24 Aralık 2016

Semerkant - Amin Maalouf


Kitap oldukça dikkat çekici "Atlas okyanusun dibinde bir kitap yatıyor. Anlatacağım, işte onun hikayesi." cümlesiyle başlıyor. Bu cümle bile hikayeyle birlikte uzun ve derin bir yolculuğa çıkılacağının habercisiydi aslında. 

Roman Şairler ve Aşıklar, Haşşaşiyun Cenneti, Bin Yılın Sonu ve Denizde Bir Şair Olmak üzere dört bölümden oluşuyor. Hikayeyi bize ailesi Ömer Hayyam hayranı olduğu için ikinci ismi Omar olan Amerikalı Benjamin Omar Lesage anlatıyor. 

Benjamin ile birlikte Ömer Hayyam'ın kayıp rubailerinin peşine düşerken birden kendimizi 1070 li yılların Selçuklu devletinde buluyoruz. Devletin başında Melikşah vardır ve Nizamülmülk' de devlette güçlü bir vezirdir. Nizamülmülk o devirde casuslarının başına rubailerinden tanıdığı Ömer Hayyam' ı düşünmektedir. Ömer'in tek hayali ise, bir elinde kadeh ve yanında bir kadın ile birlikte rasathanesinde yıldızları araştırmaktır. Tabi ki teklifi kabul etmez ama yerine İsmaili tarikatına mensup olduğunu söylemeden Hasan Sabbah' ı önerir. (o dönemde ismaili tarikatı çok tehlikeli görülüyordu) Hasan görevi kabul eder ve kısa bir sürede Nizamülmülk'ün en iyi adamı olur. Bu sürede de kendi oluşumunun temellerini atar. Ancak Hasan'ın asıl amacı Melikşah ile Nizamülmülk'ün arasını açarak Nizamülmülk'ün yerine geçmektir. Hasan'ın asıl amacı anlaşılınca Melikşah tarafından sürgün edilir ve onun için artık Alamut kalesi hikayesi başlar. 

Burada araya girerek kitap hakkındaki yoğun eleştirilerden biri hakkındaki fikrimi paylaşmalıyım. Elbette tarihi bilgisi yüksek okurun Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam'ın aynı dönemde yaşamamış olabileceği, o dönemin Selçuklu Devleti hakkındaki bilgilerde tutarsızlık olduğu eleştirileri de dipnot olarak düşülmeli. Buna rağmen yazılı kaynakların sınırlı olduğu eski tarihlere yolculuk edildiğinde, anokranizmle karşılaşmamızın kaçınılmaz olduğunu da okur olarak kabullenmeliyiz.

İlk iki bölümünde Selçuklu Devleti dönemindeki Ömer Hayyam anlatıları üzerinde durulurken son iki bölümde ise 1800 lü yılların İran' ın da ki modernleşme çabalarına tanıklık ediyoruz. Yazar bu bölümlerde İran'ın tutucu kesimine karşı verdiği modernleşme çabalarını yüceltirken çağrışımda bulunarak II. Abdülhamid'in diktatör olduğuna da atıf yapıyor. Tabi ki özelde II. Abdülhamid muhalifleri yüceltilirken genelde tüm Osmanlı, İran' da ki tutucu tarikatlara benzetilerek aşağılanıyor havası sezinleniyor.  Romanda fazla üzerinde durulmadan bahsedilen bu bölüm, kısa dahi olsa milliyetçilik hassasiyeti yüksek okuru rencide edebilir. 

Romanın dili akıcı ancak içeriğindeki bilgilerin yoğun olmasından olsa gerek okuru yoruyor. Tarih bilgisi olanlar için sorun yok fakat sıfır bilgiyle romana başladıysanız tadını alabilmek için yavaş yavaş ve sindirerek okumalısınız. 

Son söz olarak Doğunun Limanları'nı okuduktan sonra okur yorumlarından etkilenerek okumaya karar verdiğim Semerkant bende pişmanlık hissi oluşturmadı. Hatta zevk aldım ama Doğunun Limanları kadar da etkilemedi.  

Sevgiyle kalın...

18 Aralık 2016

Sen Hiç Kendini Yaşadın Mı? - Alişan KAPAKLIKAYA

Ülke olarak tarifsiz acıları yaşadığımız bir dönemden geçiyoruz maalesef. Alt tarafta bir birini acımasızca öldüren ve yaşadıkları coğrafyayı kan gölüne çeviren, üst tarafta bize karşı güvenilmez ve iki yüzlü komşularımız var. Bu da yetmezmiş gibi bombalarıyla bizi dizginlemeye çalışan karanlık güçler de içimizdeler. Dayanılmaz acılar yaşatıyorlar bu günlerde. 

Yaşananlara tepkisiz kalsan şehidine sahip çıkmamakla, bu işlerin arkasında olduğunu düşündüğün kişilere tepki versen toplumu ayrıştırmakla ve iç karışıklığa çanak tutmakla suçlanıyorsunuz. Bakış açısına göre her iki taraf da haklı. Hangi taraftan bakarsak bakalım ama lütfen bilinçli hareket edelim. Ağlayıp sızlanmayalım ya da isyan etmeyelim demiyorum. İçimizden geliyorsa onu da yapalım ama ilk önce sağ duyulu olalım sonra kendi işimize odaklanalım. Ne yapıyorsak en iyi şekilde yapalım, dua edelim. 

Böyle bir ortamda okuduğum kitaptan bahsetmek hiç içimden gelmiyor aslında. Ama terörün de istediği bu değil mi? Herkes içine kapansın ve herkes korkuyla yaşasın...



Sen Hiç Kendini Yaşadın mı? adından da tahmin edileceği üzere kişisel gelişim kitabı. Ev hanımı, öğrenci, üniversite hocası gibi katılımcıların oluştuğu bir kaç bölümlük kişisel gelişim saensının anlatımından oluşuyor. Kıssadan hisselik anlatılar, yaşanan sorunlar ve çözüm önerileri var. Normal şartlarda severek okuduğum bir tür olmamasına rağmen başladığım kitabı kolayca bitirdim. Yazarın dili akıcı ve kitabın yazı puntoları oldukça büyük. Okuru yormadan hızla ilerliyor. 

Kişisel gelişim seanslarında gazı yiyen kişinin seans sonunda gerçeklik duvarına toslaması gibi acı bir durum vardır. Kişiyi bindirdiği umutsuzluk treniyle daha da kötüye götürür. Yazar benimde katıldığım eleştiriye cevap vermiş. Bu durum kitabı hem biraz daha gerçekçi kılmış hem de gaza gelen okurun kitaptan sonra nelere dikkat etmesi gerektiği konusunda ip uçları vermiş.  

Bu tür severlerin beğeneceği bir kitap.

Sevgiyle kalın. 

13 Aralık 2016

Doğunun Limanları - Amin Maalouf



Kabus gibi geçen on günden sonra bloguma biraz zaman ayırıp okuduklarımı da paylaşmalıyım sanırım. Bu kadar aradan sonra meraklısına güzel bir roman tavsiye edelim.

Amin Maalouf ile ilk kez Doğudan Uzakta kitabıyla tanışmıştım. Yazarın hayatı ve kendini tanımlamasından çok etkilenmiştim. Bu etki bende kitaptaki beklentiyi de zirveye taşımış, kitabını beğensem de beklentimi karşılayamamıştı.  Hayal kırıklığı ile uzaklaştığım yazara elime tesadüfen geçen bu romanıyla tekrar yaklaştım. İyi ki de kitabın kapağını açmışım.  

Doğu'nun Limanları'nı okumaya başladığımızda kendimizi Osmanlı Sarayında buluyoruz. İnsanın aklını yitirmesine neden olan acılara tanıklık edip peşinden sürükleniyoruz. Sonra aklını yitiren Osmanlı Sultanı ile doktorunun peşine takılıp Adana' ya gidiyoruz. Doktorun bir şok sonucu aklını yitiren Osmanlı Sultanını başka bir şokla yani onu hamile bırakarak tedavi etmeye çalışmasına tanıklık ediyoruz. Çevresine göre bahane olan bu yöntem tam çözüm olmasa da annelik duygusunun kısmen işe yaradığını görüyoruz. Sonra çocuklarından bir tanesi yani Osmanlı prensi Adana' da ki halk ayaklanmasında hayatlarını kurtardıkları Ermeni ailenin kızıyla evlendiğine tanıklık ediyoruz. Sonra nur topu gibi üç çocukları oluyor. Ama baba erkek çocuğunun aynı ataları gibi lider olmasını istiyor. Bu baskı artık dayanılmaz bir noktaya geliyor. Ve kurtuluş olarak Fransa' ya tıp eğitimi almaya gidiyor. Ama Fransa' da Nazi işgalcilerine karşı direniş gösteren bir örgüte katılıyor. Her ne kadar aktif olarak çatışmasa da haber taşıma konusunda çok faydalı oluyor.  Ve örgütün içindeki Clara' ya aşık oluyor. İsyandan sonra Beyrut' a döndüğünde kahramanlar gibi karşılanıyor. 

Romanın genel ilerleyişi hakkında spoiler vermeden bilgiler aktarmaya çalıştım. Ama asıl can alıcı, duygu seline sokan nokta anlatımı bıraktığım yerde başlıyor. İnsanı hüzünlendiren, gururlandıran ve kızdıran aklını yitirme ve kendini bulmaya çalışma hikayesi hiç bitmiyor. 

Kitabın dili okuru yormadan doyuran türden. Basit değil ama akıcı, çevirisi de oldukça başarılı.

Okursanız etkileneceğinizden eminim. Hatta mutlaka okumalısınız.

Sevgiyle kalın...

Blogger Mim 2017 ye Doğru


Bloglar arası etkileşimlerde çok fazla aktif olduğum söylenemez. Ama beklenmedik anlarda mimlenmek özellikle de kitaplar konusunda olursa çok güzel oluyor. Bu mim her ne kadar kitap konusunda olmasa da Hikaye Kalpli Kadın tarafından hatırlanmak güzeldi. Kendisine teşekkür ediyorum. 

1. Kimse mükemmel değildir ama yine de eksiklikleri düzeltmek mümkün. Huylu huyundan vazgeçmez mi dersin? Yoksa şu huyumu değiştirsem fena olmaz mı? Nedir o huyun? 2017 için kendinde değiştirmek istediklerin neler?

