sayfaları çevirirken, nerede olduğuma, beni gülerken gören insanların garipseyen bakışlarına aldırmadan yanaklarım ağrıyana kadar güldüm. Ta ki hikayenin sonuna gelene kadar. Sonundaysa nası yani, noldu şimdi, neden ama şaşkınlığı içinde abandone oldum. 

Hikayenin sonunu kafanızda oturtabilmek için Kazancı Yokuşu' nun tarihini bilmek gerekirmiş sevgili okur. Hadi biraz daha spoiller vereyim. Aslında hikaye Mayıs 1977' de bitiyor.

Siyasi ya da ideolojik görüşün ne olursa olsun bu hikayeyi de okumalısın kitap dostu.

Sağlık, mutluluk, sevgi ve bol kitapla kalın...  

19 Ağustos 2016

Olduğu Kadar Güzeldik - Mahir Ünal Eriş


Kitapeylemi tarafından hediye edilen kitaplardan ilki. Kitaba geçmeden önce hediyeleşmek ya da takas, artık siz ne dersiniz bilmiyorum ama kitaplar konusunda bu tür aktivitelere girmek istiyorsanız hemen bloguna koşun derim.

Olduğu Kadar Güzeldik, kitap ve yazarı hakkında öncesinde hiç bir bilgim olmayan, kısaca okuma listeme piyangodan giren bir kitap. İsmini Yıldız Tilbe'nin bir twitinden almış. Kısa kısa sekiz hikayeden oluşuyor ve incecik. Yani tam benlik...

Hikayelerin tamamı içini dökercesine. Hani dertlerin bardaktan boşanırcasına yağdığı, insanın kimseye açılamadığı anlarda içini döktüğü bir günlük gibi.  Hepsi hayatın içinden ve hüzünlü hikayeler. 

Okumaya başlarsanız elinizden bırakmadan bitireceğinize eminim...

Keyifli okumalar...

Arka Kapak;

Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra. Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında ağ onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından.

Yine yaz akşamları. Yaralı tekneler, küflü sesler. Erdek'te çay bahçeleri, bıkkın orkestra, tatsız garsonlar. Ezine, Susurluk, Bandırma, burası Ankara, orası Samsun! Yalandan bayılanlar, bilmezden gelinenler, kaybolan dayılar.... Uykusunda ağlayan adamlar, pişmanlar, yorgunlar. Para için mırın kırın, laf dokunduran konuşmalar. Nerede bu Türkan Şoray?

Mahir Ünsal Eriş, sokaktan gelen gürültüyü, bangır bangır Yıldız Tilbe dinleyen evleri resmediyor. Bi gevezeleşip bi susanları, iyi olalım be ne olur diyenleri, helallik isteyenleri anlatıyor.

Olduğu Kadar Güzeldik, gazoza doğru çocuklaşan hikayelerle çağlıyor, zamana dokunuyor. Eriş, hüzünlü mağlupların iyimser yazarı olmaya devam ediyor.



17 Ağustos 2016

Sis ve Gece - Ahmet Ümit



Polisiye roman okumayı ya da bir arkadaşınıza tavsiye etmeyi düşünüyorsanız Ahmet Ümit kesinlikle listenizin ilk sırasında yer almalı. Bu sonuca Beyoğlu Rapsodisi, İstanbul Hatırası, Patasana ve Sis ve Gece romanlarını okuduktan sonra rahatlıkla varabiliyorum. Yazarın okuduğum tüm romanları ilk sayfalardan itibaren okuyucusunu içine çeken, merak uyandıran, okunan her yeni sayfada okuyucu öngörülerini değiştirebilecek bir hikaye örgüsüne sahip.

Siz de Sis ve Gece kitabını okumayı düşünüyorsanız evli bir istihbarat polisinin kaybolan genç sevgilisini (eşini değil) arayış hikayesini okuyacak, kurgulanan karakterlerin gerçekliği kadar karakterlerin geçmişlerine dair anlattıkları hikayelerle romanın içinde kaybolacak, bazı bölümlerde ana hikayeyi bir kenara bırakıp yan hikayenin içinde kaybolacak, etkileyici yan hikayelerin yanında istihbarat dünyasındaki iç çatışmalara, örgüt evlerinin iç yapılarına, yargısız infazlara dair bir çok ip ucuyla karşılaşacaksınız demektir.

