26 Ocak 2015

Samipaşazade Sezai yazmış - Sergüzeşt

Sanırım Büyükşehirde yaşamayı yeni yeni öğreniyorum. Öyle hemen 5 dk da evine gidemiyorsun mesela. Sadece işe gitmek trafiğin tıkanık olmadığı günlerde bile yaklaşık 1 saat.  Sonra ilk bakışta zaman kaybı olarak görünen, serviste geçen bu 2 saatinde değerlendirilebileceğini öğreniyorsun. Sosyal medyayı ve gazete manşetlerini takip edebiliyor yada havandaysan açıp kitabını okuyabiliyorsun. Hele benim gibi neredeyse herkesin uyukladığı bir servisi kullanıyorsan, o koltuk kendinle baş başa kalabildiğin paha biçilmez mekana dönüşüveriyor.
 
Macera

İşte böyle bir ortamda, bu sene servis koltuğunda bitirdiğim 2. kitap. Eeee Samipaşazade Sezai taaaaa 1888'de yazmış bende taa 2008 de kampanyadan almışım. Kitap MEB tarafından Ortaöğretim kurumları için hazırlanan 100 Temel Eser kategorisinde oluğundan olsa gerek bu güne kadar elime yakıştıramamışım. Neyse...
 
Roman, ana kucağından zorla koparılan ve bir gemi ile İstanbul'a getirilerek köle olarak satılan Çerkeş kızı Dilber'i anlatıyor. Kitap temel olarak esareti işlese de sonlara doğru satıldığı ve zindan hayatı yaşadığı konakların birinde, konağın oğlu Celal Bey'in kendisine aşık olması ve Celal'in ailesinin Dilber'i bilinmeze göndermesiyle aşk romanına dönüşüyor. Sonunda da Dilber en son kaldığı zindan dan kendisine aşık -benim kim olduğunu anlayamadığım- bir zat tarafından kurtarılıyor ancak İstanbul yolunda ümidini kaybediyor ve bir nehre kendini atarak öldürüyor.

Kitap Türk Edebiyatında Romantizmden Realizm' e geçiş eseri olarak da kabul ediliyormuş. Belki de Temel Eser kabul edilmesinin nedeni budur...
 
Bu arada Sergüzeşt macera anlamına gelmekteymiş...

22 Ocak 2015

Su, Uyumsuz Gazeteci Defne Kaman ve Buket Uzuner

Buket Uzuner- Su


Bazen hiç bir ön bilgiye sahip olunmadan, sezgisel olarak alınan kitaplarda etkileyici olabiliyor. Daha önce okuma listemde olmayan, adını bile duymadığım romanı Ankara Terminalindeki zorunlu bir bekleyiş sırasında aldım.  Elbette Buket UZUNER' in kendini kanıtlamış büyük bir yazar olduğunu lise yıllarımda okuduğum ve uzun süre etkisinde kaldığım Kumral Ada Mavi Tuna romanından biliyordum. Zaten hiç kitap alma havamda olmamama rağmen romanı almamdaki en büyük etkende bu idi. 
 
Anladığım kadarıyla bir yazarın iyi bir romancı olmasındaki sır, kurgudan ziyade içeriğindeki bilgi skalasında gizli. Su romanının ana hikayesine baktığınızda aslında oldukça basit. Uyumsuz bir gazeteci olan Defne Kaman sıcak bir yaz ayında kaybolur. Gazetecinin kaybından otuz dokuz saat sonra ailesi karakola giderek o gün izne ayrılmak üzere olan Komiser Ümit Kaman' a müracaat ederler. Romanda Komiser Ümit'in gazeteci Defne'yi araması ana hikayedir aslında ancak oluşturulan yan hikayelerle diğer karakterler okuyucunun romanı yaşamasını sağlıyor.
 
Okurken kimi zaman uyumsuz gazeteci Defne Kaman oluyorsunuz. Onunla beraber kadın cinayetlerini, çocuk gelinleri, doğa ve hayvan katlini dert ediniyorsunuz. Sonra bir anda kendinizi Defne'nin anneannesi Otay Umacı'dan (çok bilmiş ve metafizik güçleri olan bir karakter) nasihat dinlerken buluyorsunuz. Aslında "Kaman" soyadının "Kam" dan yani "Şaman" dan geldiğini, bu soyadı taşıyanların atalarının şaman olduğunu, şamanlığın geçmişte tedavi edici, bazı güçleri olan kişiler olduğunu öğreniyorsunuz. Sonra birden alevi komiser Ümit oluyorsunuz. Sunni sevgilisi Tasfir ile evlenmek için herkesi karşısına aldığına, Tasfir' inde kavuşmak için son çare olarak intihar girişiminde bulunmasına tanıklık ediyorsunuz. Sonra Sahaf Semahat'ın aslında kim olduğunu ve geçmişindeki sırlarını merak ediyorsunuz.
 
Kitap cep boy olarak da basılmış ve oldukça ekonomik. Kolaylıkla yanınızda taşıyabileceğiniz ve okurken sıkılmayacağınız güzel bir roman. Pişman olmazsınız...

Ve romanda geçen güzel bir sözü de unutmamak için buraya ekliyorum 'gerçek bilgelik deliliktir' ve 'kendini bilge sanmakta da gerçek deliliktir'  

11 Ocak 2015

Destekliyorum


Sevgili okur...

Yıllar önce Doğu Karadenizin bir ilçesinde rehabilite edilen çocuklarla ilgili bir çalışmanın içerisinde bulunmuştum. Küçücük ilçede bizim bildiğimiz 7-8 kişi varken araştırmalarımız sonucunda aslında 300 ün üzerinde rehabilite merkezine giden insan olduğunu öğrenmek oldukca şaşırtıcı ve üzücüydü. 

Peki ilçede bulunan 300 down sendromlu insan nasıl kimsenin dikkatini çekmiyordu? Aslında çok basit. Toplum içine çıkmaya utanıyorlar. Hem kendileri hem aileleri. Toplum ya onlar yokmuş gibi davranarak zaten zor olan hayatlarını dahada zorlaştırıyor yada çok fazla acıyarak eziklik hissi oluşturuyor. Doğal olarak da bu insanlar sadece mutlu oldukları yerlerde, kendi evleri ve rehabilitasyon merkezindeki kendileri gibi olan insanların arasında mekik dokuyarak yaşamlarını sürdürüyor.

Son zamanlarda sosyal medyanın çığ gibi büyümesiyle toplum biraz olsun bilinçleniyor aslında. Görme engelli kaldırımına yada rampanın önüne park edilen bir araç paylaşılıyor ve tepki oluşması sağlanıyor, evsizler için telefon numaraları dağıtılıyor vs.  

Her ne kadar faydalıda olsa sosyal medya bu iş için yeterli değil. Birilerinin elini bu taşın altına sokması lazım. İşte Engelim Olmayın Derneği Muğlanın Datça İlçesinde elini taşın altına koyma arzusunda bulunan insanlardan oluşuyor.

Bana blogum üzerinden ulaştılar ve birlikte Engelim Olmayın Derneği için blog yapmaya çalışıyoruz. Kendilerini artık bloglarından daha iyi tanıyacağımızdan ve seslerini daha çok duyacağımızdan eminim.

Kim bilir belki sizde bloglarını ziyaret edip, yapılacak birşey olup olmadığını sorabilirsiniz...

www.engelimolmayin.com