Biraz daha umursamaz olmam lazım. Benim için çözülmeyen sorunlar içimde büyüdükçe büyüyor. Bu konuda ağaç yaşken eğilir düşüncem ağır bassa da bir yolunu bulmalıyım. Umarım 2017 iyi gelir.

2. Meşhur Alaaddin'in Sihirli Lambası oldu da kucağına düştü. Ve tabi ki 3 dilek hakkı verdi. Dikkatli düşün, klavyenden çıkan her cümleyi gerçeğe dönüştürebilir. Ne dilerdin?

Bu konuyu kısa bir süre önce Mayıs Yağmuru ödev olarak vermişti. Yazmakta zorlansam da düşünsel boyutu çok faydalı geçmişti. Cevaplarım tekrar olacak ama Savaşları bitirir, tüm sınırları kaldırır ve herkesi gelecek kaygısından kurtarırdım.

3. Şimdi gerçek hayata dönüyoruz, evin, çocukların, kendin, kedin.. için yeni yılda neler yapmak var aklında? Şimdiden düşünelim ki, yeni yıl kapıda hazırlıksız yakalanmayalım :)

Maalesef 2016' dan öğrendiğim en önemli tecrübe uzak geleceğe plan yapmadan o anı yaşamayı öğrenmek oldu. Bu aralar sağlıklı beslenme ve yaşama konusuna odaklanmış durumdayız. Planlanmış bir şey yok ama fırsatı bulursak gezmeyi düşünüyoruz.

4. Piyangodan büyük ikramiye çıksa hepimiz dünyayı gezeriz değil mi? Sen neler yapmak isterdin? Bir de şöyle düşün, o istediklerin için çok para şart mı? Belki de değildir. 

Milletçe parayı istediklerini almaktan çok geleceği garantiye alma aracı olarak görülüyoruz sanki. Onun için piyango zenginleri önce düzinelerce daire alıp sonra onları teker teker yiyerek eski durumlarına dönüyorlar. Bu nedenle hayalim hep çalışarak kazanmak oldu. Çok fazla param olsa ne yapacağım konusunda hayalim bile yok, bunu fark ettim :)

5. Para, para, para.. Para harcamadan da gerçekleştirebileceğin hayallerin vardır elbet. Haydi onları da paylaş, bekliyoruz.

Henüz 2017 hedeflerimi belirlemedim ama umarım hedeflerimin teker teker gerçekleştiği, sevdiklerimle beraber sağlıklı, huzurlu, kitap, film ve müzik dolu günler beni bekliyordur.

Sevgiyle kalın...   

30 Kasım 2016

Özgün Bloglar, Tehlikenin Farkında mısınız?


Dün internette gezinirken 40 KB büyüklüğünde Blogger Konu Botu isimli bir uygulama gördüm. Uygulamanın boyutunun küçük olduğuna bakmayın, işlevi çok önemli. Bizzat kendim, kendi blogumda test ettim. Özetle sonu .blogspot.com ile biten bütün blogların içeriğini üstelik görselleri ile birlikte, xml dosyası olarak çekebiliyor. Hadi daha açık söyleyeyim, ÇALIYOR. Yani kopyalamayı engellemek için farenin sağ tuşuna koyduğunuz engelleme de bir işe yaramıyor.

Yazılımcı sitesinde, uygulamanın blogunu wordpress' e taşımak isteyenler, tema düzenleyenler ve şifresinin unutanlar için yazıldığı söylenmiş. Yani blogger zaten blog sahiplerinin kendi içeriklerini yedeklemesine izin veriyordu. Bu özelliğe "şifresi unutulan bloglar" gerekçesiyle eklenen özellik ise bir ağaç dikmek için tüm ormanı yakmaya benzemiş.  

Gerekçe ne olursa olsun özgün blog yazarları için hiç iyi bir uygulama değil. Özellikle de teknoloji, haber ve hikaye yazarları için. Günün birinde kendi blogunuzun klonuyla karşılaşabilirsiniz.    

Son söz olarak, eğer içeriğinizi çalan bloglar amatör bloglarsa endişelenmenize gerek yok. Zaten google algoritmaları çalıntıyı tespit ediyor. Bu durum içerik çalan site için fazla yaşayamayacağı anlamına geliyor. Ama içeriğiniz size göre çok daha fazla trafik alan yani google tarafından daha hızlı indexlenen sitelerce çalındıysa sorun yaşıyorsunuz. O siteler google aramasında sizin konunuzla sizden daha üst sıralarda görünebiliyor.

Bir de uygulamayı kötü niyetle kullanmayı düşünen arkadaşlar için bilgilendirme yapalım. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun ilgili maddeleri. Okumadan geçmeyin.

Selametle kalın.

Başkasına ait esere, kendi eseri olarak ad koyan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bu fiilin dağıtmak veya yayımlamak suretiyle işlenmesi hâlinde, hapis cezasının üst sınırı beş yıl olup, adlî para cezasına hükmolunamaz.

Bir eserden kaynak göstermeksizin iktibasta bulunan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır.

Hak sahibi kişilerin izni olmaksızın, alenileşmemiş bir eserin muhtevası hakkında kamuya açıklamada bulunan kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Bir eserle ilgili olarak yetersiz, yanlış veya aldatıcı mahiyette kaynak gösteren kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Bir eseri, icrayı, fonogramı veya yapımı, tanınmış bir başkasının adını kullanarak çoğaltan, dağıtan, yayan veya yayımlayan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır.

27 Kasım 2016

Hayal Kuruyoruz


Benim bu Mayıstan çektiğim nedir eyyy ahali. Lütfen okuyun, okuyun ki ne çektiğimi anlayın :)

- Abdullah aklımda çok güzel bir proje var. Bir ışık, bir ışık. Sana ödev olarak sorucam, cevaplar mısın???

+ Mayıs benim işim gücüm var, yoğunum. Hem çocuk muyum ben, ödevleri de sevmem zaten.

- Yaaa bir tane soru ne olur ki? Sanki TEOG sorusu, sanki işe yerleştirme sınavı... Temem temem soruyorum.

+ Sor hadi, sor ama cevaplamak için söz vermiyorum...

- Hayal et. Malın mülkün, paran pulun yani hiç bir maddi birikimin yok. Bir gün eline 4 kez kullanabileceğin sihirli değnek geçiyor. Ve kullandığın her hak için senden bir fedakarlık istiyor. Yalnız ilk hakkında para pul isteyip köşeyi dönmek yok. Hakkını neler için kullanırdın ve fedakarlıkların neler olurdu?

+ Peki, işte benim cevaplarım.

İlk olarak kundaktaki bebeği, sokakta koşuşturması gereken çocukları yani masum halkı acımasızca katleden savaş teknolojisini yok ederdim sanırım. Dünyayı yönettiğini sanan o koca koca adamlara, huysuz bir amca edasıyla "gidin az ötede, kendi aranızda çözün sorunlarınızı" derdim. Teknoloji sıfırlanınca çok uzak mekanlara gitmek zaman mı alır? Olsun ben kağnıyla gitmeye de razıyım.

İkinci hakkımı tüm insanlığın gelecek kaygısı duymadan yaşayabileceği bir düzenin kurulması için harcardım. Öyle bir düzen olmalı ki, kaygısızca yaşamayı öğrenen insanlar, korkusuzca kendileri olmayı başarabilsinler. Hayallerinde yarattıkları karakterleri ve yaşamlarını facebook profillerinden çıkarıp gerçek hayata taşıyabilsinler. Gösteriş için değil gerçekten severek, o anı yaşayarak gezsinler, sosyal sorumluluk projeleri peşinde koşsunlar, doğaya ve hayvanlara sahip çıksınlar mesela. Varsın yapılabilecek en kötü iş bana kalsın, ben ona da razıyım.

Sonra tüm sınırları kaldırırdım. Biri Van' da ki kahvaltı salonunda kahvaltısını yapsın, diğeri Mardin' de Süryani şarabını içsin sonra buluşup Londra' ya gitsinler, Babil'in kulesine çıksınlar, Mısır piramitlerini gezsinler mesela. Öyle pasaporttur, vizedir hiç bir formalite olmadan. Sonra mahallemize gelen iki Afgan gezginle tanışsak güzel olmaz mıydı sizce de? Varsın bana yaşadığım şehirden çıkmak yasak olsun, ne fark eder?

Son hakkımı da tüm insanlığa okuma alışkanlığı kazandırırdım. Okur - yazar olabilmek için gerçekten hem okuyup hem de yazmak gerektiği anlaşılsın diye. Zihni açılsın insanlığın, her bağırarak konuşana ve her söylenene kanmasın mesela. Fikri ya da hayali olan da tüm insanlığın bir gün okuyacağını bilerek yazsın bir kağıda. Öyle komünizmdir, kapitalizmdir, maksizmdir dayatılamasın insanlığa. Bana yazmak yasak olsa da olur.

Sonra çok ama çok zengin olmak isterdim. Tüh bee, hakkım bitmiş...

Yerimde siz olsaydınız ne derdiniz?

25 Kasım 2016

Böyle Buyurdu Zerdüşt - Friedrich Nietzsche


Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabı bana Nietzche Ağladığında kitabını okuduğum sıralarda tavsiye edilmişti. Tavsiye sırasında da biraz ağır ama beyin yakan fikirlerin olduğu bilgisi de iliştirilmişti kenarına.

Bazı kitapları zevk alarak okumak için zaman çok önemli sanırım. Belki de zamandan çok kitabın anlatılarıyla ilgili öncesinde az buçuk temeliniz olmalıdır. Yoksa bir takım fikirler uçuk, bazı fikirlerse anlamsız gelebiliyor. Bu bocalama durumunu Zerdüşt' de çokça yaşadım.

Kitapta anti evliya karakterindeki Zerdüşt' ün kimi zaman öğrencilerine, kimi zaman halka, kimi zaman kendisini arayan krallara anlattığı öğretilerini okuyoruz. En temel öğretisi ise Tanrı öldü dür. Bunu şöyle açıklar Zerdüşt; aslında Tanrıyı insan beyni yaratmıştı. Onu bazen bir hayvanın bedenine, bazen bir gök cismine bazen de görünmeyen bir varlığa yerleştirmişti. Ve o tanrının en temel özelliği yasaklarla insanları dizginlemesiydi. Öldürmeyeceksin, çalmayacaksın gibi emirlerle düzen kurmaya çalışmasıydı. Oysa öldürmekte, çalmakta hayatın içinde olan şeylerdi. Artık insan tanrıya ulaşmak yerine üstinsana ulaşmalıydı. Zihnindeki tanrıyı öldürmeli, hayvan ile üstinsan arasındaki gerilmiş ip üstünde, düşmeden üstinsana ulaşmaya çalışmalıydı. 