Bu arada kitabın filmi de yapılmış. İzlemedim ama oyuncu kadrosu ve aldığı ödüllerle izlenebilecek bir film izlenimi uyandırdı bende. Haberiniz olsun :)

Son olarak gürül gürül kitap okuyun, sağlıcakla kalın sevgili okur...

16 Ağustos 2016

Boruotu Cinayeti - Barış Soydan


Barış Soydan 2014 yılına kadar Sabah gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yapmış. Ancak 2014 yılında Gezi olaylarının patlak vermesi ve gazetenin el değiştirmesiyle işinden olmuş. Sonrasında gazetecilik deneyimleriyle harmanladığı ilk polisiye romanı Boruotu Cinayeti'ni yayımlamış.

Romanda olayları ulusal bir gazetede editörlük yapan Ufuk Lodos anlatıyor. Ufuk yazdığı bir kitabı uzun zamandır görüşmediği eski arkadaşı Aydın Karakalem'e adamıştır. Ancak okurundan gelen bir e-mailde Aydın Karakalem' in şüpheli bir şekilde öldüğü yazmaktadır. Ufuk bu olayı araştırırken bölgesel bir gazetede çalışan Bilal' den de yardım alacaktır. 

Okur olarak romanın sayfalarını çevirdikçe yazarın asıl amacının gazeteciliğin etik ilkelerini kanıksatmak olduğu hissine kapılıyorsunuz. Gerek KCK operasyonları gerekse Ergenekon soruşturmalarında polisin gazetecilere sızdırdığı ve gazetecilerin doğruluğundan emin olmadan yayımladığı haberlerle toplumu nasıl manipüle ettiği örneklemeleri, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin objektiflikten uzak ve devam haber yapılmadan askıda bırakılan haberlerinin etikliği, romanda çözülmeye çalışılan Aydın Karakalem cinayetinin çok çok önüne geçmiş. 

Dikkat çeken diğer konu ise yazarın incisözlük ve ekşisözlük gibi yazar sitelerini bilgi kaynağı olarak kabul etmesi. Hatta öyle ki buradaki yazarlara ulaşarak görüşme talebinde bulunacaktır. 

Peki neden boruotu? Boruotu kullanıldığında üç gün halüsinasyon görmenize neden oluyormuş. Yani çok etkili. Ufuk Lodos' da sevgilisinin verdiği boruotunu içtikten sonra cinayeti çözüyor. Ya halüssinasyon gördüyse?

Son söz olarak demek ki neymiş sevgili okur, okuduğumuz ya da izlediğimiz her habere hemen inanmıyormuşuz... 

Sevgiyle kalın...

14 Ağustos 2016

Mutsuz Çocuklar Ülkesi - Özgür Bacaksız



Benim için 90' lı yıllar denilince akan sular durur. Hele de bir kitabın arka kapağında, Süper Baba'nın müziğini flütle çaldığımız, tsubasa' nın topun peşinden koşuşunu izlediğimiz yıllardan bahsettiği yazıyorsa o kitap alınmaz mı ?

Bakmayın kitabın adının 'Mutsuz Çocuklar Ülkesi' olduğuna. Biz o günlerde yaşadığımız gelip geçici üzüntüleri bugün özlemle arıyoruz.Yazar da bunun farkında. Bakkal kokuları, Capri Sunlar, mahalle maçları, kavgaları. Benim yaşadıklarımı o dönemde çocuk olan herkes mi yaşamış duygusuna kapılıyorsunuz. 

Peki ya siz, erkekleri terk eden kızlar! Arkanızda nasıl bir harabe bırakmışsınız okumak ister misiniz? Sevgilisini düğün salonunda eşiyle dans ederken gören erkeğin dramı... Yüreğiniz parçalanır, olduğunuz yerde kalakalırsınız...

