27 Aralık 2015

Isaac Asimov // Ben Robot


Isaac Asimov' un yazdığı tüm kitapların okunması gerektiğini yazan bir paylaşım ve bu paylaşımı destekleyen bir kaç post daha yazarı okuma listeme eklememi sağlamıştı. Bu şekilde okuma listenize aldığınız kitaplarda beklenti yükseldiği için riskte yüksektir. Hele ki yazarın 1950 lerde bu kitabı yayımladığını düşününce bilim kurgunun komediye dönüşme durumu da kuvvetle muhtemeldir.

İlk on sayfada endişelerimin yersiz olduğunu anladım. Roman öyle sağlam temellere oturmuş ki bırakın komediye dönüşmeyi bilim kurgu iliklerinize işliyor. 

  • Bir robot, bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.
  • Bir robot, birinci kuralla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.
  • Bir robot, birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla mükelleftir.

İnsanlık bu üç temel kuralı ihmal etmeyecek şekilde robot yapmaya ve geliştirmeye başlamıştır. Robotların ihmal edemediği üç ilke ile insanlık tamamen koruma altına alınmaya çalışılmıştır. Ancak robot teknolojisinin gelişmesiyle yeni bir kurala daha ihtiyaç duyulmuştur.  Ve bu kural diğerlerinden daha da önemlidir. Sıfırıncı kural;

  • Bir robot insanlığa zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.
      
Artık ilk üç kuralımız sıfırıncı kural ile de çelişemeyecektir. 

Kitaptaki birbirine bağlı tüm hikayeler bu kurallar nedeniye beklenilen davranışları göstermeyen robotları konu almaktadır. Hikayelerde 1982 doğumlu Susan Calvin' in robopsikolog olarak bir bölümde robotun neden yalan söylediğini, diğerinde neden saklandığını çözmeye çalışırken buluyor başka bir bölümde ise kendini peygamber zanneden bir robotla mücadelesini okuyoruz.

Biraz olsun bilim kurgu seviyorsanız yada merakınız varsa okuyun. 

Son söz olarak Isaac Asimov ile daha işim bitmedi...

İçimizde Bir Yer // Ahmet Altan



İçimizde Bir Yer Ahmet Altan' ın aşkı, ayrılığı birazda cinselliği katarak yorumladığı denemelerinden oluşan kitabı. Akıcı, insanı yormayan bir dile sahip. Bir çok yazara ve hikayesine atıfta bulunuyor. Alıntılama yaptığı hikayelerde ilginç ve merak uyandırıcı. Öyle ki bu kadar geniş yelpazede örneklemede bulunabilen birinin yazdıkları elbette okunur havası oluşturuyor.   

Yazar kitabın bir çok bölümünde yaratıcıya Tanrı diye hitap ediyor, Üstün yetenekleri ve gücü olan bir canlıyla konuşmaya çalışıyor sanki. Onu ve yaptıklarını irdelemekten çekinmiyor. Hristiyan inancındaki doğan tüm çocukların günahkar doğması gibi tüm insanlığın içinde bir yere yalnızlık yerleştirdiğine inanıyor. Nasıl ki dünyaya gelen insan günahkar doğmaya mahkumsa insanda ne yaparsa yapsın bu yalnızlıktan kurtulamayacaktır kanıksatmaya çalışıyor.   

Hayalindeki tanrıyı neden-sonuç ilişkisiyle sorgulayan yazar kitabının sonunda ise ondan af diliyor.
Hazreti Musa gibi Tanrıyla konuşmak isterdim.
"Gençleri affet derdim ona.
Sonra usulca eklerdim.
"Beni de affet"
"Affedememi affet benim"
Keyifli okumalar... 

18 Aralık 2015

Yüzyıllık Yalnızlık - Garcia Marguez


Sevgili okur, kitap raflarında gezinirken bu kitabı görürsen görmezden gel. Google amcanın karşınıza çıkardığı diğer sitelerindeki "Dünya klasikleri arasında, muhhteşşşemm bir esser" anlamına gelebilecek açıklamalara kesinlikle kanma. Neden mi?

Kolombiyalı yazar aslında kendi çocukluğunu, çevresini ve iç savaş dönemde kendi köyünde geçenleri isimlerini değiştirerek aktarmış. Örneğin yazarın çocukluğunun geçtiği Aracataca kasabası romanda karşımıza Macondo olarak çıkıyor. Bu kasabada Albay Aureliano isimli bir baş karakterimiz yaşadığını ve tüm çevresinin tek tek romana konu olduğunu anlıyoruz. Eee sorun nerede dediniz değil mi :) İşte kabus burada başlıyor. Birbirine benzer isimler karakterlerin karışmasına neden oluyor. Olaylarda karmaşıklaşınca ortalık toz duman oluyor.  Kasabada güvenlik olmadan musmutlu yaşayan insanların başına bir şerif yada hakim gibi birşey atanıyor ama kasabalı şerifi kovalıyor. Sonra aynı şerif kızlarıyla beraber tekrar geliyor ve Albay Aureliano ile anlaşarak yerleşiyor. Sonra köye birde papaz görevlendiriliyor. Papaz kasabada kısa süre kalmayı planlarken yerleşiyor. Sonra Albay iç savaşa katılmak için kasabadan ayrılıyor. Kasabada herkes Albay'ın öldürüldüğü haberine inanırken adam yılllaaar sonra çıkıp geliyor. Birde bu Albay' ın sürekli toprak yiyen bir kız kardeşi var. Bir ara yaratıklı olayların yaşandığı, rüyamıydı yoksa gerçek mi yada kimin yaşadığını anlayamadığım bir şeylerde okuduğumu hatırlıyorum.  Başlarda bir yerde birileri kasabaya ulaşım için tren yolu da yaptırmıştı ama kim olduğunu lütfen sormayın. Ortalarda bir yerlerde -başlarda da olabilir- kasabaya uykusuzluk salgını bulaşıyor, sonra uzun yıllarr yağmur yağıyor ve sanırım o lanetli evi de karıncalar yiyerek yıkılma noktasına kadar getiriyorlar. 

Lütfen yanlış anlaşılmasın. Kitap yukarıda yazılanları mı anlatıyor bilemem ama ben bu kadarını anladım.

Son söz olarak değerli okuyucu, bu kitabı neden bitirdin dediğini duyar gibi oluyorum. Ben kitabı sabrımı ve azmimi test etmek için bitirdim. Aynen yazıyı buraya kadar sabırla okuyan senin gibi çok saygıdeğer, sevgili ve azimli okur. Seni alkışlıyor ve önünde saygıyla eğiliyorum.

Selametle kalın... 

22 Kasım 2015

İzlemeye Değer Bir Film: Tutsak - Kept Woman



Son zamanlarda film eleştirisi yapma konusunda üzerime bir ölü toprağı serilmişti sanki. Ama bu filmi izleyip de blogda paylaşmamak büyük haksızlık olurdu. 

Mekan olarak kısıtlı. Filmin neredeyse tamamı bodrum kat ve komşu evden ibaret. Oyuncu sayısı ise sadece 6 kişi. Tüm bunların yanında gerçek bir hikayeden alınmış olması ve etkileyici oyunculuk filmin hafızalarda uzun süre kalmasına sebep olacak türden. 

Psikopatı mızın evinin bodrum katına kurduğu esaret merkezi -yeraltı dünyası da diyebiliriz- neredeyse kusursuz. İzleyicinin düşünebileceği tüm çıkış yollarının kapalı olduğu göstere göstere anlatılmış. Ben olsaydım buradan kurtulma yolunu bulurdum diyebileceğiniz açık bir kapı bırakılmamış. 

Aksiyon severleri bilemem ama konusu olan gerilim filmi severlerinin sıkılmadan izleyebileceği güzel bir film.

İyi seyirler...