Nietzche' nin acayip fikirleri de var. Öğretilerinin birinde, dilencilere yardım etmenin de etmemenin de insanda huzursuzluğa neden olduğunu ve bu nedenle dilencilerin ortadan kaldırılmaları gerektiğini savunuyor. Başka bir yerde "affetmenin getirdiği mutluluk, öldü affederken"  diyerek affetmenin hata olduğunu anlatıyor. 

Kitabı okurken yaşam tarzıyla Mevlana ya da Yunus Emre gibi ancak öğretileriyle tam tersini savunan bir Zerdüşt karakteri canlandı hayalimde. Kitabın dili de biraz acayip. Bunda çevirmenin anlatıları tam olarak anlayamadan çevirmesi de etkili olabilir. Çünkü bir çok paragrafı anlamakta zorlandım veya anlamsız buldum. Bilemiyorum, belki de benim eksikliğimdi. 

Son söz olarak; Nietzsche kitabını "yazılmış en derin eser" olarak tanımlasa da kitap ve öğretileri benim üzerimde etkili olmadı.

Sevgiyle kalın, üşütmeyin sakın.     



19 Kasım 2016

Araba Sevdası - Recaizade Mahmut Ekrem


Kitabı almadan önce Recaizade Mahmut Ekrem' in Araba Sevdası romanının 1889' da yazıldığı ancak yaklaşık on yıl sonra basıldığı ve edebiyat çevrelerince ilk realist roman olarak kabul edildiği gibi bir kaç bilgi vardı aklımda. Kitabı okumamdaki en büyük etkense İLK realist roman örneği olarak kabul edilmesiydi. 

Roman dönemin elit tabakasının iç dünyasını, çelişkilerini yanlış anlaşılan batılılaşma algısını gözler önüne seriyor. Bunu da üst düzey bir devlet memurunun burnu havada oğlu Bihruz Bey üzerinden anlatıyor. Bihruz Bey Türk insanını medeniyetten yoksun ve kaba, Türk dilini ise yetersiz görmekte, bunun içinde özel hocadan Fransızca dersi almaktadır. Tabi ki aldığı Fransızca eğitimi de yetersiz geldiği için tam bir gurbetçi ağzıyla, yarı Fransızca yarı Türkçe konuşmaktadır. Mümkün olduğu kadar halkın arasına karışmamakta, boş zamanlarını ücretle girilebilen mesire yerlerinde gezerek geçirmektedir. Konuşmak zorunda olduğu evin hizmetlisi, berber, garson gibi kimselerle bile Fransızca konuşmaya çalışmaktadır. Babası hakkın rahmetine kavuşup yüklü bir mirasın üzerine konunca da tam bir mirasyediye dönüşecek, mirasını kendi zevkleri için har vurup harman savurmaktan kaçınmayacaktır. Böylece eriyen servet günü gelince canını sıkacaktır.

Kimine göre mirasyedi, kimine göre züppece bir hayat süren Bihruz Bey, yine bir mesire yeri gezisi sırasında en az kendisinin ki kadar güzel arabadan inen genç ve sarışın bayana tutulur. -Araba dedimse bildiğiniz araba değil. Ben at arabası diyeyim siz fayton anlayın.- Bihruz Bey sarışın güzel Periveş hanıma bir çiçek sunar ve haftaya tekrar aynı saatte aynı yerde görmek ister. Bir sonraki görüşünde de arabasına bir mektup atar ve bir daha uzun süre göremez. Bihruz Bey aşık olduğu Periveş hanımı görmeyi hayal ettiği zamanlarda, iç dünyasında o kadar çok yüceltir ki. Onu da kendisi gibi Fransızca konuşan, zengin ve asil bir bayan zanneder. Oysa Periveş hanım, eşinden yeni boşanmış, alelade halktan biridir. Daha fazla spoiler vermeden konuyu kapatayım.  

Ben romanı okurken çok eğlendim. Yazım dili de ağır değil ama çokça Fransızca cümle ve parantez içinde açıklaması var. Bu durum okuma hızınızı düşürse de kitabı daha da eğlenceli hale getirmiş.

Son olarak kitabı elimde gören bir arkadaşım aynı dönemi anlatan, Ahmet Mithet Efendi' nin Felatun Bey ile Rakım Efendi, Şemsettin Sami' nin Talat ve Fitnat'ın Aşkı ve Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani kitaplarını da okumamı tavsiye etti. Umarım onlarda Araba Sevdası kadar güzeldir.

Sevgiyle kalın 

17 Kasım 2016

Koca Yürekli Adam, Kız Rıza


Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal iken, pireler berber iken Anadolu'nun küçük bir şehrinde Rıza isminde bir güvenlik görevlisi yaşarmış. Bizim Rıza 35 yaşlarında, 1.75 boylarında, 80 kilo civarında, buğday tenli, kibar mı kibar bir erkek güzeliymiş. Onu görenler Allah'ın onu cennetinden çıkarıp, üstüne giydirdiği güvenlik görevlisi kıyafetiyle Anadolu' nun bu küçük şehrinde görevlendirildiğine inanırlarmış ama belli de etmezlermiş. Rıza ise o küçük şehirde yaşamak istemez ille de büyük şehre gitmek istermiş. Aslında Rıza' lık bir sorun yokmuş ama Allah ona öyle bir kadın vermiş ki, "ben ailemin bulunduğu şehirden başka yerde yaşamam, ne yaparsan yap buraya gel" der de başka bir şey demezmiş. Rıza durumu o zamanın devletine de çıtlatmış ama devlet kaşlarını yukarı kaldırmış "cık" demiş. O devlet ki bir kere "cık" dedi mi bir daha "hee, olur" demezmiş. Rıza araya ayılar, dayılar, amcalar, halalar, teyzeler koysa da yine de işini oldurup o büyük şehre gidememiş. Mecbur bekar iki arkadaşının yanında bir eve yerleşmiş. 

Rıza' nın çözmesi gereken bir sorun daha varmış. Evvel zamandan daha evvel zamanda, bizim Rıza arkadaşıyla birlikte herkesin peşinde koştuğu bir hırsızı yakalamış, atmış arabaya.  Yolda giderken el telsizinden "hırsız beyi yakaladık merkeze götürüyoruz" demiş. Cümlede geçen "hırsız BEY" telsizden duyulur duyulmaz insanlar, araçlar, dünya, gezegenler hatta zaman bile donmuş. Bir süre sonra ilk baharda çiçeklerin tomurcuklanması gibi her şey tekrar canlanmaya başlayınca o yörenin en en en büyük emiri "onu çağırın gelsin" diye ferman buyurmuş. Apar topar çıkarmışlar emirin karşısına Rıza' yı. Herkes bir ton azar beklerken, emir karşısında gördüğü erkek güzelini üzmeye kıyamamış, sadece "sen git evladım" diyebilmiş. Ama Rıza' nın çevresi fesat, yapıştırmışlar hemen Kız Rıza lakabını. 

Bizim Kız Rıza dertliymiş. Büyük şehirdeki kadın hem çalışmıyormuş hem de üç öğün para yemeye başlamış. Çalışmaması sorun değil de çok para harcamasına çözüm bulmalıymış, yoksa ocağına incir ağacı dikilmek üzereymiş. Kadının yanına gitmiş ama hiç bir şey söylemeden geri gelmiş. Kadın "Param bitti Rıza n'olur para gönder" dediğinde, "benim dolaptaki ceketimin cebinde unuttuğum para olacaktı onu al" demiş. Ama o para çok azmış, kadının dişinin kovuğuna yetmezmiş. Daha gün geçmeden Rıza ben açım demeye başlarmış kadın. Rıza her seferinde, yok ayakkabımın içinde, yok saksının altında, yok dolabın altında diyerek gittiğinde sakladığı paraların yerini söylermiş. Rıza belki kadın akıllanır diye öyle yapmış ama ne mümkün. Kadında az değilmiş hani. Bir gün Rıza'ya "Rıza ben güne girdim, ilk parayı da ben aldım, gün paramı sen ödersin artık" demiş. Rıza belki de o büyük şehre gidebilse sorun çözülecekmiş ama artık ip kopmuş.

Bir akşam bizim Kız Rıza kendinden beklenmeyeni yapıp "kız" lıktan kurtulmaya karar vermiş. Bir gece yarısı ev arkadaşı Ali' nin yanında "ah bir fahişe olsa da ona gitsem, ama bu saatte nerdee" demiş. Rıza, Ali' den "vay koçum benim, dertlerinden kurtulup normale döndün, aslan kardeşim ama bu saatte bulamayız" demesini beklemiş. Ama Ali tilki gibi kurnaz, kurt gibi tuttuğunu koparan biriymiş. Rıza'yı ben normale döndürdüm, tekrar erkek yaptım deme fırsatını kaçırmak istememiş. Almış Rıza' yı arabasına önceden tanıdığı bir fahişeyle buluşturup ıssız bir yere götürmüş. Kız Rıza' yı dert basmış. İçtiği iki bardak suyu hijyenik olsun diye farklı bardaklardan içen, bir kullandığı bardağı bir daha kullanmayan Rıza nasıl olur da herkesin kullandığı.. Tövbe tövbee... Arabada kadınla yalnız kalan Rıza, kadına "ben senin paranı fazlasıyla vereyim ama hiç bir şey yapmayalım. Yalnız arabanın arkasında zıplayalım da arkadaşım bizi bir şey yapıyor sansın" demiş. Ama kadın olur mu öyle şey demiş, çıkmış arabadan...

Bu işi de çözemeyen temiz kalpli Rıza, o kadından boşandıktan sonra dünya güzeli bir kızla görülmüş o küçük şehirde. Artık kız mı onu ayarladı yoksa o mu kızı ayarladı bilinmez. Küçük şehirde,  karınca kararınca yaşayacakları mutlu bir yuva kurmaya karar vermişler. Vermişler vermesine ama o sırada boşandığından habersiz devlette haber göndermiş Rıza' ya. "Ahh Rıza, biz sana ne kötülük etmişiz, var git büyük şehrine sorunlarını çöz, evliliğini kurtar" demiş, göndermiş onu büyük şehre...

