28 Haziran 2015

Şans Ayağıma Geldi // The Cobber

Max Simkin (Adam Sandler) küçük bir mahalle dükkanında ayakkabı tamirciliği yapmaktadır. Aslına bakılırsa 4 kuşaktır devam eden bu ata mesleğini yapmak istemez. Hayalinde dünyayı gezip yeni insanlarla tanışmak vardır. Bir gün tamirhaneye gelen siyahi bir gangster acil tamir edilmesi için bir ayakkabı verir. Max Simkin bu ayakkabıyı tamir etmek isterken makinesi bozulur. İşi yetiştirmek için depoda bulunan, büyük dedesinden kalma dikiş makinesiyle ayakkabıyı tamir ettikten sonra denemek için giyer. 

Max Simkin' in dededen kalma dikiş makinesinin ayakkabıları sihirli yaptığını anlamasıyla film hareketleniyor. Max bu sihirle kendi ayağına uygun (44,5 numara) olan ayakkabıları giyerek ayakkabı sahiplerine dönüşüyor. İlk başlarda eğlenceli olan bu durum, Max'ın kendisini tehdit eden gangstere dönüşmesiyle gerilimli bir hal alıyor. 

Max'ın yan komşusunun tahmin edilebilir bir şekilde babası çıkması ve sihir olayından süper kahraman çıkarma çabası filmin eksileriydi bence. 

Eğlenceli bir film izlemek isteyenlere tavsiye edebileceğim güzel bir durum komedisi. 

Fragman.



Filmin Tanıtım Yazısı

Max Simkin nesillerdir ailesinin işlettiği ayakkabı dükkanının başında duran bir ayakkabı tamircisidir. Tek hayali ise hayatına yerleşen bu rutinini kırıp, yeni yerler görmek, farklı insanlar tanımak ve dünyayı gezmektir. Max fazlasıyla sıkıcı bulduğu bu hayatı, dükkanda bulduğu babasından kalan bir makine sayesinde değişecektir. Sihirli güçleri olan makine sayesinde müşterilerinin ayakkabılarını ayağına geçirdiği anda onların kılığına bürünen Max; başta eğlenceli gelen bu özelliği biraz abartınca başına türlü dertler açmaya başlar.
Kameranın hem önünde hem de arkasında hatırı sayılı işler çıkaran Thomas McCarthy, son olarak 2011 yılında başrolde Paul Giamatti'yi izlediğimiz Kazananlar Klübü ile oldukça beğeni toplamıştı. Filmin başrolündeki Adam Sandler'a ise Dan Stevens, Steve Buscemi ve Dustin Hoffman eşlik ediyor.

21 Haziran 2015

Deniz Kızları Şarkı Söylüyor



Deniz Kızları Şarkı Söylüyor, 1955 doğumlu, lezbiyen olduğunu gizlemeyen, İskoç yazar tarafından kaleme alınan polisiye bir roman. Yazarın cinsel tercihi etkisini romanda da belli ediyor. Farklı cinsel tercihleri olan insanlara karşı işlenen suçlarda, toplumda ve poliste vurdumduymazlık olduğunu seri katilimiz üzerinden okuyucunun beynine nakşedilmeye çalışılıyor.

Roman, karakterlerin olayı çözme çabalarının geçtiği, bol diyalog ve karmaşanın olduğu, işkence edilerek 8 gün ara ile peşpeşe öldürülen kişilerin incelenerek seri katilin profilinin çıkarılmaya çalışıldığı bölüm ile seri katilin diskete aktardığı günlüğünden oluşuyor. Günlük ise kitabın geri kalanının tam aksine daha anlaşılır, akıcı ve merak uyandırıcı. 

1997 yılında piyasaya çıkan roman aynı sene Suç Kitapları Yazarları Derneği tarafından Altın Hançer ödülü ile ödüllendirilecek kadar başarılı bulunmuş. Benim içinse kitabın en güzel yönü saçma sapan tesadüflere yer vermemesi. Gerek polisin incelemesi, gerekse seri katilimizin planlaması ve beklenmedik finaliyle okuyucuyu etkileyebilecek seviyede. 