15 Kasım 2015

Tolstoy // Hayatın Anlamı


Kitap sırasıyla Hayatın Anlamı, Nerede Sevgi Orada Allah, Üç Soru, İnsan Ne İle Yaşar?, Aydınlık Varoldukça Aydınlıkta Dolaşın, Allah Gerçeği Bilir Ama Geç Söyler, Gerçek Mutluluk, Irgat Emelyan ve Davul, En Büyük Ceza, İki Kardeş ve Altın, Küçükler Büyüklerden Daha Akıllı Çıktı ve Üç İhtiyar olmak üzere on iki küçük hikayeden oluşuyor. 

Hikayelerin tamamından çıkarılacak tek bir sonuç var; Allah inancı.  İnanırsan kurtulursun, inanırsan mutlu olursun ve inanırsan hayatın anlamını anlarsın...

Okuması kolay ve yormayan bir kitap. 

Keyifli okumalar...

30 Ekim 2015

İki Yeşil Su Samuru // Buket Uzuner



Bu romanda tam olarak anlayamadığım bir şeyler oldu. Klasik roman kalıplarından farklı oluşu ve zaten anlamakta fazlasıyla zorlandığım çağdaş hayatlar bir araya gelince ortaya karışık, tanımlayamadığım bir lezzet çıkmış. Karakterlerimizin intihara ve intihar eden insanlara duyduğu hayranlık ve imrenti ürpertici düzeyde. Bunun yanında neredeyse her karakter özgürlüğüne düşkün ve ben merkezci. Özgürlüğe lafımız yok elbette lakin sıkılınca bırakmalar, sevince eş çoluk çocuk demeden terk edip yeni düzen kurmalar... Ben mi çok tutucuyum anlamadım ki !

Romanın içeriği hakkında da kısa bilgi vereyim hemen. Kendisinin Nilsu BARAN olduğunu söyleye bir bayan yazarımıza roman taslağını verir. Yazarımızda taslağı düzenleyerek romana dönüştürür. Aslında Nilsu BARAN' dan kendi hayatını okuyoruz. 14 yaşındayken annesi bir ressam ile giderek evi ter keder. Anne ve baba boşansalar da Nilsu' nun babasının bu şoku atlatması uzun sürer. Baba acılı günleri atlattıktan sonra kendisinden oldukça küçük ve özgürlüğüne düşkün Selen ile birlikte olmaya başlar. İlk başta Selen' i kendisi için tehdit olarak gören Nilsu zamanla en iyi arkadaşını bulmuş olacaktır. 

Bir süre sonra da Nilsu okuduğu amerikan lisesinde edebiyat öğretmenliği yapan ve kendinden yaşça büyük olan Mike ile aşk yaşamaya başlar. Mike annesinin ölümünden sonra babasının intihar etmesiyle intiharın gizemine hayran olmuş bir karakterdir. Nilsu ise annesinin evi terk etmesini intihar olarak düşünmektedir. Nilsu' nun Mike' ye annesinin intihar ettiğini söylemesi bu aşkın tutkalı olmuştur. 

Tabi ki Nilsu' nun aşkı uzun sürmüyor. Özgürlüğe düşkün ruhlar sıkılınca ayrılıyor. Nilsu bu kez Yeşiller Partisinin toplantısında tanıştığı Teoman la aşk yaşamaya başlıyor. Bu aşkın ilginç tarafı da Teoman' ın annesinin de intihar etmiş olmasıdır.

Son söz olarak şunu söyleyebilirim sevgili okur. Buket Uzuner' i Kumral Ada Mavi Tuna romanıyla tanımıştım ve çok etkilenmiştim. O romanın üzerine bunu okumak çayın üzerine turşu suyu içmeye benziyor. Çayı çok seven biri olarak ve üzülerek bu benzetmeyi yapıyorum.

25 Ekim 2015

Abdülhamid' in Kurtlarla Dansı



II. Abdülhamid kuşkusuz tarihimizin en tartışmalı padişahlarından birisi. Mithat paşa' ya verdiği meşrutiyeti ilan edeceği taahhüt sonucunda tahta çıkıyor ve iki ay kadar sonrada Kanuni esasiyi yayınlayarak meşrutiyeti ilan ediyor.  Bu ilanla birlikte artık padişahın Osmanlı yönetiminde yetkilerinin bir kısmı kısıtlanıyor. Ancak iki yıl kadar sonra 113. maddeye dayanarak Kanuni Esasiyi rafa kaldırıyor ve  Mithat Paşayı sürgüne gönderiyor. Bu tarihten sonra istibdat -tek adam yönetimi- başlıyor.

Kanuni Esasinin rafa kaldırılmasından sonra kısmen daha sert tedbirlere başvuruyor Abdülhamid. Bazı özgürlükler kısıtlanıyor ve basına sansür geliyor. Mehmet Akif Ersoy ve Bediüzzaman Sait Nursi gibi bugün bile hayran kitlesi olan aydınlarda o dönemde Abdülhamid' in karşısında yer alıyorlar. Diğer yandan Abdülhamid' in ileri görüşlülüğünden gelen bir çok reform hareketleriyle de karşılaşıyoruz. İlk denizaltı gemisini, Mektebi Hukuk (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi), Halkalı Ziraat ve Baytar mektebi gibi daha bir çok okul onun döneminde açılmıştır. Yine Çanakkale savaşında kullanılan Krupp toplarını yine o almıştır. Cami yaptırdığı her köye birde ilkokul yaptırmıştır. Kız çocukları için yapılan okulları da ilk kez onun döneminde görüyoruz. Zaman kullanımına önem veren ve medeniyetleşme işareti olarak görülen saat kuleleri de onun eseridir.

Mustafa Armağan' ın bu eseri ise II Abdülhamid hayranlarını oldukça memnum edecek nitelikte. O dönem yargılanacak olsa savunma tezi bu kitap olurdu. 

Keyifli okumalar...


24 Ekim 2015

Ayşe Kulin // Bir Gün


Bir Gün, Ayşe Kulin' in ülkemizdeki terör sorununu konu edindiği ve tamamı cezaevi görüşmesinde geçen romanı. 

Hikayemiz gazeteci Nevra TUNA' nın terör suçundan ceza evinde bulunan Zeliha BORA ile röportaj yapmak için ceza evine gitmesiyle başlıyor. İki zıt kutup arasındaki görüşme oldukça sert başlıyor. ama Nevra TUNA gazetecilik geleceği için bu röportajı yapmak zorunda, Zeliha BORA ise sesini duyurma derdindedir. Sayfalar ilerledikçe doğunun bir ilçesinde kaymakam çocuğu olan Nevra ile aynı ilçede devleti destekleyen bir aşiretin kızı olan Zeliha'nın çocukluk arkadaşı olduklarını ve birbirlerini çok sevdiklerini öğreniyoruz. 

Terör konusu toplum olarak yumuşak karnımız. Bu nedenle olsa gerek karşı tarafın konuşmasına ve yaptıklarına tahammülsüzlüğümüz ortada. Terörle hiç bir ideolojik fikrin savunulamayacağı yada hiç bir getirisi olmayacağı da muhakkak. Bunun yanında kitapla birlikte insanların hangi duygularla terörün kucağına düştükleri konusunda fikir sahibi oluyoruz.  Terörün doğuşundaki ideolojik temelleri, bölge halkının devletin hangi hareketlerine tepki duyduğu, nasıl savunmasız bırakıldıkları gibi konularda terörü desteklemek istemeyen bölge halkının yaşadığı zorlukları algılamamızı sağlıyor. 

Bu arada internetten öğrendiğim kadarıyla roman daki Zehra karakteri Leyla ZANA' dan, Nevra ise Ayşe KULİN' den esinlenilerek oluşturulmuş. 

Okumaktan çekinmeyin...

22 Ekim 2015

Franz Olivier Giesbert - Temizlikçi

franz olivier
Kitap Eylemi blogunun hediyesi olan kitaplardan ikincisi olan Temizlikçi de bitti. 