16 Kasım 2016

Blogger Yorumlarınıza Resim Eklensin İster misiniz?

Resme tıklayarak büyütebilirsiniz

Bloguma renk gelsin, değişiklikleri severim diyenlerdenseniz yani cevabınız evet ise buradan buyurun.  

İlk olarak blogunuzun html sayfasındaki body etiketinin kapanışını buluyoruz. Bunun için aşağıdaki kodu buluyoruz.

</body>
bu kodu bulduktan sonra üst kısmına aşağıdaki kodları yapıştırıp kaydediyoruz.

<script type='text/javascript'>
//<![CDATA[
function replaceText(){if(!document.getElementById){return;}
bodyText = document.getElementById("comment-holder");
theText = bodyText.innerHTML;
theText = theText.replace(/\[img\].*?'.*?\[\/img\]/gi, "");
theText = theText.replace(/\[youtube\].*?'.*?\[\/youtube\]/gi, "");
theText = theText.replace(/\[img\]/gi, "<div style='clear:both'></div><img style='float:left;margin: 3px 0px 5px;border:1px solid #DDD;max-width:98%;background:#FFF;padding:4px' src='");
theText = theText.replace(/\[\/img\]/gi, "'/><div style='clear:both'></div>");
theText = theText.replace(/\[youtube\]http:\/\/youtu.be/gi, "<p style='margin: 5px 0px'><iframe width='480' height='360' src='http://www.youtube.com/embed");
theText = theText.replace(/\[youtube\]http:\/\/www.youtube.com\/watch\?v=/gi, "<p style='margin: 5px 0px'><iframe width='480' height='360' src='http://www.youtube.com/embed/");
theText = theText.replace(/&amp;feature=/gi, "?rel=0' '");
theText = theText.replace(/\[\/youtube\]/gi, "?rel=0' frameborder='0' allowfullscreen></iframe></p>");
bodyText.innerHTML = theText;
}replaceText();
//]]>
</script>

Artık blogumuzun yorum kısmına resim ve youtube videosu eklenebilir. Ancak bunun için ziyaretçilerinizi bilgilendirmeniz gerekecek.

Yorumlara resim eklemek için;

[img]Resim URL Adresinizi Yazın[/img] 



Hadi bakalım şimdi sıra sizde. Konusu ne olursa olsun beğendiğiniz resmi yoruma bırakın.

Son Söz: Kodları blogunuza eklemeden önce html kodlarınızı yedeklemeyi unutmayınız. Ben çok beğendim ama yapmaya çekiniyorum diyorsanız yardım istemekten çekinmeyin.

Sevgiyle kalın.

Edit : Yabancı bir temada gördüğüm yorumda video oynatma konusunda sorun çıktı. Anladığım kadarıyla  blogger iframe kodunu engelliyor. bu nedenle video kodunu okuyamıyor. Hata giderilirse konu daha sonra güncellenecek. 

15 Kasım 2016

Satranç - Stefan Zweig


Kitabı ilk olarak Kitap Güneşim'in blogunda gördüm. Yazarının bu kitabı yazdıktan kısa bir süre sonra eşi ile birlikte intihar etmesi ve kitabın veda özelliği taşıması gibi özellikleri dikkatimi çekmişti. Sonrasında bir kaç kitap blogunda daha bu öykü hakkında övücü yorumlar görünce artık zamanının geldiğine karar verdim.

Kitap 75 sayfa. Bir oturuşta okunabileceklerden. Sağ olsun Tutku yayınları kitabın arka kapağında spoiler filan dinlemeden tüm öyküyü özetlemiş. Bu nedenle içerik hakkında fazla bir şey söylemeye gerek kalmamış. Zaten kitabı da okuma nedeniniz öyküden ziyade baş karakterlerinin psikolojik analizleri olmalı. Köyünde geri zekalı muamelesi gören Mirko Czentoviç ile hayatının bir kısmı tutsak olarak ağır psikolojik işkence altında geçen Dr. B. nin psikolojileri okuyucuyu fazlasıyla etkileyecektir. 

Eğer sizde güncel kitapların pahalılığından dertliyseniz hatta irite olduysanız, geçmişin tozlu raflarında kalmış etkileyici eserlere yönelebilirsiniz. 5 tl gibi komik bir rakamla kitaplığınıza kavuşturacağınız bu eserden fazlasıyla memnun kalacağınızdan eminim. 

Sevgiyle kalın.

11 Kasım 2016

İncir Kuşları - Sinan Akyüz


90 ların çocukları olarak, çocukluk yıllarımızı anlata anlata bitiremeyiz. Sokakta oynayan son nesildik, daha samimiydik, arkadaş canlısıydık der dururuz. Sonuna kadar da haklıyız. Ama o dönemde bile her şey toz pembe değildi. Özellikle de 1992- 1995 yılları arasında Avrupa'nın göbeğinde, herkesin gözleri önünde, neredeyse canlı yayınlarda katledilen Boşnak kardeşlerimiz vardı. Elimizden fazla bir şey gelmedi, sadece üzülebildik. Eminim benim gibi o dönemi yaşayanlar ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaklardır.

Sinan Akyüz işte bu tarifi imkansız acıyı, İncir Kuşları romanında anlatmış. Üstelik "Bu kitap tamamen gerçeklere dayanmaktadır..." dipnotuyla okuyucusunun dikkatine sunmuş. Yürek parçalayıcı, iç kanatıcı bir hikaye.

Roman Suada Hatiboviç'in anlatımıyla yazılmış. Suada, müslüman bir Boşnak gencidir ve konservatuvar öğrencisidir. Konservatuvarın müdürü ve Suada'nın sevemediği Duşanka'nın oğlu Tarık'la aşk yaşamaya başlar. Bu sırada aynı sınıftan sırp genci Zdenko' da Suada' ya aşkını ilan eder ancak karşılık bulamaz. Ve 6 Nisan 1992' de savaş tam anlamıyla patlak verir. Suada'nın yaşadığı ev basılır, annesi, ablası ve eniştesi öldürülür. Ailenin geri kalanları ise esir edilir. Artık sırp ordusunda komutan olan Zdenko, Suada' yı kendi esiri olarak alır ve defalarca tecavüz eder.  Ablasına da gözleri önünde bir çok Sırp askerinin tecavüz ettiğine şahitlik eder. Savaş ilerleyip Zdenko ağır yaralanınca, zaten güzelliğiyle dikkat çeken Suada'ya diğer askerler de tecavüz eder. Sadece bu kadar mı? O dönem Bosna' da görev yapan ve görevi savaşı önlemek olan Birleşmiş Milletler'in Kanadalı komutanı General Lewis MacKenzei' de "Menfaat ile motive edilmiş aşk, en güçlü aşktır" diyerek esir Boşnak kızı Suada'ya tecavüz eder.      

Burada romanın içeriğiyle ilgili çok fazla ayrıntıya girmeden yüzeysel bilgiler vermeye çalıştım. Herhalde bu kadarı bile tüyleri ürpertmeye yetiyordur ama romanda çok daha fazlası var maalesef.

Son olarak Sinan Akyüz' den de bahsetmeliyim. Yazarın Piruze'den sonra okuduğum ikinci romanı. Her iki roman içinde okurunu yormayan, akıcı ve acıklı bir dile sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Artık raflarda okumadığım bir Sinan Akyüz kitabı görürsem tereddüt etmeden alırım. Diğer kitaplarını bilemem ama İncir Kuşları mutlaka okunmalı dediğim kitaplar arasındadır.

Sevgiyle kalın...


10 Kasım 2016

İnsan Ruhunun Haritası - Ahmet Ümit


İnsan Ruhunun Haritası kitabını Ahmet Ümit'i fazla sevmeyen bir arkadaşımdan ödünç aldım. Hatta bana verirken "bu kitap farklı, bunu seveceksin" dedi. Oysa ben Ahmet Ümit' in kitaplarını zaten seviyordum.

Bu sevgili olma durumuna rağmen farklı bir Ahmet Ümit'le karşılaştım. Kitap insan, yazarlar ve roman karakterleri üzerine yazılmış denemelerden oluşuyor. 

Oidipus, Don Kişot, Madam Bovary, Dimitri Karamazov, Anna Karenina, İnce Memed, Kont Drakula ve Frankenstein gibi karakterlerin edebiyat dünyamızı ve okuru ne denli etkilediği üzerinde uzun uzun duruyor. Sadece roman karakterleri mi? Edgar Allan Poe, Dostoyevski, Franz Kafka, Anton Pavloviç Çehov, Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Vedat Günyol, Sait Faik, Selim İleri ve diğerleri.

Ahmet Ümit yazarları ve karakterleri öyle derinlemesine inceliyor ki. Hayat hikayeleriyle birlikte yazarların psikolojik durumlarına kadar yaşadıkları tüm travmalar. Hatta farklı yazarların oluşturdukları dedektif karakterlerini birbiriyle karşılaştırıp analiz ediyor. Oluşturulan Kont Drakula karakterinin kendinden sonra yazılan roman karakterlerini nasıl etkilediği ve bir çerçeve içine hapsettiğini gözlerimizin önüne seriyor. İnce Memed karakterinin kendi hayatındaki etkisinden bahsediyor. Romancının, zengin, fakir, cesur ya da pısırık her ne olursa olsun okuruna bir şeyler, belki de kendini anlatmaya çalıştığı üzerinde duruyor. 

Peki, yazarların polisiye yönlerini araştıran ve roman karakterlerinin fiziki ve ruhsal yönlerini derinlemesine inceleyen Ahmet Ümit, özgün kalmayı nasıl başarabilmiş? Ya da başarabilmiş mi? Başkomiser Nevzat gerçekten özgün bir karakter midir? Çözülen cinayetlerde, Ahmet Ümit' in kaleminden yazılmış ama aslında başka bir yazarın polisiyesini okuyor olabilir miyiz? 

Son söz olarak özgünlüğünüzü kaybetme riskine rağmen hikaye ve roman yazan arkadaşlara şiddetle tavsiye ettiğim bir kitaptır. Okuyun, bir çok karakteri derinlemesine analiz edin ve kendi karakterlerinizi oluşturun.

Sevgiyle ve bol kitapla kalın. 