Romanın özellikle olayların araştırıldığı bölümdeki dili daha akıcı olsaymış keşke, -bilemiyorum belkide çeviriden kaynaklanıyor olabilir-

Romanın tanıtım yazısı

İngiltere'nin Bradfield kentinde bir "dizi cinayet katili" serbestçe dolaşmaktadır.

Dört adam vahşice, ağır işkencelerden geçirilerek öldürülmüştür. Dört kurbanı da görünüşte birbirine bağlayan hiçbir şey yoktur... bedenlerindeki tuhaf işkence izleri dışında.
Korkunun pençesinde bekleyen kentte artık hiçbir erkek kendini güvencede hissetmemektedir. Çaresiz kalan Bradfield Polis Teşkilatı, katilin "profil"ini çıkarması için klinik psikolog Tony Hill'in yardımına başvurur. Dedektif Carol Jordan'la birlikte çalışacak olan Hill, bir yandan da özel yaşamındaki sorunlarla boğuşmaktadır.
İkili, son derece zeki bir katilin karşısında hayatta kalmak için iradenin ve aklın çarpıştığı tehlikeli bir oyuna girer.
Keyifli okumalar...
  

14 Haziran 2015

Radyo Yayını Yapmak İster misin ? (Mixlr)

Benimde radyom olsun, bende yayın yapmak istiyorum diyorsanız doğru yerdesiniz. Ne flascast gibi zor bir siteyle nede winap'ın shoutcast eklentisinin ayarlarıyla uğraşmaya gerek kalmamış artık.

1- İlk olarak BURAYA tıklayarak sitemize gidiyoruz.

Resimlere tıklayıp büyütebilirsiniz
Açılan sayfadan kendimiz için uygun olan dosyayı indiriyoruz. Ben Windows için olan dosyayı indirdim.

2- İndirdiğimiz dosyayı kuruyoruz. Bu kısımda özel bir ayar yok. Klasik next tuşuna basarak sona kadar geliyoruz.


Kurulum bittikten sonra karşımıza böyle bir arayüz çıkıyor. Siz isterseniz üye olabilirsiniz. Ben facebook ile bağlanmayı tercih ettim.

3- Giriş yaptıktan sonra yayınımıza başlıyoruz.


Giriş yaptıktan sonra karşımıza resimdeki gibi bir sayfa çıkıyor.

Embed : Radyomuzun linkini paylaşabileceğimiz kod. Sosyal medyada paylaşabileceğiniz gibi bu kodu blogunuza taşıyarak blogunuz üzerinden de yayın yapabilirsiniz.

Yayına başlamak için dairesel noktalı bölüme tıklıyoruz. 

Select Source bölümü mikrofonu yani kendi sesimizi yayına vermemizi sağlar. 

Hoparlör bölümünün sesini açarsanız bilgisayarınızdan dinlediğiniz müzikler yayına gider. Mesela youtube den dinlediğiniz müzikleri yayına verebilirsiniz. Arşiv sıkıntınız kalmaz ama aniden çıkan reklamlara dikkat edin.

Hide playlist bölümünü açarsanız ADD SOUNDS a tıklayarak arayüze bilgisayarınızdan eklediğiniz müzikleri yayına verebilirsiniz.  Geniş bir arşive sahip olanların tercih etmesi gereken bölüm.

Main out bölümündeki hareketlilik yayına sorunsuz olarak bağlandığımızı gösterir.

4- Yukarıdan Embed kodumuzu kopyalayıp, Blog Yönetim Panelinden gadget ekleyerek hiçbir aracı  player kullanmadan radyomuzu bloğumuza taşıyabiliriz. 


Oldukça kolay olduğu için mümkün olduğunca kısa kesmeye çalıştım. Anlatmaya gerek görmedim ama siz siteye giderek kendi profilinizi ve radyonuzun profilini düzenleyebilirsiniz. Kullanmaya başladığınızda ne kadar kolay olduğunu sizde fark edeceksiniz. Yinede soru ve sorunlarınızı buradan paylaşırsanız yardımcı olmaya çalışırım. 

Enerji dolu, mutlu ve coşkulu yayınlar yapmanız dileğimle...

İyi yayınlar.