Romanda kitap kapağından da anlaşılacağı üzere seri cinayetler anlatılıyor. Hikayemiz Marsilya'da bir çöplükte 6 yaşında çocuk cesedinin bulunması, bir süre sonra da bu cinayeti soruşturan komiser Thomas Estoublon' un eşinin vahşice öldürülmesiyle oldukça sert bir şekilde başlıyor. Sayfalar ilerledikçe roman daha gizemli bir hal alıyor. 

Kitabın sonuna kadar katilin kimliği ustalıkla gizlenmekte. Bunun yanında obsesif bir temizlik hastası olduğu, hedefinin evine önceden girdiği ve temizlediği, işini bitirdikten sonra da delil bırakmamak için olağan üstü önlemler aldığı, hatta ortama koku sıkarak kendi kokusunu bile bırakmadığı gibi ip uçlarıyla donatılıyoruz. Sona gelindiğinde ise karşımıza bir adalet savaşçısı çıkarılıyor. Katilimizin aslında eski bir emniyet görevlisi olduğunu ve toplumdaki statüleri ve bağlantılarıyla işledikleri suçlardan ceza almadan kurtulan kişileri hedef seçtiğini şaşkınlıkla öğreniyoruz.

Sıkı bir cinayet romanı okuru değilim. Bu nedenle tavsiye etme konusunda tereddütlerim olsa da ben okurken hiç sıkılmadım, hatta keyif aldım.

Keyifli okumalar...

30 Ağustos 2015

Windows 10 Yükseltmesi (Kod :80240020) Sorunu

Windows 10 Yükseltmesi (Kod :80240020) Sorunu
İki-üç hafta kadar önce Windows update yi kontrol ettiğimde, Windows 10 yüklemesinin bir kaç kez denendiğini ve başarısız olduğunu fark ettim. Bunun üzerine kurulum dosyasını orijinal sitesinden manüel olarak indirdim. Ama kurulumda sürekli olarak aynı hatayı aldım. Neredeyse tam gün uğraşmama rağmen sonuç elde edemedim. Hatta bu durumu bir bilişim forumuna da aynen şu şekilde post geçmiştim. 

Hocam dün koskoca günümü yedi. Bende de win 7 var hemde orjinal. İsoyu inidirip kuruyor herşey yolunda gidiyor gibi. Sonra pc kapatıp- açarken hata buluyor ve pc yi kapatıyor. Tekrar açtığında eski yükleyemedik eski sürüme döndük diyor. Ben bu işlemi 3-4 kez tekrarladım. Sonra pc mavi ekran hatası vererek hiç açılmamaya başladı. Biraz uğraşarak açtım bu kez ekran kartı gidip gelmeye, ekranda herşey çift görünmeye başladı. Pc baya bi uğraştıktan sonra açtım updateden kontrol ettim. Benim hata kodu bu...
Kod : 80240020
Netten biraz araştırdım, bu hayatı alan tek ben değilim. 
Sonuç boşa giden koskoca bir gün ve elde var sıfır :) 


Çok şükür bu gün sorunu çözerek Windows 10 a geçiş yaptım.  Hemen olayı burada anlatalım.


Windows update'yi kontrol ettiğinizde karşımıza resimdeki gibi yada güncelleme ayrıntılarında bu hatayı alıyorsanız yüklemenin ilk aşaması tamamlanamamış demektir. Sorunu düzeltmek için bilgisayarınızın kayıt defterinde düzenlemeler yapmanız gerekiyor. Uzun araştırmalarım sonucunda en iyi anlatım tam olarak şöyle;

1)Çalıştırı açıp Regedit yazın ve kayıt düzenleyicisine girin ..
[HKEY_LOCAL_MACHINE\SOFTWARE\Microsoft\Windows\CurrentVersion\WindowsUpdate\OSUpgrade]
2) Buraya gidin. Yoksa oluşturun.
3) Yeri bulduktan sonra sağ taraftaki geniş alana sağ tıklayın Yeni> DWORD (32-bit) değeri oluşturun..
 İsmini AllowOSUpgrade  (Büyük küçük harflere dikkat!!) olarak yazın..
 Sonra oluşturduğunuz veriyi çift tıklayarak açın "onaltılık" tabanı seçin, Değer verisini 1 yapın ve tamam deyin ..
Ana ekrandaki   (Sağdaki geniş panel) AD TÜR VERİ yazan bölümde VERİ sekmesinin altında sizin oluşturduğunuz Dword değeri :  0x00000001 (1) olarak görünecektir. 
4)Windows Updateri açın ve güncelleştirmeleri denetle diyin..
5) Çalıştır a cmd yazın çıkan sonuca sağ tıklayıp yönetici olarak çalıştırın.
6) Açtığınız siyah pencereli programa wuauclt.exe/updatenow  yazın enterlayın
7) Windows Update'ye Geri dönün yükleme başlamış olacak..

Burada DWORD (32-bit) kısmı aklınızı karıştırmasın. Bilgisayarınız 64 bit olsa bile bu işlemi yapmalısınız. Tam olarak düzenleme yapmamız gereken kayıt defterinin görüntüsü ise şöyle;


Umarım sizinde sorununuz çözülür. Keyifli kullanımlar...

16 Ağustos 2015

Kuyruklu Yıldız Eken Adam



Gelen hediyelerden küçük olanı, Kuyruklu Yıldız Eken Adam bitti. Roman Şeker Portakalı tadında tam bir gençlik romanı. Hikaye insanı yormuyor ve oldukça sürükleyici. Tabi bunda çevirinin de başarısını es geçmemek gerekir. Durum böyle olunca benim elimde üç gün oyalanan kitap, sizin elinizde bir günde bitecektir. 

Hikaye İtalya'nın bir kasabasında geçiyor. Herkes yaklaşan kuyruklu yıldızın görünmesini bekliyor. Genel inanışa göre, kuyruklu yıldızı gören kişinin tuttuğu dilek gerçekleşecektir. Babasının hasretiyle yanıp tutuşan baş karakterimiz Arno da kuyruklu yıldızı görme derdindedir. Böylece her yılbaşı gecesi mektup aldığı (!) babası da gelecektir. Ancak Arno'nun bu isteği ne annesi nede kardeşi tarafından önemsenmemektedir. Bu yalnızlık Arno'yu kasabaya gelen esrarengiz adama sürüklemektedir....

Tanıtım Bülteninden;

Yaşamın ne kadarı hayaldir, hayallere biçilen ömür neyle ölçülür?

"Arno ormandaki adamı düşündüğünde, içinde, hayal gücünü harekete geçiren, yüzlerce soru uyandıran bir merak kıpırdanmaya başladı. Bu gizemli yabancı kimdi? Neden o kulübeye sığınmıştı? 
Hayal gücü oradan oraya sıçradıkça, merak umudu besliyor ve yabancı adamın görmediği yüzü babasının bildik yüzüyle yer değiştiriyordu. Ya gelen babasıysa..? Ya onlara sürpriz yapmak için saklanıyorsa..? Belki de yardıma gereksinimi vardı? Belki de Arno'nun yardımına!"

İtalya'nın bir köyünde, herkes yaklaşan kuyrukluyıldızdan söz ediyordu. Böylesi, yıllardır görülmemişti. Ama kimse, göklerin bu makyajsız kraliçesini Arno kadar sabırsızlıkla beklemiyordu. Çünkü onun tek bir dileği vardı: Babasının eve dönmesi. Ancak, ne kardeşi onun kadar önemsiyordu bu dileği, ne de annesi Myriam. Hayatları, onları seven ama kendi prensiplerinden ötesini görmeyen bir adamın yakınında sürerken, köydeki terk edilmiş kulübenin bacası yeniden tütmeye başladı...