31 Ekim 2016

Tutunamayanlar - Oğuz Atay


Roman bir trende başlar. Turgut Özben trende tanıştığı bir gazeteciye, ilgili kişilerden onay aldıktan sonra yayımlaması için elindeki notlarını gönderir.  Bu notlara göre Selim Işık'ın intihar ettiğini öğrenen en yakın arkadaşı Turgut Özben arkadaşının geçmişini araştırmaya başlar. Bu araştırmaları sırasında herkesin farklı bir Selim' den bahsettiğini görür. Artık Turgut Özben, herkese farklı yüzünü gösteren Selim' i, anlatılanları birleştirerek ve günlüğünden okuyarak tekrar keşfetmeye çalışacaktır.

Altıyüz küsür sayfalık romanın olay örgüsü yok denecek kadar az. Bunun yanında iç hesaplaşmalar, çağrışımlar ve çözümlemelerle dolu. İlk sayfalarda insanı gülümsetirken sonlarda hüzünlendiren bir anlatım.  

Kitap yayımlandığı tarihlerde, dönemin en prestijli ödülü olan TRT roman ödülünü kazanmış.

Ve benim ilk kez bu romanda karşılaştığım ancak daha önce dünya edebiyatında James Joyce' ün ulysses eserinde de örneği olan noktalama işaretsiz bir bölüm. 75 sayfa boyunca noktasız ve virgülsüz bir metin okuyorsunuz. Duygu yoğunluğu yaşayan birinin bir çırpıda içini boşaltması gibi...
seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım derdi resim yapmayı sevdiğim halde denizin mavisini bilmezdim yaprağın yeşilinin her mevsimde değiştiğine dikkat etmemiştim seni tanıdıktan sonra o güne kadar tabiat resmi yapmayı sevmediğim halde bir ağaç bir yaprak ve küçük bir ot bile çizmiş olmadığım halde ve daha çok kitaplardan kopyalar yapmakla yetindiğim halde ve insan resimlerini fotoğraflardan kareyle büyütmeyi kolayıma geldiği için tercih ettiğim halde seni tanıdıktan sonra gözleri yeni açılmış bir küçük hayvan gibi çevreyi şaşkın ve hayran bakışlarla insanı ve insan olmayanı ayırmadan incelemeye başladım ve kalemi iğne uçlu mürekkepli kalemi ve resim kağıdını alarak kırlara açıldım ve eskiden kurşunkalemle çalıştığım zamanlardan yani tarihlerden önce çizgilerimdeki kararsızlık yüzünden kağıdı sonsuz çizgilerle silip tekrar çizdiğim çizgilerle silgi izleriyle kararttığım halde doğrudan doğruya çini mürekkeple çalışmaya başladım hiç silmeden seçtiğim ağaçları evleri gökyüzünü yolları otları hele bu kadar ilgi çekici olduklarını ve büyük bir sevgiyle çizilebileceğini düşünmediğim otları ve toprağı yeni bir gözle daha doğrusu ilk defa çizebileceğimi hissettiğim bir gözle görmeye başladım ve ilk anda ışık ve gölge meselelerini hallettiğim söylenemezse de duyuş bakımından ve her şeyi sanki onların arasındaki gizli ilişkiyi sezmişçesine sürekli bağlantılarla yerleştirme bakımından kağıda geçirmeyi becerdiğim söylenebilirdi ve bunu sevginin bana kazandırdığı üçüncü göz olarak adlandırdığımı ifade ettiğim zaman bana kızmış ve alay ettiğimi senin duygularını hafife aldığım için uydurduğumu söylemiştin oysa bendeki tutukluğun senin yanında nasıl azaldığını bilsen evet senin yanında korkularımı benim dışımda var olan ve her zaman benden gizlenen şeyler karşı duyduğum korkuları onların yabancı ve düşmanca bir inatla bana sırlarını vermemelerinden duyduğum belirsiz sıkıntıları unuttuğum doğrudur derdi
şeklinde devam eder.

Bence roman ölmeden önce okunması gereken kitaplar listesinde de olmalı.

Sevgiyle kalın.

28 Ekim 2016

Blog Sözlük Kitap Etkinliği


Blogumun sağ tarafında da görüldüğü üzere bir süredir blog sözlükte yazarlık yapmaktayım. Aslında sözlük ve yazarlık kısmını da tam olarak anlayabilmiş değilim. Gözlemlediğim kadarıyla olay şu. Birileri bir konu belirleyerek başlık açıyor ve diğerleri de o konuya yorum bırakıyor ama forum gibi değil. 

Benim iki aylık deneyimimle sözlük yazarlığına bakış açımdan da bahsedeyim isterseniz. Aklıma bir şeyler geliyor. Dur diyorum, bu konuda insanları ampul gibi hatta ne ampulu devir değişti artık, florasan lamba gibi aydınlatmalıyım düşüncesiyle patlatıyorum başlığı. Bazen de bir başlık görüyorum, haa bak bu başlık benden sorulur çekilin bakayım kenara edasıyla yazıveriyorum yorumumu. Tabi benim bu tavrımdan diğer sözlük yazarları ne kadar haberdar ya da ne kadar umurlarında bilemiyorum ama olsun. Beni gelecek nesiller anlayacak azizim.

İşin şakası bir yana, sözlükte gezinirken yorumunda kalite sezinlediğim hemen herkesin profilini ziyaret edip blogunu buluyorum. Öyle kaliteli bloglar var ki, blog dünyasında büyümek isteyenin ufkunu açacak türde. Sonra kitap okuma grupları var. Belirledikleri kitabı belirli bir sürede okuyup yorumluyorlar. Ve ilki gerçekleşen kitap inceleme ve tanıtım etkinliği

Katıldığım etkinlikte Barış TUNA' nın Cennette Uzun Bir Kış kitabı yazarından adıma imzalı olarak ve blog sözlük kitap ayracıyla gönderilmiş. Mutlu oldum. blog sözlüğe bu etkinlikten, Barış TUNA'ya da samimi yazısı ve imzasından dolayı teşekkür ediyorum.

Son söz olarak; blog sözlük yazar alımları artık referansla oluyor ve her sözlük yazarının bir kişiyi davet etme hakkı var. Aslında ben bu hakkımı kullanmıştım ama yeni bir hak daha vermişler. Şöyle bir bakının, severseniz üyelik konusunda yardımcı olmaya çalışırım. Talep çok olursa yeni davetiye de isteriz, nolcak sanki :)

Sevgiyle kalın.

23 Ekim 2016

Marilyn: Venüsün Son Gecesi - Nazlı Eray


Daha önce kendini bu kadar tekrar eden bir roman daha okumamıştım. Belki de yazımın sonunda varmam gereken yargımı karadenizli gibi en başta söylememi yadırgamış olabilirsiniz. Ama bu yazıyı sonuna kadar okumayı başarırsanız beni anlayışla karşılayacağınızdan eminim.

Konumuz şöyle. 1960 ların yıldızı Marilyn Monreo 1962 yılının 4 Ağustosu 5 Ağustosa bağlayan gecesi, Los Angeles' deki Beşinci Helena Çıkmazı 12305 numaralı evinde ölür. Olay bir kaç gün içerisinde intihar olarak kayıtlara geçirilerek kapatılır. Ancak Marilyn Monreo sıradan bir yıldız değildir. Dönemin ABD başkanı J.F. Kennedy ve kardeşi aynı zamanda dönemin Adalet Bakanı olan Robert Kennedy ile ilişki yaşamaktadır. Yaşadıklarını da kırmızı kaplı günlüğüne yazmaktadır.   Olay yerine ilk giden deneyimli çavuş Clemmons' un ilk izlenimi olayın cinayet olduğu yönündedir. Çavuş olay yerine vardığında cesedin başında Marilyn Monreo' nun iki özel doktoru da bulunmaktadır ve ceset katılaşmıştır. Bu da ölüm olayının 4-5 saat kadar önce gerçekleştiğini, dolayısıyla polise geç haber verildiğini göstermektedir. Ayrıca Marilyn' in yardımcısı Murrey evin içinde sürekli temizlik yapmakta ve çamaşır makinesinde bir şeyler yıkamaktadır. Otopsisini yapan doktor' da açıklamalarında, intihar olayının hap içerek gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, bu kadar hap içen birinin midesinde kapsül jelatini bulunması gerektiğini, ilacın şırınga ile verilmesi durumunda da kişinin ölümünün ani gerçekleşeceğini ama karaciğerde tahribat olmasının bu ihtimali de ortadan kaldırdığını, çeşitli organlardan aldığı parçaları incelenmek üzere patolojiye gönderdiğini ancak bu parçaların kaybolduğunu belirtir. 

J.F Kennedy' nin ölümü de muammadır. Dallast' da üstü açık arabayla halkı selamlarken 4-5 el silah sesinden sonra başından vurularak öldürülür. O günün silah teknolojisiyle 5 saniye içinde bir kişinin bu suikastı gerçekleştiremeyeceği öngörülmesine rağmen kısa bir süre sonra Lee Harvay Oswald isimli biri tutuklanır. Bu şahıs masum olduğunu söylemesine rağmen iki gün sonra daha mahkemeye çıkmadan onlarca FBI ajanı arasındayken Jack Rubby isimli biri tarafından öldürülür. Daha sonra olayı FBI ile birlikte araştıran Warren komisyonu Kennedy' i Lee Harvay Oswald' ın öldürdüğüne karar verir. J.F Kennedy' nin cesedinin de aynı tarihlerde başından vurularak öldürülen polis memuru Tippit' in cesediyle değiştirildiğine yönünde şüpheler var. Tabi ki J.F.Kennedy' i öldüren mermilerin hiç bir zaman bulunamadığını da eklemeye gerek yok sanırım.

Polis Memuru Tippit ile J.F.Kenedy benzerliği

Bir süre sonra da başkanlık yarışının güçlü adaylarından Robert Kennedy' de Los Angeles' de bulunan Ambassador otelde suikastle öldürülür.  

   
Vurulma anından hemen sonra Robert F. Kennedy
Yazarımızın ele aldığı hikayemiz özetle yukarıda anlatıldığı gibi. O dönemi yaşayanlar ve meraklıları için nefes kesen, bilinmezlerle dolu olaylar örgüsü...