3 Haziran 2015

Elif Şafak // Aşk


Mevlana ve Şems-i Tebrizi. Bir şehri kıskançlıktan kahreden aşkın hikâyesi. Ana hatlarıyla bilinen hikâyeden o kadar çok yan hikâyecikler çıkıyor ki. Sinan Yağmur Aşkın Gözyaşların da bu aşkı kusursuzlaştırarak anlatırken, İranlı yazar Nahal Tajadot Gönlü Yanmış Arif kitabında Mevlana’ nın kâtibi ve varisi Hüsamettin’in dilinden oldukça rencide edici bir şekilde anlatıyordu .

Elif Şafak ise günümüzle harmanlayarak anlatmayı seçmiş. Roman Ella Rubinntain isimli Amerikalı üç çocuk annesi ev hanımının, bir yayınevinde asistan olarak iş bulmasıyla başlıyor. Ella’ ya okuyup değerlendiresi için tanınmamış A.Z. Zahara isimli bir yazarın Aşk Şeraiti isimli roman taslağı veriliyor. Romanı okumaya başlayan Ella hem Mevlana ve Şems ile tanışırken hem de kendi içsel yolculuğuna çıkıyor.  Sayfalar ilerledikçe değerlendirdiği romanın yazarı Zahara ile yazışmaya ve birbirlerini tanımaya başlıyorlar. Zahara’nın dünyayı gezen bir fotoğraf sanatçısı, günümüz dervişi olduğunu öğreniyor. Artık birbirini görme arzusundaki iki aşık Zahara’nın yolunun Amerika’ya düşmesiyle buluşuyor.  Ella, Zahara’ yı hem görsel hem zihinsel olarak Şems-i Tebrizi’ ye benzetirken, Zahara ise Ella’ dan Rumi olmasını istiyor.  Bu buluşmada Zahara kanser hastası olduğunu ve Ella’ya gelecek vadedemeyeceğini söylemesine rağmen üç çocuğunu ve eşini geride bırakan Ella, Zahara’nın peşinden giderek Konya’ya yerleşiyorlar. Zahara çok sevdiği bu şehirde gözlerini yumuyor. 

Romanın içindeki Aşk Şeraiti isimli roman ise Mevlana, Şems, Alaeddin, Mevlana’nın eşi Kerra Hatun, Üvey kızı Kimya Hatun,  Çöl Gülü, sarhoş Süleyman, Zaptiye Baybars, Molla gibi karakterlerin anlatımlarından oluşuyor. Böylece ana hatlarıyla bildiğimiz aşk farklı bakış açılarıyla aktarılmaya çalışılıyor. Yine de ağırlıklı olarak Şems Tebrizi üzerinde duruluyor.

Yazar Ana hikayenin içinde anlatılan Aşk Şeraiti romanının da içinde de özellikle Şems’in ağzından küçük hikayecikler anlatıyor. Böylece birden kendinizi ana hikayenin içindeki Aşk şeraiti romanının da içinde bulunan hikayecikte, yani üçüncü kat derinlikteki hikayede buluyorsunuz. Bu konuda Elif Şafak’ta oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Bildiğim kadarıyla hikayenin içindeki hikayenin de içine hikaye yerleştirebilen ilk yazarda Mevlana’dır.

Her okurun okuduğu kitapta dikkatini çeken bir bölüm yada cümle mutlaka vardır. Benimse bu kitapta en çok dikkatimi çeken konu Şems Tebrizi’nin Kimya Hatuna Nisa suresini açıklamasıydı. Bu açıklamanın gerçekte Şems Tebrizi’nin mi yoksa Elif Şafak’ın Şems üzerinden yaptığı bir açıklama mı olduğunu bilmiyorum. Ama Şems’in açıklaması, İslam’ın kadın erkek eşitsizliğini savunduğunu ve çağdaş olmadığı savunanlara çok güzel bir cevap niteliğindeydi.

Eğer Mevlana ve Şemsin hikayesini daha önce okumadıysanız önceliğiniz Sinan Yağmur’un Aşkın Gözyaşlarına olsun. Ama bu kitap elinizde varsa yada raflarda gördüyseniz almaktan çekinmeyin. Pişman olmazsınız.

Keyifli okumalar.


Erkek Okurlara Not: Kitabın kapak tasarımı pembe ağırlıklı. Haliyle erkek adamın elinde pembe bir kitap garip duruyor. Yayın evi bunu fark etmiş olmalı ki aynı tasarımın siyahını da yapmış. Ben bitirdim ama siz siyahını alın J