Bazen, sadece bize anlatılanın güzelliğiyle ayakta kalmak isteriz. Bazen hayatı, sadece hayallerimizin aydınlattığı kadarıyla görmektir bize iyi gelen. Umutla mutluluk yan yana yürüdüğünde, o yolu başkalarının, kendi doğrularıyla çizmesini istemeyiz. Gerçeklerin yükünü öykülerle hafifleten Angela Nanetti, büyülü bir anlatımla kaleme aldığı romanında soruyor: Mutluluğun ne kadarı uyum ve kabulleniştir, ne kadarı hayal ve arayış?

Keyifli okumalar... 

12 Ağustos 2015

Cemil Meriç // Bu Ülke



Eseri okumak orta öğretim öğrencisinin üniversite sırasında ders dinlemesiyle eşdeğer. Haliyle kitabı değerlendirmenin de aynı derecede zor, hatta imkansız olduğunu belirterek özeleştirimi yaptıktan sonra kitabın üzerimde bıraktığı etkiden bahsedeyim mümkün olduğu kadar.

Sizde benim gibiyseniz eserin başlarında azar işitmeye başlayacaksınız demektir. Akla her gelenin yazıya dökülmesinin yazmak olmadığını, eline geçen her kitapta yazanı sorgulamadan okuyanın okur değil kitap sevici yani kitap değiştirmekten zevk alan kişiler olduğunu, gerçek bir okurun şu yazarın dediğine göre, filanca yazar şöyle diyor gibi cümleler kullanamayacağını, bunun yerine yazılanı akıl süzgecinden geçirdikten sonra benimsediği fikirleri sonuna kadar kendi fikri olarak savunmasını bileceğinden bahsediyor. Sizi bilmem de ben bittim :)

Neyse, alınganlığı bir kenara bırakarak okumaya devam ettim. Zaman zaman "doğru düşünmüş ben daha önce neden düşünemedim" i yaşarken bazen, "yok ya böyle olmayadabilir biraz daha düşünmem lazım, kafam karıştı" yı yaşadım. Çok az da -aslında en fazla- "ne dediğini anlamadım ama önemli değil bu kadarcık şeyi anlamasam da bişey kaybetmem" durumunda kaldım. Yok yok aptallık bende değil. Cemil Meriç kitabında "yazar her şeyi açık açık yazmaz, okuyucusundan kendisini keşfetmesini bekler" diye yazmış. Allah aşkına ben seni nasıl keşfedeyim abi.

Kitap neden mi bahsediyor? Her şeyden. Sol-sağ, doğu-batı, Türk edebiyatı ve siyaseti.

Hodri meydan değerli okur. Ben bu kitabı okudum ve eleştirdim de, beni bloguna davet et :)

Son söz: Cemil Meriç'in hayatı da oldukça acıklı ve etkileyici bir başarı öyküsü, okumanızı tavsiye ederim. Bu kitabı içinde;

Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği

demiştir.

Hayatı wikipedia dan ; TIKLA

3 Ağustos 2015

Hediyelerim Geldi


Kitap Eylemi bloğu tarafından düzenlenen çekilişte kazandığım kitaplar geldi. Bu arada ben bir kitap beklerken paketten iki kitap çıktı. Kargo süreci biraz sıkıntılı geçse de -siz siz olun çalıştığınız kurumun adresini vermeyin :))- sonuçtan çok memmunum. Kitap Eylemi bloğunun sahibesine bir kez de buradan teşekkür ediyorum. 

29 Temmuz 2015

Mim: Book Courtship Tag



Kitap Eylemi blogunun sahibesi tarafından mimlenmişim. Özellikle kitaplar konusunda beni mimleyerek bloglar arası bir aktiviteye dahil ettiği için kendisine teşekkür ederim. Mimlendiğim konuyu merak ettiysen TIKLA

Adım 1: İLK BAKIŞ-Kapağı yüzünden aldığın kitap ?

Kitapların kapaklarından etkilendiğim doğrudur. Aklımda bir kitap yoksa kapak ve arka kapak tazısı önemlidir benim için. Hakan Yılmaz Çebi son dönemde kapağı nedeniyle aldığım kitaba en iyi örnektir.


Adım 2: İLK İZLENİM- Arka kapak yazısı yüzünden aldığın kitap?

Oldukça etkileyici bir tanıtım yazısı vardı.


Adım 3: TATLI DİL -Harika üslupla yazılmış kitap?

Aziz Nesin'in Sizin Memlekette eşek yok mu kitabı aklıma gelenlerin arasında ilk sırada. Okurken kahkaha attığım bir kitap



Adım 4: İLK BULUŞMA-Sana serinin devamını aldırtan serinin ilk kitabı ?

Üzgünüm. Okuma listemde seri var ama şu ana kadar okumadım.

Adım 5: GECEYARISI TELEFON KONUŞMALARI -Seni bütün gece ayakta tutan kitap ?

Halit Hüseyni nin her romanı gibi Uçurtma Avcısı da süperdi.


Adım 6: HER ZAMAN AKLIMDA-Aklından çıkaramadığın kitap ?

Tartışmasız Buket UZUNER in Kumral Ada Mavi Tuna sı
Adım 7: FİZİKSELLEŞME (Gözler gözlerimde olayının artık ellerimdeye dönüşmesi) -Eline alıp okuduğunda sana güzel hissettiren kitap ?

Tek bir kitap seçmek zorundaysam Buket UZUNER'in Kumral Ada Mavi Tuna' sı. Ama zorunluluk yoksa liste uzar :)

Adım 8: AİLEYLE TANIŞMA- Ailene veya arkadaşlarına önereceğin kitap ?

Tam da bu nedenle blogumda okuduğum kitaplara yer veriyorum :) Kahretsin zorunluluk, Aşkın Gözyaşları diyorum :)



Adım 9: GELECEK PLANLARI-Gelecekte tekrar okuyacağını bildiğin kitap ya da seri?

Okuduğum bir kitabı tekrar okumak gibi bir alışkanlığım yok aslında ama Aziz Nesin bu durumu değiştirebilir.

Ben de blogunu takip etmekten zevk aldığım Kalemderi' yi  mimliyorum. 

24 Temmuz 2015

Sizin memlekette eşek yok mu?


Bundan yıllaaarrr önce Milliyet Yayıncılık çeşitli yazarların kitaplarının (gazete kağıdına basarak) maliyetini düşürdükten sonra  uygun fiyata satarak kitapların satış rekorları kırmasını sağlıyormuş. Aynı teklifle Aziz Nesin' e gelmişler. Aziz Nesin hangi kitabını seçmesi gerektiğini düşünürken aklına uyanık okurların sorusu gelmiş.

En çok hangi kitabınızı seviyorsunuz?

Aziz Nesin e göre okur bu soruda aslında "ben sizin hiç bir kitabınızı okumadım, bana en sevdiğiniz kitabınızı söyleyin ki sizi ona göre tartayım,  beğenmezsem başka kitabınızı okumayacağım" demek istiyor.

Uyanık yazar ise genelde şöyle cevap verir. Bütün kitaplarımı severim, sevmeseydim yazmazdım değil mi efendim? Yazarınsa aslında amacı, bütün kitaplarımı alırsan senin içinde benim içinde güzel olur' muş.  Uzatmayalım. Sonuçta Aziz Nesin Milliyet Yayıncılık için bir kitabını seçmek yerine, o güne (1995) yılına kadar yazdığı kitaplardan "Aziz Nesin' in Aziz Nesin'den seçtikleri" alt başlığıyla bu kitapta topluyor. Özetle kitabın ortaya çıkış hikayesi böyle, ayrıntısıysa kitabın önsözünde güzel bir dille anlatılıyor.

Kitaba "O Geceyi Yazmak" isimli, öleceğini sandığı bir yılbaşı gecesi anısıyla başlıyor. Sonrasında birbirinden güzel, okurken kahkaha attıran hatta gülmekten karnımı ağrıtan bir sürü hikaye var. Bir sürü dedimse topu topu 16 tane ve kesinlikle yetmedi. 