Romanda ise bize olayları Marilyn Monreo hayranı bir bayan anlatıyor. Anlatıcı hakkında başka da bir şey bilmiyoruz. Bir gece evinde tv izlerken canlı yayımlanan -yazar burada isim vermiyor ama bariz belli- Seba Tümer'in programında Marilyn Monreo' yu görüyor. Marilyn o dönemde yaşadıklarını kısaca anlatıyor ama kendi ölümü hakkında açıklamada bulunmuyor. Sonra aynı şekilde o dönemde yaşamış Marilyn'in yardımcısı Murrey, dahiliye doktoru, psikologu,  J.F.Kennedy, Robert Kennedy, Çavuş Clemmons, otopsisini yapan doktor, olayı araştıran savcı teker teker canlı yayına çıkarak o dönemde yaşadıklarını anlatıyor. Sonra aynı kişileri yazarımız yine isim vermiyor ama Okan Bayülgen' in programında olayları aynen anlatırken tekrar okuyoruz. Sonra anlatıcımız tesadüfen Ankara' da ivedik caddesi 7 numarada oturan, Marilyn Monreo ya tıpa tıp benzeyen ve Ulus'da bir gazinoda şarkıcılık yapan Meryem le tanışır. Meryem' in yardımcısı Huriye hanımda Marilyn Monreo nun yardımcısı Murrey' e tıpa tıp benzemektedir. Anlatıcının izleyemediği ama Meryem' in izlediği bir sabah programında da aynı konular işlenmektedir. Bir kez de Meryem' den dinliyoruz yaşananları. Daha bitmedi. Ankara' daki Kennedy caddesinin köşesindeki Kennedy takside çalışan şoför İsmail var. O da anlatıcımızdan aldığı kitapları okuyarak o dönemi hem öğreniyor hem de yorumluyor. Bu sırada bizde aynı şeyleri tekrar okuyoruz. Biraz sabır, daha bitmedi. Anlatıcımız bir sahaftan o dönemin magazin dergilerini alırken, dergileri sahafa satan ve ismin saklayan adamla Çukurambar'daki Seni Seviyorum pastanesinde buluşurlar ve bir kezde orada konuşurlar. Sonra bir gün Çavuş Clemmons bir intihar olayı için İvedik Ceddesi 7 numaraya gelmesi gerektiği yönünde ihbar telefonu aldığını söyleyerek çıkageliyor. O geceyi bir kezde canlı olarak yaşıyoruz.

Romanın başında konu çok güzel, bakalım yolculuğumuz nereye gidiyor beklentisiyle okumaya başladım kitapta dönüp dönüp aynı şeyleri okudum. İçim şişti yemin ediyorum. Üstelik bir sonuca da varamıyoruz. Hele kitabın sonundan bahsetmiyorum bile, okumak isteyene sürpriz olsun.

Son olarak bu kitabı iş yerimden bir arkadaşım yazarından adına imzalı almış. İki haftadır da kitabın 50. sayfasında. Şimdi her gördüğümde kitap nasıl gidiyor diye sormayı planlıyorum :))

Yazıyı buraya kadar okuyan sevgili okur, sabrından dolayı seni tebrik ediyorum. Sevgiyle kalın.

21 Ekim 2016

İçimizdeki Şeytan - Sebahattin Ali


Sabahattin Ali' nin Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna' sından sonra okuduğum üçüncü kitabı. Şimdi çok daha iyi anlıyorum ki Sabahattin Ali anlatmak istediğini hikaye kurgusundan ziyade, karakterlerin iç sesleriyle okuyucusuna aktarmayı tercih ediyor. Okuduğum her üç romanda da dikkatimi çeken bir konudur bu. Roman karakterlerini o kadar güzel betimliyor ve iç seslerini okuyucusuna o kadar iyi aktarıyor ki karakteri görseniz tanıyıverecekmişsiniz gibi geliyor. Size saçma gelen bir davranış karakterin iç sesiyle bütünleşince 'seni çok iyi anlıyorum arkadaşım' duygusuna dönüşüveriyor. Bu durum zaman zaman hikayeden uzaklaşmanıza neden olsa da sizi çok farklı konularda düşünmeye sevk ediyor. Mesela bir sayfada okuduğunuz Ömer' in Macide' ye aşkını ilan ederken kurduğu cümle üzerinde olduğu kadar başka bir sayfada okuduğunuz Nihat' ın edebiyat çevreleriyle ilgili verdiği söyleve de şaşıracaksınız. 

Biraz da romandan bahsedelim isterseniz. Ömer, Macide ve Bedri öğretmen arasında geçen aşk üçgeni anlatılır. Ömer, özellikle arkadaş çevresine hayır diyemeyen, vurdumduymaz biriyken, aniden gelişen Macide evliliğinden sonra sorumluluklarının altında ezilir. Memur olmasına rağmen maddi zorluklarla boğuşur ve bu sorunu çözmeyi başaramaz. Hayır diyemeyen, baskılara dayanamayan insanın kapana kısılmışlığını en iyi anlatan karakterdir. Macide ise Balıkesirli güzel bir kızdır.  Lise öğretmeni Bedri' den özel müzik dersi alırken aralarında yakınlaşma olmuştur. Sonraları Teyzesinin şehirde daha elit bir koca bulma vaadiyle ailesini ikna etmesi sonucu İstanbul' a gelir. Bura da konservatuvar eğitimine devam eder. Yanında kaldığı ailenin baskısına dayanamaz ve bir gece sevgilisi Ömer'in pansiyonuna taşınır. Artık karı-koca olmuşlardır. Kısa bir süre sonra hem Ömer hem de Macide ayrı dünyaların insanları olduklarını anlayacaklardır. Bedri ise öğrencisi Macide' ye karşı gizliden bir aşk beslemekte ama bunu kendine yakıştıramamaktadır. İstanbul'da tekrar karşılaştığında içindeki köz yeniden alevlenir.

Romanın büyük bölümü iç ses ve iç hesaplaşma şeklinde geçmekte, altı çizilecek bir çok tespit ve güzel cümle bulunmaktadır.  Sabahattin Ali' nin okuduğum tüm romanları gibi İçimizdeki Şeytan' ı da etkileyici ve unutulmayacaklardan. 

Son söz olarak kötülüklerimizi içimizdeki şeytana yükleyerek kendimizi temize çıkarmayalım diyor Sabahattin Ali. Sizce de öyle değil mi...  


19 Ekim 2016

Piruze - Sinan Akyüz


Aslında gündeme uygun olarak Sinan Akyüz' ün Piruze'siyle Sezen Aksu' nun Firuze' sini harmanlayıp ortaya karışık bir edebiyat parçalamak lazım. Bu aralar böyle bir yazı iyi tutar. Gündemden haberdar olmayanlar ve gelecekte hasbel kader bu yazıya yolu düşecekler için kısa bir dip not düşelim. Bu günlerde magazin programının birinde, Sebahattin Ali' nin Kürk Mantolu Madonna' sındaki Madonna' nın 90 lı yılların ünlü şarkıcı Madonna'sı zanneden yaşını başını almış bir yorumcu ortalığı karıştırdı. Edebiyat dünyası kadıncağızı cahil olmakla suçlarken, bana kalırsa gündüz kuşağı programlarının seviyesizliğinden de dem vuruyor. Ama kardeşim ülkemizde de öyle bir linç kültürü var ki, hata yapmaya gör. Allah düşürmesin.

Neyse sevgili bayanlar, bu yazı sizin için.  

Aman ha erkeklere güvenmeyin. Biriyle bir şekilde karşılaşırsınız ve o bakışlara içiniz erir ya, inanmayın. Büyülü sevgi sözcükleri, bir anda gelen Ferhat' laşmalar, sizin için Roma' yı yakmalar, hepsi ama hepsi elde edene kadar. Evlendikten sonra da el ele tutuşalım, dizine yatayım saçımı kadife okşar gibi okşasın, içimdeki boşluğun kendisi olduğunu fark etsin dersiniz, sizi dizilere fazla kapılmakla suçlar. Sonrasında onun için saçınızı süpürge edersiniz, yemesiyle, içmesiyle, giyinmesiyle ilgilenir, el üstünde tutarsınız ama o kıymet bilmemeye başlar. Sanki kadının asıl işi yemek yapmak, bulaşık yıkamak, ütü yapmak, çocuk bakmak. Ben de bir işin ucundan tutayım demez hiç bir zaman. Yavrunuz olur -Allah Bağışlasın- ilginiz biraz çocuğa kayar ya onun da gözü hemen dışarı. Hep taze peşindedir.  Doğu kültürü batı kültürü filanda fark etmiyor, hepsi aynı. Birinde dört kadın alma varsa diğerinde metres var.  Bir de kadını dövmeyi erkeklik zannedenler var ki, onları tanımlamaya kelime hazinemdeki küfürler yetmiyor.

Sizinde çok iyi bildiğiniz gibi  bu konuda sayfalar dolusu yazılabilir ama eskilerin tabiriyle malumun tekrarı olacak. Hiç gerek yok. 

Bugüne kadar sizi bir tek ben anlarım sanıyordum ama Sinan Akyüz' de çok güzel anlatmış. Romanında babası diplomat olan Piruze' nin yaşadıklarını anlatıyor. 1980 li yıllarda geçiyor. Kadıncağız Şam' dan  ve bir zamanlar çok sevdiği adamdan kaçabilmek, çocuklarına kavuşabilmek için neler çekiyor bilseniz. Hüzün dolu bir hikaye, okumanızı tavsiye ederim.

Kitap ve sevgiyle kalın...

14 Ekim 2016

Satılık Ruh - Yuzarsif



Elimdeki kitap 2014 basımı, gerçi başka basımı var mı onu da bilmiyorum ama. İlk dikkat çeken özelliği kitabın baş kısmına yerleştirilen ve üç satırdan oluşan, Türkiye' nin en genç gerilim yazarı olduğunu iddia eden yazar hakkında kısmı. Acaba hiç başlamasam mı duygusuyla okumaya başlarken beklentiyi de oldukça düşürüyorsunuz.

Yazar Türk okuyucusunu nereden vuracağını çok iyi analiz etmiş aslında. Millet olarak bize zombi hikayeleri sökmez, çünkü biz gözümüzün gördüğü ve dokunabildiğimiz hiç bir şeyden korkmayız. Ama ya 'cinler' öylemi. Sakın ha bir daha adını anma geliverirler, başımıza musallat olurlar duygusuyla bile hep 'üç harfliler' diye bahsetmiyormuyuz? 