Son olarak yazarın dilinden de bahsetmem gerekir. Yazarın ya da anlatıcının olabildiğince açık yazmasını, yeri geldiğinde küfrü bile en doğal haliyle hatta şivesiyle aktarması gerektiğini düşünen biriyim. Ancak Özgür Bacaksız, özellikle de kitabın ilk sayfalarında olayı baya abartmış. 'Piç' lakaplı bir arkadaşının lakabından bahsetmesin demiyorum elbette ama iki sayfada yirmi kez piç yazması bir erkek okur olarak beni bile rahatsız etti. Bir de o küfrü üstelik koyu bir şekilde tekrar tekrar yazmasaydı güzel olurdu.  Bunların dışında okuması kolay, aralara güzel sözler konulmuş ve annelere mükemmel methiyeler dizilmiş kısımlar var.

Eğer sizinde 90' lı yıllara dair anılarınız varsa iki saatinizi ayırıp o yıllara gidebilirsiniz.

Keyifli okumalar...


7 Ağustos 2016

Geniş Zamanlar - Ayşe Kulin


Popüler kültürün pohpohlayarak gözümüze soktuğu yazarlar ya da kitaplar hakkında ön yargım olsa da, kitabın inceliği bu etkiyi sıfırladı sanırım. Ayşe Kulin' in Nefes Nefese ve Bir Gün' ünden sonra okuduğum üçüncü kitabı. 

Kitap dört öyküden oluşuyor ve ilk üç öykü birbiriyle bağlantılı. Öykülerin tamamı kadınların hayatı ve çektiği acıları konu edinmiş. Tam bir Mahsun Kırmızıgül filmi havasında, ver acıyı tarzında. Feminist arkadaşlar yanlış anlamasın, çekilen ızdırapları görmezden gelme ya da küçümseme gibi bir niyetim yok. Hatta sizi çok iyi anlayan bir blogu okuyorsunuz.

Kitabımız Ayla' nın perişan bir halde uyanmasıyla başlıyor. Okudukça anlıyoruz ki ne kadar elit ve kültürlü bir dünyada yaşıyor olsanız da aldatılabiliyor, hayatınızın sonuna kadar yurt dışında yaşamayı göze alabiliyorsunuz.  Ayla' nın derbeder halinden kendine gelme, yaşadıklarını analiz etme sürecini okurken Türk erkeklerinin kızgın ve yabani hallerini özlediğini şaşkınlıkla okuyoruz. 

Bu toparlanma sürecinde Ayla' nın aklına Fatik gelir. Fatik evi temizlemeye gelen kadındır ve Zehra isminde bir kızı vardır. Ayla boşandıktan sonra Zehra' yı yanına alır ve eğitimiyle ilgilenir. Tüm çevresinin -her horoz kendi çöplüğünde eşelenir- uyarılarına aldırmadan Zehra' ya sınıf atlatmaya çalışır. Zehra ise liseyi bitirir ve hemşire olarak çalışmaya başlar. Kısa bir süre sonra da aynı hastanede çalıştığı bir doktorla aşk yaşamaya başlar. Ayla' yı, Zehra' nın öz ablası zanneden doktor bir süre sonra Zehra' nın gerçek ailesini öğrenir ve evlenme hayali kuran Zehra' yı terk eder. Hayata küsen Zehra köyüne döner ve burada kendisi gibi hayata kapalı kendisinden dört yaş küçük Aydın ile evlendirilir. Aydın ise şehre dini eğitim alması için gönderilen ancak orada işin dozunu kaçıran, tam anlamıyla yobazlaşan birdir. Tüm kadınları şeytan olarak görmektedir. -olacak şey değil- Ancak kendi evinde hayat tarzını daha rahat yaşayacağı düşüncesiyle evlenir. Yaklaşık bir yıl kadar sonra Zehra kaynanasının telkiniyle, çocuklarının olması durumunda her şeyin yoluna gireceğine inanır. Bir akşam mutfakta Aydın' a bu fikrini açar  ve ona yaklaşmaya çalışır. Aydın ise karşısındakinin şeytan olduğunu düşünerek Zehra' yı dört yerinden bıçaklayarak öldürür. 

Diğer iki hikaye ise daha olağan. Birinde 6 aylık hamile kadının düşük yapma sürecinde köyden şehir hastanesinde giderken çektiği zorlukları okuyoruz. İkincisinde ise orta yaşlarda bir kadının göğüs kanseri nedeniyle sağ göğsünün alınması sürecinde, kadınlığının eksik kalacağı düşüncesiyle bunalıma girmesini hatta eşinden bile boşanmayı göze alan bir kadının dramını okuyoruz.