Okumadıysanız mutlaka okuyun. Bir yazarın toplumsal yaralarımızı okuyucusuna kahkaha attırarak okuttuğuna şahit olacaksınız.

Bu arada benim favori hikayem "Alırsınız Cenneti". 

Son olarak "Kazan Töreni" adlı hikayeden küçük bir bölüm paylaşalım. Belki tadı damağınızda kalır;

Muhterem vatandaşlar!.. Bugün (çatal bıçak sesleri) açılış törenini yaptığımız Tezgâhtarağa Elektrik santralımızın dördüncü kazanının yerine konması münasebetiyle, hepinizi tebrik ederim. Bu kazanı, Amerika'dan hiçbir yardım görmeden, kendi kendimize yerine koyduk. Macar milli takımını 3-1 yenen azmimiz, enerjimiz, heyecanımız burda da kendini göstermiş, kazanın tam ocağın üstüne konulmasında, üç Amerikalı mütehassıs, iki mühendis, dört ustabaşından başka hiçbir yabancı kuvvete lüzum gösterilmeksi-zin, kazan-ı mezkûr, mahall-i mahsusuna kendi kuvvetlerimiz tarafından vazedilmiştir. Ancak kazan yerine konulduktan sonra, içindeki suyun bitürlü kaynamadığının sebebi araştırılınca, ocağın altı metre kadar kazandan geride kaldığı görülmüştür. Kazan ağır olduğundan, altına ayrı bir ocak yapılmasına teknisyenler lüzum görmüşlerdir. Bu kazan, Yakın Doğu, Orta Doğu ve Balkanların en büyük kazanıdır. Aynı zamanda kalaylıdır ve bakırdır. Kalaylı ve bakır olmakla beraber yalnız iki yerinden deliği olup, bu delikler, hiçbir Amerikan yardımına lüzum görülmeden kendi tarafımızdan üstüpü, eczalı pamuk ve kara sakızla tıkanmıştır. Deliklerden akan sular kazanın altındaki ocağı söndürmeyecek kadar cüz'i bir hale getirilmiştir. Eğer Terkos sulan kesilmemiş olsaydı, şimdi gözünüzün önünde, tecrübesini yapardık. Bu kazan, Kabakçı Mustafa isyanında Yeniçerilerin kaldırdığı kazan olup, oradan Sadrazam Kırkayak Halil Paşa'nın konağına götürülmüş ve bu konakta uzun zaman aşure kazanı olarak kullanılmıştır. Sonradan yandan çarklı araba vapurunun kazanı olarak uzun yıllar vazife görmüştür. Kazanın dokuz kulpu vardır. Biz ona yeni bir kulp uydurarak fabrikaya koyduk. Bu kazanın... 

22 Temmuz 2015

Kavgam // Adolf Hitler



Şu dünya ya gelmiş geçmiş en ilginç hayat hikayelerinden biri benim için tartışmasız Adolf tur. Kendisi memur çocuğudur. Anne ve babası, özellikle de babası Adolf' unda kendisi gibi memur olmasını ve rahat bir hayat sürmesini arzulamaktadır. Ama Adolf' un hayali bambaşkadır. O "adam" olmak istiyordu, memur değil. Ve hayalinde ressam olmak vardı.

Adolf gençlik yıllarında hayalinin peşinden Viyana'ya giderek Güzel Sanatlar Akademisin'de ressam olmak için kendi çizdiği resimlerle sınava girer. Aldığı puan ressam olmaya yetmez ancak rektör çizimlerinin mimarlık için daha uygun olduğunu söyleyerek mimar olmasının önünü açar. Adolf daha 16 yaşındadır. Resim yaparak hayatını kazanmakta ve mimari alanda kendini geliştirmeye çalışmaktadır. Herkes kadarda siyasetle ilgilenmektedir. 

Gençlik yıllarının başlarında Yahudilerin azınlık, güçsüz ve tehlikesiz bir topluluk olduğunu düşünmektedir.  Ancak zamanla bu düşüncesi değişir ve bu vurdumduymazlık gıcık olmaya dönüşür. Adolf bir yahudiyle herhangi bir konuda tartışıp ikna ettiğini ancak ertesi gün aynı yahudinin dünkü tartışma hiç olmamış gibi davrandığını, hatta ilginç bir şekilde sanki dünkü tartışmayı kendisi kazanmış gibi davrandığını görünce deli olur. Daha sonra basında ve siyasette bile gerçek anlamda kimsenin yahudileri eleştiremediğini fark eder. Resme daha dikkatli baktığında sayı olarak azınlıkta olan yahudilerin toplumsal hayatta tüm köşe başlarını tuttuğunu görür. Peki bunu nasıl yapıyorlar? Adolf cevabını şöyle veriyor. Mesela bir fabrikada patron ve işçiler bir anlaşmazlığa düşüyor. Patron işçilerinin hakkını tam anlamıyla vermiyor. Ortam yahudi için biçilmiş kaftan. O fabrikanın işçisi olmasa bile hemen işçileri haklarını savunarak güvenlerini kazanıyor. Bu kutlu (!) mücadelesinden sonra işçileri örgütlü olmaya ikna ederek sendika kuruyor. Tüm o topluluğun başına geçiyor. Sendikal faaliyet olarak işçi hakları üzerinde çalışmalar yaparak sendikayı olabildiğince büyütüyor. Bu konuda diğer köşe başlarındaki arkadaşlarının da desteğini unutmamak lazım. Sonrasında ilk fırsatta yada otorite boşluğunda işçileri organize ederek ve karşılanması imkansız talepler bahane edilerek genel grev ve sokak eylemleri yapmalarını sağlıyor. Ülkeyi ekonomik ve asayiş bakımından anında dibe çekiyor. Yöntem gerçekten etkili ve sadece sendikal faaliyet değil, fırsatını buldukları tüm alanlarda benzer çalışmalar yapıyorlar.. Ayrıca Adolf kaybedilen 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanya' yı asker kaçakları ve yahudilerin yönetme gayretine ağır hakaretler savuruyor.  Hitlerin yahudilerden neden bu kadar nefret ettiğini günlüğünden anlayabiliyoruz ama soykırım nedir, sabun yapmak nedir arkadaş? 

Bir ressamı hitler yapma yolculuğunda yapı taşı olan başka bir düşüncesi daha var. Hiç bir fikir boşlukta yaşayamaz. Yani diyor ki karşı çıktığınız fikri savunan herkesi yok ederseniz o fikride yok etmiş olursunuz. Muhtemelen o günlerde fikir ve vicdan hürriyeti gibi kavramları düşünmeye fırsat bulamamış.

Kitabın dikkatimi çeken bir diğer bölümü ise propaganda. Almanya' nın savaşı kaybetmesinin en önemli nedeninin propagandaya önem vermemiş olması ve düşmanlarınınsa çok iyi propaganda yapmış olmasına bağlıyor. Propagandanın geniş halk tabakasına karşı ve ısrarlı bir şekilde yapılması gerektiği üzerinde uzun uzun duruyor.

Siyasi hayata Nasyonalist Sosyalist İşçi Partisinde propaganda sorumlusu olarak başlıyor. Parti büyüdükçe miting ve toplantılarını güvende yapabilmek için saldırı birimleri kuruyor. Yapılan toplantılarda kimse parti başkanının sözünü kesip tartışma çıkaramıyor. Biri böyle bir şeye yeltenirse saldırı birimi gereğini yapıyor. Ne hikmetse bu gelenek günümüzdeki partilerimizde de geçerliğini koruyor.