Hikayemiz Eymen' in her gece üst üste, yağmurlu bir gecede, peşindeki köpekli kişilerden kaçarken nefes nefese kaldığı ve cebinde anahtarı bulunan, içerisi pis kokan, harabe haldeki bir evde kıstırılmasıyla yarıda kalan ve çığlık atarak uyanmasına neden olan kabusla başlar. Eymen' in eşi Sena ve çocuğu Gamze bu durumdan rahatsız olur ve psikiyatriste gitme tavsiyesinde bulunurlar. Ama Eymen rüyasını araştırdığında bunun büyük şeytan' ın işi olduğuna karar verir ve konuyu en yakın arkadaşı Fahriye açar. Beraber Konya' nın kenar mahallelerinden birinde, bu işlerle ilgilenen Abdullah hoca' ya giderler. Eymen kendisine büyü yapıldığını anlatırken Abdullah hoca içindeki cini çıkarmaktan bahseder. Cin çıkarma seansı sırasında hocayı bile hayrete düşüren büyüklükte varlıklar görünür ve odanın içinde sert rüzgarlar esmeye başlar. Fahri birden belindeki silahı çıkarır ve Abdullah hocayı öldürür, bunu gören Eymen' silahın kabzasıyla bayıltır ve kaçmaya çalışan hocanın eşini de öldürür. Daha sonra Eymen' i alarak bilinmeyen bir merkeze götürür. Burada psikolog Ercan Öztürk' le konuşmaya başlar. Ercan Öztürk kendisine Ayarcı olarak hitap edildiğini, Fahri olarak bildiği kişinin Farfan olduğunu ve insanları iyiliği için çalıştıklarını, kendisininde seçilmiş insan olduğundan bahseder ve on seanslık eğitime tabi tutar.  

Hikayemiz bazı bölümlerindeyse geçmişe, Eymen olarak bilinen kişinin Hasan olan çocukluğuna ve Sadullah hoca ile yaşadıklarına gidiyor. Hikayenin genelinde tempo neredeyse hiç düşmüyor. Eymen' in yer yer yaptığı kaba çıkışlarda okuru gülümsetmeyi başarıyor. 

Çok fazla gizem beklemeden okunursa okuyucusunu doyurabileceğini düşünüyorum. Cin deyince içi ürperenlerden değilseniz ve gerilimi seviyorsanız okuyun.

Sevgiyle kalın...    

12 Ekim 2016

Bir Kabusun Anatomisi - V. M. Giambanco



Bu aralar polisiyelerden devam ediyorum. Bazen zorlansam, olaylar döngüsü önceki kitapları çağrıştırsa da, pes etmek yok. Hazır bol bol kitap okuma fırsatı bulmuşken, gürül gürül okumaya devam.

Bir Kabusun Anatomisi bu güne kadar okuduğum yabancı polisiyelerin içinde en çok beğendiğim kitap oldu. Olayların ilerleyişinde, kurgusunda ve neden- sonuç bağlantısında okuru doyurmayı başarıyor. Yeni cinayetler ve çözüm döngüsü sırasında yaşanan şanssızlıklar, gazeteler, toplumun ve hakimin dedektifler üzerinde oluşturduğu baskı çok iyi yansıtılmış. İşlenen cinayette delillerin gösterdiği ve dedektiflerin peşine düştüğü ilk şüphelinin kendini aklamak ve cinayeti çözmek için yaptığı girişimler ise okuru romanın içine çekerken yeni şüpheli aramasına neden oluyor.

Roman bir avukata 'on üç gün' yazılı tehdit mektubunun gelmesiyle başlıyor. Avukatın umursamadığı bu tehdit hayatını kaybetmesine neden olur. Eşi, iki çocuğu başlarına birer kurşun sıkılmış ve kendisi de kloroform koklatılarak öldürülür. Ailenin tüm bireyleri evin yatak odasındaki yatakta ölü olarak bulunur. Cinayet masasına yeni atanan dedektif Alice ile tecrübeli dedektif Brown bu cinayet soruşturmasında görevlendirilir. Dedektiflerimizin ilk değerlendirmesine göre avukatımıza eşinin ve çocuklarının ölümü izlettirilerek acı çektirilmiş, sonra kendisi öldürülmüş, alınlarına kendi kanlarıyla çizilen haç işaretiyle de bir mesaj verilmiştir. Mutfakta bulunan bardak üzerinde de bölgenin zenginlerinden birinin parmak izi bulunmuştur ve ilk şüphelide o dur. Ancak ertesi gün gazetede olay yeri fotoğrafı ile polisin ne düşündüğü ve tüm olay bilgisi paylaşılacaktır. Bunun üzerine Bireysel Sorumluluk Ofisi de dedektiflerimizden şüphelenerek incelemeye alacaktır.

Polisiye sevenlerin romanı severek okuyacağını düşündüğüm için daha fazla spoiler vermek ve roman karakterlerinin isimlerinden bahsetmek istemedim. 

Okunmasını tavsiye ettiğim kitaplar arasındadır.

Sevgiyle kalın...    

10 Ekim 2016

Hipnoz - Brian Freeman



Kitabı iş yerimde terk edilmiş, sahipsiz bırakılmış ve boynu bükük kitaplar arasında buldum. Arka kapak yazısına göz attıktan sonra da kitapçı raflarında gördüğüm bu kitabı okumaya başladım.

Roman 16 yaşındaki Catalina' nın -romanın genelinde ismi Cat olarak kısaltılıyor- bir gece ansızın perişan bir halde dedektif Jonathan Stride' nin evine gelmesiyle başlıyor. Cat daha 16 yaşındadır, fahişelik yapmaktadır, hamiledir ve peşine düşen birinin kendisini öldürmeye çalıştığını sayıklamaktadır.  Dedektif Stride olayı çözmeye çalışırken Cat' in yıllar öncesinde kendisine aşık olan ve kocası tarafından öldürülen bir kadının kızı olduğunu öğrenir. Stride daha önce söz verdiği halde koruyamadığı kadının kızını korumak için çetin bir mücadeleye girecektir. Dedektif Stride' nin aşk hayatı da oldukça karışık ve hızlıdır.

Romanı bitirdikten sonra Jonathan Stride serisinin 'Ahlaksız' dan sonra gelen ikinci kitabı olduğunu öğrendim. Ama kitaba başladığınızda bir serinin devamını okuyormuşsunuz hissine kapılmıyorsunuz. Bir cinayeti çözmeye çalışırken yeni cinayetler işleniyor ve tüm bunları aydınlatmak için yıllar önce işlenen ve yanlış çözülen cinayeti yeniden çözmeye çalışıyorsunuz. Romanın sonunda bulduğumuz katil yine tahminleri zorlayacak biri çıkıyor ama roman bitmiyor.

Zor olduğunu söyleyemem ancak özellikle kitabın ortalarında, gizem konusu biraz fazla zorlandığından olsa gerek her şey iç içe girmeye başlıyor. Bu bölüm dışında akıcı.

Hepinize bol kitaplı günler...

6 Ekim 2016

En Çok Beğendiğim 15 Kitap - Mim



Kitap Güneşim tarafından 'En çok beğendiğim 15 kitap' konulu etkinlikte mimlenmişim. Kendisine teşekkür ediyorum. 

Takip ettiğim bir kaç blogun daha bu etkinliğe katıldığını ve çok güzel listeler çıkardıklarını gördüm. Bu nedenle konuyu seçen ve başlatan arkadaş her kimse tebrik ediyorum.  Çünkü popüler kültürün bize dayattığı kitaplar yerine samimi blog yazarlarının tavsiyeleri her zaman daha öndedir. Son olarak belirlediğim listede sıralama olmadığını bilmenizi isterim.

   * Kumral Ada Mavi Tuna - Buket Uzuner
   * Memleketin Birinde - Aziz Nesin
   * Ben Robot - Isaac Asimov
   * Kürk Mantolu Madonna - Sebahattin Ali
   * Kazancı Yokuşu - Ferhan Şensoy
   * Hayvan Çiftliği - George Orwell
   * Beyoğlu Rapsodisi - Ahmet Ümit
   * 1984 - George Orwell
   * Don Kişot - Miguel de Cervantes
   * Kazım Karabekir Anlatıyor - Uğur Mumcu
   * Hayatın Anlamı - Tolstoy
   * Bin Muhteşem Güneş - Halit Hüseyni
   * Aşkın Gözyaşları - Sinan Yağmur
   * Şah ve Sultan İskender Pala
   * Dönüşüm - Franz Kafka

Bende kabul ederse listesini merak ettiğim Senden Benden Bizden i davet ediyorum.

Nietzsche Ağladığında - Irvin D. Yalom



Tarihte yer alan bir çok ünlü felsefecinin yan karakter olarak yer aldığı ve Nietzsche' nin özellikle de ümitsizlik üzerine düşüncelerinin anlatıldığı güzel bir roman Nietzsche Ağladığında. Yazar romanın sonunda, kurgusunun bazı bölümlerini karakterlerin gerçek hayatlarından ve mektuplarından alıntılandığını, bazı bölümlerini ise kendi hayal gücüne dayandırdığını belirten bir açıklama yapmış. O döneme ışık tutan ve karakterleri daha iyi anlamamı sağlayan güzel bir açıklamaydı.

Kurgu bir çok fesefik romanda olduğu gibi iki kişinin arasında geçen konuşmalardan oluşuyor. Özetle şöyle; Baş döndürücü güzelliğe sahip Salomone, dönemin ünlü doktorlarından Breuer' in yanına gelerek kendisine aşık olan Nietzsche' nin intihar etmek üzere olduğunu ve Alman felsefesinin geleceğinin tehlikede olduğunu söyleyerek onun adına yardım istiyor. Breuer dillere destan güzellikteki Salomone' yi tekrar görebilmek için Nietzsche' yi sanki fiziki hastalıklarını tedavi edecekmiş gibi yaparak psikolojik rahatsızlığına müdahale etmeyi kabul ediyor. Nietzsche ise fazla tanınmamış ve çok az kişi tarafından bilinen iki kitabı yayımlanmış ünsüz bir filozoftur. Kendisini yaşadığı dönemde anlaşılamayan ve çalışmaları gelecekte anlaşılacak bir filozof olarak tanımlamaktadır. Nietzsche' de Dr Breuer' in psikolojik tedavisini üslenme karşılığında muayene olmayı kabul ediyor. Bundan sonra ise roman Dr. Breuer ile Nietzsche' nin karşılıklı kurdukları doktor - hasta ilişkisi şeklinde geçen psikoanalitik diyaloglarla devam ediyor.