Son söz olarak sevgili bayan okur, sizleri anlayan erkeklerin olduğunu unutmayın lütfen. Hassas bir konu da okuduğum bir kitabı yorumlamaya çalıştım, sürç-i lisan ettiysem affola...

Sevgiyle kalın...

4 Ağustos 2016

1984 - George Orwel


Yazarın ilk okuduğum Hayvan Çiftliği romanından sonra listeye almıştım kitabı. Eğer bir yazarın sizi etkileyen bir kitabını okumuşsanız sonraki kitabının sizdeki beklentiyi karşılamaması gibi bir tehlike vardır. Bu nedenle biraz merak biraz da endişeyle başladım kitaba.

Roman ilk olarak 1949 yılında "Avrupa'daki Son Adam" ismiyle yayımlanmış ancak daha sonra satış stratejisi gereği "1984" olarak ismi değiştirilmiş. Adı ne olursa olsun alegorik yapıda anti ütopik ya da distopik olarak tabir edilen, kötünün kurgulanmasında bir başyapıt olduğu muhakkak. Kurgunun bu kadar başarılı olmasında yazarın hayatının ikinci dünya savaşı yıllarına denk gelen yaklaşık 8 yıllık dönemini polis olarak geçirmesinin ve bu dönemde şahit olduğu karşılaştığı antidemokratik ve acımasız uygulamaların da  etkisi olduğu hissediliyor. Sanki bu etkiyle ortaya atılan "düşünce polisi" gibi oldukça ürkütücü bir kavram romanda en az "Büyük Birader" kadar ağırlığını hissettiriyor.

Hikaye Okyanusya isimli, Büyük Birader isimli tek parti yönetimindeki  hayali bir ülkede yaşanıyor. Devlet Büyük Biraderin yönetiminde totalitarizmin zirve noktasını yaşamaktadır. Her yerde kapatılması yasak olan dev ekranlardan hiç durmaksızın yapılan propagandalar. Yönetim insanlarının sadece kendi varlığı için yaşamasına izin veriyor. Düşünce suçunun cezası ölüm. Birbirini severek evlenmenin, sevgiyle ilişkiye girmenin cezası da ölüm. Bireyler sadece çocuk yapmak için beraber olabilir. Toplumun kullandığı dilde de 2050 yılında tamamlanması planlanan köklü değişiklikler yapılmaktadır. Buna göre -iyi- kelimesi kullanılıyorsa -kötü- kelimesini kullanmak yerine -iyi değil ---mükemmel- yerine de -çift artı iyi- kelimelerini kullanmak yeterli olacaktır. Fazla bulunan kelimeler dilden çıkarılacaktır. Böylece dil devrimiyle toplumun düşünce yapısını da kontrol etmek kolaylaşacaktır.

Yaşam standardı her geçen gün daha kötüye giderken dev ekranlardan açıklanan ve manipule edilen verilerle bunun tam tersi bildirilir. Bireylerse sadece davranışlarından değil fikirlerinden, mimiklerinden hatta uyurken sayıkladıklarından bile sorumludur.

Yazar bu zifiri karanlıkta bizi görünüşte her söylenileni yapan tüm propaganda faaliyetlerine katılan ancak kendi iç dünyasında sistemi sorgulayan ve gizlice gerçek düşüncelerini yazmaya başlayan Winston Smith ile tanıştırıyor. Kısa bir süre sonra da Winston'un hayatına Julia isimli gizemli ve genç bir kız giriyor. İki aşık için her şeyin daha iyiye gitmesi beklenirken insanın nasıl "hiç" e düşürülebileceği gerçeğiyle karşılaşılıyor.

Ben romanı okuduktan sonra filminin de olduğunu öğrendim ve izledim. İlk yarım saat merak uyandırıcı olsa da sonrası ilerlemeyen bir film yapmışlar. Kitaba sadık kalmaya çalışmışlar ama yazarın vermeye çalıştığı mesajın çeyreğini verememişler.

Son olarak sevgili okur, iyi ki televizyonu kapatma özgürlüğümüz var...

Sevgiyle kalın...