Adolf en iyi devlet yönetiminin tek bir kişini sorumluluğunda olması gerektiğini düşünüyor. Ancak bu kişi yaptığı işlerden sorumlu olmalıdır. Her yöneticide kendinden alttaki yöneticileri atayabilmeli ve o yöneticilerde mutlak - sınırsız yetkili olmalı. Burada parlamenter sistemi yaptıkları işlerden ve çıkardıkları kanunların sonuçlarından sorumlu olmamaları konusunda oldukça akılcı bir şekilde eleştiriyor.

Irk kavramı konusunda da oldukça katı. Irkların kendilerini korumaları gerektiği üzerinde duruyor. Hayvanlar aleminde bile melez ırkların soylarını devam ettiremediklerini kanıt olarak sunuyor ve Fransa' dan Avrupa kıtasını kendi ırklarını korumayarak siyahileştirdiği için nefret ediyor. Üstün ırkların zayıf ırklarla işbirliği yaparak daha güçlü olabileceği düşüncesini de aptalca buluyor.

Benim Adolf'un günlüğünden çıkarımlarım bunlar. O kalın kitapta kendi dönemini, muhalifleri vs. daha bir çok konu hakkında uzun uzun anlatıyor. Ancak benim ilgimi ve merakımı çekmediği için üzerinde düşünmedim ve araştırmadım. Belki sizin ilginizi çekebilirler.

Kitap hakkında gele bilgi Wikipedia' dan ;

Kavgam, aslen iki ciltten oluşmaktadır. Hitler bu eserin ilk cildini Kasım 1923'teki Birahane Darbesi'nin ardından, 9 ay Landsberg Cezaevi'nde hapis yattığı dönemde, dostu Rudolf Hess aracılığıyla yazmıştır (1924). İlk cilt 18 Temmuz 1925 tarihinde basılmıştır. Hitler kitabın ikinci cildini hapisten çıktıktan sonra, 1926 yılında kaleme almıştır.
Hitler, kitaba “Viereinhalb Jahre (des Kampfes) gegen Lüge, Dummheit und Feigheit” (Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dört Buçuk Yıllık Mücadele) ismini vermek istiyordu. Fakat kitabı basacak yayınevinin sahibi Max Amann bu ismin çok uzun olduğunu bahane etmiştir ve eser “Mein Kampf” (Kavgam) ismiyle basılmıştır.[1]
Yirminci yüzyıl siyasal tarihi açısından önemli bir yapıt olan bu eserde Hitler, “nasyonal sosyalizm” adını verdiği dünya görüşünün açıklamasını yapar ve amaçlarını bildirir. Hitler'in siyasal ve ekonomik tezlerinin yer aldığı, kapitalizmin ve Marksizmin eleştirildiği bu kitap, aynı zamanda bir otobiyografi olması nedeniyle de kıymete değerdir. Kapitalizme ve Marksizme karşı yeni bir politik sistemin önerisi sunulmaktadır; bu bakımdan Kavgam'da Hitler'in kendi politik kuramları yazılı haldedir. Hitler parlamenter demokrasinin eleştirisini yapmış, milliyetçiliğin karşıtı olan enternasyonalizmi dönemin sosyopolitik koşulları altında yermiş, Pancermenist idealler üzerine kurulu “Büyük Almanya” hedefini açıkça dile getirmiştir. İkinci cildin son kısımlarında, nasyonal sosyalist düzen kurulduğu takdirde Almanya'nın Doğu Avrupa'da gerçekleştireceği politikaları açıklamış olması, onun İkinci Dünya Savaşı yıllarında yapmış olduğu politikaların bir önizlemesidir ve dikkat edilesidir. Hitler, Almanya'nın başta Fransa ve Rusya olmak üzere, rakip devletlerle olan hesaplaşmalarını ve bu sorunlar hakkındaki fikirlerini de belirtmiştir.
Kavgam, Hitler tarafından Birahane Darbesi'nde (9 Kasım 1923) hayatını kaybetmiş diğer partililere ithaf edilmiştir; bunlar: Alfarth Felix, Bauried Andreas, Casella Theodor, Faust Martin, Ehrlich Wilhelm, Hechenberger Ant, Körner Oskar, Khun Karl, Lefore Karl ve Neubauer Kurt'tur.

2 Temmuz 2015

İmzaladım


Bir imzanın ne kadar önemi vardır yada imza kampanyası hedeflediği sayıya ulaşırsa ne kadar etkileyici olur bilmiyorum. Burada benim için önemli olan, hayatını istediği gibi yaşamaya çalışan insanlara destek olabilmek. 

Belki bireysel olarak, bilinçli tüketici olup aldığımız mallara dikkat edip dua etmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Olsun önemli olan safımız belli olsun. Ama devlet olarak yapabileceğimiz bir şeyler vardır.

Kim bilir belki kampanya hedefine ulaşır da, TBMM bir girişimde bulunur.

Sende imza kampanyasına destek olarak Çin'in kınanmasını ve Ticari anlaşmaların Fesih edilmesini istiyorsan TIKLA


28 Haziran 2015

Şans Ayağıma Geldi // The Cobber

Max Simkin (Adam Sandler) küçük bir mahalle dükkanında ayakkabı tamirciliği yapmaktadır. Aslına bakılırsa 4 kuşaktır devam eden bu ata mesleğini yapmak istemez. Hayalinde dünyayı gezip yeni insanlarla tanışmak vardır. Bir gün tamirhaneye gelen siyahi bir gangster acil tamir edilmesi için bir ayakkabı verir. Max Simkin bu ayakkabıyı tamir etmek isterken makinesi bozulur. İşi yetiştirmek için depoda bulunan, büyük dedesinden kalma dikiş makinesiyle ayakkabıyı tamir ettikten sonra denemek için giyer. 

Max Simkin' in dededen kalma dikiş makinesinin ayakkabıları sihirli yaptığını anlamasıyla film hareketleniyor. Max bu sihirle kendi ayağına uygun (44,5 numara) olan ayakkabıları giyerek ayakkabı sahiplerine dönüşüyor. İlk başlarda eğlenceli olan bu durum, Max'ın kendisini tehdit eden gangstere dönüşmesiyle gerilimli bir hal alıyor. 

Max'ın yan komşusunun tahmin edilebilir bir şekilde babası çıkması ve sihir olayından süper kahraman çıkarma çabası filmin eksileriydi bence. 

Eğlenceli bir film izlemek isteyenlere tavsiye edebileceğim güzel bir durum komedisi. 

Fragman.



Filmin Tanıtım Yazısı

Max Simkin nesillerdir ailesinin işlettiği ayakkabı dükkanının başında duran bir ayakkabı tamircisidir. Tek hayali ise hayatına yerleşen bu rutinini kırıp, yeni yerler görmek, farklı insanlar tanımak ve dünyayı gezmektir. Max fazlasıyla sıkıcı bulduğu bu hayatı, dükkanda bulduğu babasından kalan bir makine sayesinde değişecektir. Sihirli güçleri olan makine sayesinde müşterilerinin ayakkabılarını ayağına geçirdiği anda onların kılığına bürünen Max; başta eğlenceli gelen bu özelliği biraz abartınca başına türlü dertler açmaya başlar.
Kameranın hem önünde hem de arkasında hatırı sayılı işler çıkaran Thomas McCarthy, son olarak 2011 yılında başrolde Paul Giamatti'yi izlediğimiz Kazananlar Klübü ile oldukça beğeni toplamıştı. Filmin başrolündeki Adam Sandler'a ise Dan Stevens, Steve Buscemi ve Dustin Hoffman eşlik ediyor.

21 Haziran 2015

Deniz Kızları Şarkı Söylüyor



Deniz Kızları Şarkı Söylüyor, 1955 doğumlu, lezbiyen olduğunu gizlemeyen, İskoç yazar tarafından kaleme alınan polisiye bir roman. Yazarın cinsel tercihi etkisini romanda da belli ediyor. Farklı cinsel tercihleri olan insanlara karşı işlenen suçlarda, toplumda ve poliste vurdumduymazlık olduğunu seri katilimiz üzerinden okuyucunun beynine nakşedilmeye çalışılıyor.