Dr Breuer bu görüşmelerin ilk seanslarında kendi sorunlarını, psikolojik desteği reddeden ve kalın duvarlar ören Nietzsche' yi çözebilmek için onun sorunlarına yaklaştıran bir kurgusallıkla anlatmaya başlıyor. Ancak zamanla hastasının etkisinde kalarak kendi hayatıyla ilgili zihninde köklü değişiklikler yaşamaya başlıyor. Bu kafa karışıklığı o güne kadar kurduğu dünyasını yani eşini, işini, çocuklarını ve çevresini özetle tüm hayatını alt üst etmek üzeredir. Aynı şekilde Nietzsche' de Dr Breuer' in çözümlerini ve huzura kavuşma hikayesini kendi zihninde uygulamaya çabalarına girmektedir.

Her iki doktorda yaptıkları seanslardan sonra o seansla ilgili tespitlerini yazıyor. Bölümün sonunda okuduğum bu tespitlerin, bölümü okurken yaptığım çıkarımlardan farklı olduğunu, tarafların karşılıklı olarak birbirlerinin söylediklerinden çok, bilinç altlarıyla ilgili tespitleri, samimiyetleri ve itirafları etkileyiciydi.

Romanda temel konu ümitsizlik olsa da evlilik, aşk, özgürlük, kader, inanç, mutluluk ve irade gibi kavramlar hakkında yapılan tespitlerle neden yaşadığımızın -varoluşumuzun- anlamlandırılmasını okuyoruz.

Kitabını emanet aldığım arkadaşım okurken neredeyse her sayfada bir kaç satırın altını çizmiş. Benim böyle bir alışkanlığım yok ama siz okuduğunuz kitapta beğendiğiniz cümleleri çizen ya da bir yere yazan biriyseniz elinizde uzun bir liste olacak demektir.

Son bir kaç söz olarak, kitap fikir değiştiren kitaplar listesindeymiş. Kendisiyle ve hayatla yüz yüze gelmekten çekinmeyenlere gibi bir de iddialı sloganı var. Bir de size sıkıntı veren her neyse onu tüm çıplaklığıyla birilerine anlatırsanız rahatlar hatta o sıkıntıdan kurtuluyormuşsunuz. Sonuçta utanç insanı öldürmüyormuş...

Keyifle okuyun...     

2 Ekim 2016

Lontano - Jean-Christophe Grange

Çok fazla polisiye okuyan biri değilimdir ancak gerilim konusunda ilginç tavsiyelerde bulunan Mayıs Yağmuru' nun blogundaki tavsiyesi üzerine okuma listeme aldım ve  ilk Grange romanımı okumaya başladım.



Her şeyden önce zor, dikkat isteyen ve fazlasıyla yerel öğeler içeren bir kitap Lontano. Bu durum fransız okur için sorun olmayabilir ama benim gibi fransız kültürüne fransız biri için zorlayıcı oldu. Bunun yanında kara büyüler, sadomazoşizim, fetişzm gibi sıradan insanlardan uzak sapkınlıkların cinayetlerle ilişkilendirilmesini anlamlandıramadım. Yani cinayetler intikam ya da hedef göstermek için mi yoksa ritüel gereği mi işleniyor, kafamda oturtamadım. Özellikle ilk iki yüz sayfaya kadar bir dağın yamacına tırmanma hissiyle yavaş ve dikkatli ilerlemek zorundasınız.  Ancak zor kısmı atlattıktan sonra akıntıya kapılıp gidiyorsunuz. İşte bu kısma geldiğimde Mayıs' ın 'katili tahmin etmeye çalışmayın bulamazsınız' tespitine inat, katilin kim olacağı konusundaki iddiamı iki kişi üzerine oynadım. Sonuç tabi ki hüsran.

Hikaye Kongo- Belçika ve Fransa üçgeninde geçiyor. Olaylar bir askeri üste no limit uygulaması sırasında öldürülen askeri öğrencinin soruşturmasıyla başlıyor.  Eski bir dedektif olana Gregoire Morvan kendi gibi dedektif olan oğlu Erwan Morvan'ı bu cinayeti soruşturması için görevlendiriyor. ilk cinayetten sonra Morvan ailesi ile ilişkili olabilecek kişiler, kırk yıl önce ölen ve çivili katil olarak bilinen seri katilin yöntemi kullanılarak öldürülmeye başlanıyor.

Romanda her şeye rağmen bir yarım kalmışlık hissi var.  Muhtemelen bu durum serinin devamı şeklinde çıkan ve Fransa' da yayımlanan ancak henüz çevirisi yapılmamış 'Congo Requiem' de giderilecektir. Yine de kurgudaki takıldığım noktaları sizinle paylaşmak istiyorum. Eğer romanı okumayı düşünüyorsanız sürprizi bozabilir.

- Spoiler İçerir-

Ben katilin baba Gregoria Morvan ya da dedektif olan oğlu Ervan Morvan çıkacağı öngörüsünde bulunmuştum. Aslında yazarın okuru bilinçli olarak bu yöne kanalize ettiği dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır. Bunun yanında okur tüm cinayetleri Ervan Morvan' ın bakış açısıyla okumaktadır. Elbette komiser Morvan işinde başarılı ve olayları her yönüyle analiz edebilmekte ve en küçük ihtimali bile değerlendirmektedir. Ancak Morvan kişileri yeterli düzeyde analiz edememekte ve bağlantılarını çözememektedir. Bu nedenle yeni çivili katilin soruşturmada kendisine yardımcı olarak görevlendirilen bir polis çıkması, Krispo lakaplı, Philippe Kriesleri yeterince tanımayan, romana figüran oyuncu tavrıyla katılan yardımcı polisin tahmin edilmesi elbette mümkün değildir. Yine de katil krispo çıksa bile baba Morvan' ın özellikle de 40 yıl önceki cinayetlerle ilişkili olduğu yönünde bir yönlendirme var.

Bunun yanında katil krispo' nun amacı tam olarak anlaşılamıyor. Çivili katil tarafından yetiştirilen ya da etkisinde kalan krispo, eğer Morvan ailesinden intikam almak istiyorsa neden sürekli yanında bulunduğu Ervam Morvan' ı öldürme girişiminde bulunmuyor? Hatta kurbanlarının iç organlarını boşaltıp, içlerine çivi dolduracak kadar ritüel tutkunu bir katil ilk kurbanını nasıl rastgele seçiyor?   Üstelik bu cinayet için askeri bir üst seçiliyor.

Borsacı kardeş Leo ile film yıldızı olmak ve para kazanmak için kendisine fetişzm derecesinde cinsel sapkınlık yapılmasına izin veren Gaille' nin ise romandaki yerini oturtamadım. Leo babasının yönlendirmesiyle, afrikadaki maden şirketleri üzerinden hisse senedi alım-satım yoluyla Morvan hanedanlığı kurmaya çalışıyor. Gaille ise kendi ailesine zarar vermeye çalışan bir iç hastalık gibi. İki kardeşle ilgili bölümleri okurken Morvan ailesinin karşısında organize olmuş bir güç varmış hissine kapılırken katil tek kişi çıkıyor.

Aklımda deli sorular...

Sonuç olarak pişman değilim. Tavsiye edene teşekkür ediyorum ve bende size tavsiye ediyorum.

Gürül gürül kitap okuyun...   

23 Eylül 2016

Şah ve Sultan - İskender Pala



Romanı okumaya başlamadan iki gün önce kitabı okuyan bir arkadaşımla muhabbet sırasında konu İskender Pala ve romanlarına gelmişti. Israrla İskender Pala' nın şişirildiğini ve kitaplarının içerik olarak boş olduğunu, olayların akışı hakkında bilgi vermek yerine bir kaç gizemli aşk hikayesiyle savuşturduğunu savunuyordu.

Aslında ben de yazarın Od ve Efsane kitaplarını okumuştum ama hikayelere hiç bu açıdan bakmamıştım. Bu ağır eleştirilerden sonra Şah ve Sultan kitabını okuma şevkim kalmamıştı ama almış bulunduk bir kere...

Romanın tarih kitabı beklentisiyle okunduğunda arkadaşımın eleştirisinin sonuna kadar haklı olduğunu fark ettim. Aslında yazarda muhtemelen hem bu beklentide olanlar hem de  hikaye daha iyi anlaşılsın diye dört yüz küsür sayfalık kitabın arkasına yerleştirdiği 3 sayfalık tabloyla tarih kısmını özetlemiş.




 
Eğer arkadaşımın düşüncesindeyseniz ve Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim' i karşılaştıracak bir kitap okuma hayalindeyseniz bu üç sayfa fazlasıyla yeterli. Ama kendini divan edebiyatına adamış bir yazarın Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim' in yazdığı şiirlerinin hikayesini okuma arzusundaysanız romanın içinde kaybolacaksınız demektir. Ve bir şiirin hikayesi için bile bir kitap okunmaya değer. Nasıl mı?

Karşılıklı iki han
Arada çıkmaya kan
Ya Bağdat'a vali
Ya Mısır'a sultan

Hikayesi bilinmeden okunan bu şiirin okur için çok da bir şeyler ifade etmediği muhakkak. Hikaye ise tüm şiire anlam katar. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ve sarayı hakkında bilgi toplamak için derviş kılığında Tebriz' e gider. Burada halktan bir çok kişiyi satrançta yener ve ünü satranç meraklısı Şahın kulağına kadar gider. Şah dervişi sarayına çağırır ve başlarlar satranç oynamaya. Bu sırada şahın has adamlarından Emir Naki odaya girer, derviş kılığındaki Yavuz Sultan Selim'i tanır ve;

Karşılıklı iki han
Arada çıkmaya kan

der. Yavuz bu beyiti duyar duymaz,

Ya Bağdat'a vali
Ya Mısır'a sultan

beyitiyle tamamlar. Yani Yavuz, Emir Naki' nin kendisini tanıdığını anlar ve onu Bağdat' a vali ya da Mısır' a sultan olma vaadiyle susturur. Çaldıran savaşından sonra da tüm itirazlara rağmen Emir Naki' yi vali yapmak için aratır ancak savaşta öldüğünü öğrenir.

Roman benzeri şiir hikayeleri ve iç içe geçmiş bir çok aşk hikayesiyle devam ediyor. Bunun yanında Yavuz ile İsmail'in acımasız mücadelesinin şiirsel atışmalarını da zevkle okuyacağınızdan eminim.

Olayların akışı yerine olayları yaşayanların dünyasını merak edenler için etkileyici, okurken sıkmayan ve akıcı bir kitap. Tavsiye ederim.

Sevgiyle kalın...