Roman, karakterlerin olayı çözme çabalarının geçtiği, bol diyalog ve karmaşanın olduğu, işkence edilerek 8 gün ara ile peşpeşe öldürülen kişilerin incelenerek seri katilin profilinin çıkarılmaya çalışıldığı bölüm ile seri katilin diskete aktardığı günlüğünden oluşuyor. Günlük ise kitabın geri kalanının tam aksine daha anlaşılır, akıcı ve merak uyandırıcı. 

1997 yılında piyasaya çıkan roman aynı sene Suç Kitapları Yazarları Derneği tarafından Altın Hançer ödülü ile ödüllendirilecek kadar başarılı bulunmuş. Benim içinse kitabın en güzel yönü saçma sapan tesadüflere yer vermemesi. Gerek polisin incelemesi, gerekse seri katilimizin planlaması ve beklenmedik finaliyle okuyucuyu etkileyebilecek seviyede. 

Romanın özellikle olayların araştırıldığı bölümdeki dili daha akıcı olsaymış keşke, -bilemiyorum belkide çeviriden kaynaklanıyor olabilir-

Romanın tanıtım yazısı

İngiltere'nin Bradfield kentinde bir "dizi cinayet katili" serbestçe dolaşmaktadır.

Dört adam vahşice, ağır işkencelerden geçirilerek öldürülmüştür. Dört kurbanı da görünüşte birbirine bağlayan hiçbir şey yoktur... bedenlerindeki tuhaf işkence izleri dışında.
Korkunun pençesinde bekleyen kentte artık hiçbir erkek kendini güvencede hissetmemektedir. Çaresiz kalan Bradfield Polis Teşkilatı, katilin "profil"ini çıkarması için klinik psikolog Tony Hill'in yardımına başvurur. Dedektif Carol Jordan'la birlikte çalışacak olan Hill, bir yandan da özel yaşamındaki sorunlarla boğuşmaktadır.
İkili, son derece zeki bir katilin karşısında hayatta kalmak için iradenin ve aklın çarpıştığı tehlikeli bir oyuna girer.
Keyifli okumalar...
  

14 Haziran 2015

Radyo Yayını Yapmak İster misin ? (Mixlr)

Benimde radyom olsun, bende yayın yapmak istiyorum diyorsanız doğru yerdesiniz. Ne flascast gibi zor bir siteyle nede winap'ın shoutcast eklentisinin ayarlarıyla uğraşmaya gerek kalmamış artık.

1- İlk olarak BURAYA tıklayarak sitemize gidiyoruz.

Resimlere tıklayıp büyütebilirsiniz
Açılan sayfadan kendimiz için uygun olan dosyayı indiriyoruz. Ben Windows için olan dosyayı indirdim.

2- İndirdiğimiz dosyayı kuruyoruz. Bu kısımda özel bir ayar yok. Klasik next tuşuna basarak sona kadar geliyoruz.


Kurulum bittikten sonra karşımıza böyle bir arayüz çıkıyor. Siz isterseniz üye olabilirsiniz. Ben facebook ile bağlanmayı tercih ettim.

3- Giriş yaptıktan sonra yayınımıza başlıyoruz.


Giriş yaptıktan sonra karşımıza resimdeki gibi bir sayfa çıkıyor.

Embed : Radyomuzun linkini paylaşabileceğimiz kod. Sosyal medyada paylaşabileceğiniz gibi bu kodu blogunuza taşıyarak blogunuz üzerinden de yayın yapabilirsiniz.

Yayına başlamak için dairesel noktalı bölüme tıklıyoruz. 

Select Source bölümü mikrofonu yani kendi sesimizi yayına vermemizi sağlar. 

Hoparlör bölümünün sesini açarsanız bilgisayarınızdan dinlediğiniz müzikler yayına gider. Mesela youtube den dinlediğiniz müzikleri yayına verebilirsiniz. Arşiv sıkıntınız kalmaz ama aniden çıkan reklamlara dikkat edin.

Hide playlist bölümünü açarsanız ADD SOUNDS a tıklayarak arayüze bilgisayarınızdan eklediğiniz müzikleri yayına verebilirsiniz.  Geniş bir arşive sahip olanların tercih etmesi gereken bölüm.

Main out bölümündeki hareketlilik yayına sorunsuz olarak bağlandığımızı gösterir.

4- Yukarıdan Embed kodumuzu kopyalayıp, Blog Yönetim Panelinden gadget ekleyerek hiçbir aracı  player kullanmadan radyomuzu bloğumuza taşıyabiliriz. 


Oldukça kolay olduğu için mümkün olduğunca kısa kesmeye çalıştım. Anlatmaya gerek görmedim ama siz siteye giderek kendi profilinizi ve radyonuzun profilini düzenleyebilirsiniz. Kullanmaya başladığınızda ne kadar kolay olduğunu sizde fark edeceksiniz. Yinede soru ve sorunlarınızı buradan paylaşırsanız yardımcı olmaya çalışırım. 

Enerji dolu, mutlu ve coşkulu yayınlar yapmanız dileğimle...

İyi yayınlar.

3 Haziran 2015

Elif Şafak // Aşk


Mevlana ve Şems-i Tebrizi. Bir şehri kıskançlıktan kahreden aşkın hikâyesi. Ana hatlarıyla bilinen hikâyeden o kadar çok yan hikâyecikler çıkıyor ki. Sinan Yağmur Aşkın Gözyaşların da bu aşkı kusursuzlaştırarak anlatırken, İranlı yazar Nahal Tajadot Gönlü Yanmış Arif kitabında Mevlana’ nın kâtibi ve varisi Hüsamettin’in dilinden oldukça rencide edici bir şekilde anlatıyordu .

Elif Şafak ise günümüzle harmanlayarak anlatmayı seçmiş. Roman Ella Rubinntain isimli Amerikalı üç çocuk annesi ev hanımının, bir yayınevinde asistan olarak iş bulmasıyla başlıyor. Ella’ ya okuyup değerlendiresi için tanınmamış A.Z. Zahara isimli bir yazarın Aşk Şeraiti isimli roman taslağı veriliyor. Romanı okumaya başlayan Ella hem Mevlana ve Şems ile tanışırken hem de kendi içsel yolculuğuna çıkıyor.  Sayfalar ilerledikçe değerlendirdiği romanın yazarı Zahara ile yazışmaya ve birbirlerini tanımaya başlıyorlar. Zahara’nın dünyayı gezen bir fotoğraf sanatçısı, günümüz dervişi olduğunu öğreniyor. Artık birbirini görme arzusundaki iki aşık Zahara’nın yolunun Amerika’ya düşmesiyle buluşuyor.  Ella, Zahara’ yı hem görsel hem zihinsel olarak Şems-i Tebrizi’ ye benzetirken, Zahara ise Ella’ dan Rumi olmasını istiyor.  Bu buluşmada Zahara kanser hastası olduğunu ve Ella’ya gelecek vadedemeyeceğini söylemesine rağmen üç çocuğunu ve eşini geride bırakan Ella, Zahara’nın peşinden giderek Konya’ya yerleşiyorlar. Zahara çok sevdiği bu şehirde gözlerini yumuyor. 

Romanın içindeki Aşk Şeraiti isimli roman ise Mevlana, Şems, Alaeddin, Mevlana’nın eşi Kerra Hatun, Üvey kızı Kimya Hatun,  Çöl Gülü, sarhoş Süleyman, Zaptiye Baybars, Molla gibi karakterlerin anlatımlarından oluşuyor. Böylece ana hatlarıyla bildiğimiz aşk farklı bakış açılarıyla aktarılmaya çalışılıyor. Yine de ağırlıklı olarak Şems Tebrizi üzerinde duruluyor.

Yazar Ana hikayenin içinde anlatılan Aşk Şeraiti romanının da içinde de özellikle Şems’in ağzından küçük hikayecikler anlatıyor. Böylece birden kendinizi ana hikayenin içindeki Aşk şeraiti romanının da içinde bulunan hikayecikte, yani üçüncü kat derinlikteki hikayede buluyorsunuz. Bu konuda Elif Şafak’ta oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Bildiğim kadarıyla hikayenin içindeki hikayenin de içine hikaye yerleştirebilen ilk yazarda Mevlana’dır.

Her okurun okuduğu kitapta dikkatini çeken bir bölüm yada cümle mutlaka vardır. Benimse bu kitapta en çok dikkatimi çeken konu Şems Tebrizi’nin Kimya Hatuna Nisa suresini açıklamasıydı. Bu açıklamanın gerçekte Şems Tebrizi’nin mi yoksa Elif Şafak’ın Şems üzerinden yaptığı bir açıklama mı olduğunu bilmiyorum. Ama Şems’in açıklaması, İslam’ın kadın erkek eşitsizliğini savunduğunu ve çağdaş olmadığı savunanlara çok güzel bir cevap niteliğindeydi.

Eğer Mevlana ve Şemsin hikayesini daha önce okumadıysanız önceliğiniz Sinan Yağmur’un Aşkın Gözyaşlarına olsun. Ama bu kitap elinizde varsa yada raflarda gördüyseniz almaktan çekinmeyin. Pişman olmazsınız.

Keyifli okumalar.


Erkek Okurlara Not: Kitabın kapak tasarımı pembe ağırlıklı. Haliyle erkek adamın elinde pembe bir kitap garip duruyor. Yayın evi bunu fark etmiş olmalı ki aynı tasarımın siyahını da yapmış. Ben bitirdim ama siz siyahını alın J

28 Mayıs 2015

Melissa P. // Yusufcuk Gece Gelir


Melissa P nin ilk kitabı "Yatmadan önce 100 Fırça Darbesi" romanında, 17 yaşında liseli bir kızın yatak hikayelerini anlatmasıyla meşhur olduğunu, romanın bir çok ülkede en çok okunanlar listesine girdiğini ve Papa nın ikazlarına maruz kaldığını biliyordum haberlerden vs aklımda kaldığı kadarıyla...

Bu kitabını ise bir arkadaşımdan aldığım e kitap dosyasının içinde gördüm. Zaten kısaydı ve bir göz atayım derken bitirdim.

Okuduğum için pişman mıyım?

Sayılır

Peki neden bitirdim?

Belki arka sayfada ilgi çekici bişeyler vardır. Yoksa 100.000 ler satarmıydı düşüncesi...

Neler anlatıyor, konuşulduğu gibi cinsel içerik dolu bir kitap mı?

Ne anlattığını bende anlamadım. Benimle mi konuşuyor, kendi kendine bişeyler mi anlatıyor, anlattığı adam kim -belki de kadındır çünkü bi ara iyice karıştı- Ve hep içsel gezintiye çıkıyoruz. Yaşadıklarından çok hissettiklerini yazmaya çalışmış ama olmamış. Cinsellikten eser yok denebilir.

Tavsiye edermisin?

Hayır. Pucca'nın günlüğü bundan çok çok çok daha iyiydi.

Benim yorumlamam bu kadar.

24 Mayıs 2015

Bin Muhteşem Güneş

Khaled Hosseını


Halit Hüseyni'nin (Khaled Hosseini) Ve Dağlar Yankılandı ile Uçurtma Avcısı romanlarından sonra okuduğum üçüncü romanı. Konumuz yine Afganistan. Bu kez olaylar Meryem ve Leyla karakterleri çevresinde dört bölümde anlatılıyor.

Kitap herkesten uzak küçük bir kulübede annesiyle yaşayan harami (gayri meşru) kız çocuğu Meryemle başlıyor. Arada sırada kendisini ziyarete gelen babası Celil ile hasret gidermektedir. Ancak babası çok istemesine rağmen Meryem'i yanında götürmeyi kabul etmemekte, her seferinde bir bahane bulmaktadır. Bir gün Meryem, annesi Nana' nın tüm yalvarmalarına kulak asmaz ve babasının kapısına dayanır. Ancak Celil yine kızını eve aldırmaz ve şoförüyle geri gönderir. Meryem kulübeye döndüğünde annesi Nana' nın kendini astığını öğrenir. Tüm hayatı boyunca bu ölümden kendini sorumlu tutar. Baba Celil ise kızını eve kabul etmek zorunda kalır ancak yaşça çok büyük olan Raşit ile 14 yaşındaki Meryem' i evlendirerek tekrar evinden gönderir.

Leyla ise Raşit ile Meryem'in komşu çocuğudur. Babası tarafından sürekli okuması yönünde teşvik edilir. İki abisi de Afganistan savaşına mücahit olarak katılmışlar ve şehit düşmüşlerdir. Mahallede tek bacağı olmayan Tarık ile çok iyi arkadaştır. Hatta karşılıklı itiraf edilemeyen bir aşk yaşamaktadır. Tarık' ın Leyla' ya ailesi ile birlikte Afganistan' dan ayrılacağını söylediği gün birlikte olurlar ve Leyle hamile kalır. Bir süre sonra da hava bombardımanında babası ve annesini kaybeder. Molozların altından Meryem' in yardımıyla kurtulur ve tedavi edilir. Raşit ise nikahsız bir kadının evinde kalamayacağını bahane ederek zaten göz koyduğu Leyla' yı da nikahına alır. Leyla önce bir kız çocuğu daha sonrada Raşit' ten bir erkek çocuğu dünyaya getirir. 

Yıllar sonra öldü sanılan Tarık ansızın çıkagelir. Bu buluşmayı öğrenen Raşit, Leyla' yı öldüresiye döver. Bu dayaktan engel olmaya çalışan Meryem' de nasibini alır. Ancak Raşit' in Leyla' yı öldüreceğini anlayan Meryem, Raşit' in başına kürekle vurarak öldürür. Leyla' nın beraber kaçalım teklifini ömür boyu kaçak olarak yaşar, rahat edemeyiz diyerek reddeder ve kendini feda eder. Yargılanan Meryem bir meydanda halkın içinde infaz edilir.

Tarık ile Leyla ise ise savaş bittikten sonra rahat yaşamlarını bırakarak Afganistan' a, gelerek Meryem' in kulübesini bulurlar.

Yazar savaşın doğurduğu yıkımları, toplumda yarattığı travmayı, yaşattığı acıları ve çaresizliği o kadar güzel betimliyor ki adeta yaşıyorsunuz. Bir yazarın ülkesi için nasıl savaşabileceğinin en güzel örneği bu adam...

Romanı görürseniz hiç tereddüt etmeden almalısın sevgili okur...

Keyifli okumalar...

Arka kapak yazısı;


Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar. Afganistanın Khaled Hosseinide yaşadığı gibi…

Bin Muhteşem Güneş, ilk romanı Uçurtma Avcısıyla tüm dünyada inanılmaz bir başarı yakalayan Hosseininin ikinci romanı. Yazar bu romanında da yine doğduğu toprakları anlatıyor. Bu kez iki kadının kesişen yaşamları ve dostlukları üzerinden…

Küçük yaşta evlendirilen kızlar, çocuğu olmayan kadınlar, babaya ya da çocukluk arkadaşına duyulan, geçmişe gömülmüş aşklar…

Khaled Hosseini, hasreti, dostluğu, aşkı ve insanlığı en iyi anlatan yazarlardan. Başarıyla kurduğu olay örgüsüyle, çıkmaz yolların nasıl düzlüklere açılabileceğini gösteren yaratıcı bir kalem.

Bin Muhteşem Güneş, kelimenin tam anlamıyla "beklenen" bir roman…