29 Aralık 2014

Bizim Recep Hep Aynı; Recep İvedik 4



Recep İvedik tiplemesinin 4. filmi. Bizim Recep'de hiçbir değişiklik yok. Yine içine insan kaçmış ama oldukça kaba, çevresine karşı saygısız,  kimseyi umursamaz yontulmamış öküz karakterinin bir macerasını izliyoruz.

Bu kez Recep mahallelerindeki çocukların top oynadığı arsayı bir iş adamının satın aldığını öğrenir.  Hemen kapısına dayanır ve üç yüz bin liraya senet karşılığı arsayı satın alır.  Mahalleliden parayı toplayamayan ivedik çareyi yarışma programlarına katılmakta bulur. Acun'un survivor yarışmasına katılır.  (Yarışmanın filmdeki adı "ıssız ada")  Sonunda yarışmayı kazanan ivedik mahalle çocuklarına bir halı saha hediye eder.

Filmdeki espriler bilindik ivedik esprileri. Küfürlü,  el kol hareketli, yer yer iğrenç...

Beklentiyi yükseltmeden izleyin derim. Bir çok sahneyi gülerek izleyeceğinizden eminim...

20 Aralık 2014

Fiziğe merak uyandıran film: Interstellar

Fiziğe merak uyandıran film: Interstellar
Aslına bakılırsa fizik dersinin bana öğrettikleri kafasına elma düşen bir adamın yer çekimini bulması ve başka bir adamın hamamda yıkanırken elindeki su tası "evreka" diye bağırmasından ibaretti. Yanlış anlaşılmasın. Elbette ki bu durumun en büyük sorumlusu "ya hocam bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak" gevşekliği içinde bize verilmek isteneni her defasında elinin tersiyle iten ben ve benim gibilerdir. 

Değerli blog okuyucularım. Fizik konusunda sizinde benim gibi temelleriniz zayıfsa filmi izlemeden önce Qantum, zamanın bükülmesi, solucan deliği ve kara delik kavramları hakkında ön bilgi sahibi olmalısınız. Her ne kadar filmin içinde bilimsel anlatımlarda bulunulsa da filmi anlamak için yeterli olmayabilir. Hem böylece filmi izlerken dikkatiniz dağılmamış olur.

Kısaca filmden de bahsedeyim. İnterstellar (Yıldızlararası) dünyanın sona doğru hızla yaklaşmasıyla başlıyor. Büyük kum fırtınalarının olduğu dönemde artık tarlalarda mahsul vermez olur. Bu zor şartlarda çiftçilik yapmaya çalışan Cooper isimli eski bir pilot aynı zamanda evde hayalet gören kızıyla da ilgilenmek zorundadır. Birgün kızının harita üzerinde tespit ettiği bilinmeze giden Cooper NASA'nın gizli bir merkezine ulaşır. Bir grup bilim adamı ile birlikte insan ırkına yaşayabileceği yeni bir gezegen bulmak için uzay yolculuğuna çıkar. Uzun yolculuklar ve karışıklıklar sonunda aslında kızının hissettiği hayaletin kendisi olduğunu fark eder. İsterseniz anlatımı burada keselim. Daha fazla anlatıp da izlemek isteyenlere haksızlık etmeyelim.

Filmi konu yönünden oldukça başarılı bulsam da görsellik ve oyunculuk için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bu nedenle Matrix gibi bir başyapıt olabileceğinden emin değilim...

Süresi uzun olmasına rağmen izlemelisiniz...

  

13 Aralık 2014

Sorun Düzeldi... Tırnağın Temaya Yaptığına Bak...


Nerden aklıma geldiyse Diriliş "Ertuğrul"  dizisi hakkındaki fikirlerimi yazayım dedim. Postu yazıyorum, önizlemesine bakıyorum sorun yok. Ama paylaşınca arka plan ve başlık yok oluyor ve konunun tamamı ana sayfada görünüyordu. Hemen postu geri çektim ve ana sayfada her konunun üstünde görünen alengirli resim eklenmediği için olabilir düşüncesiyle bir resim ekleyerek tekrar paylaştım. Aslında ilk paylaşımda da sorun olmaması gerekiyordu, çünkü youtube kodu eklenmişti. Konu başında resim yerine youtube videosu görünmeliydi. Resimli paylaşımda da aynı şekilde arka plan ve başlık kayıplara karıştı. 

Konuyu alarak deneme bloglarıma taşıdım ve sorunu buldum. Kullandığım bu temada başlığa tırnak (") işareti eklersem blog teması kafayı yiyor. Hemen posttaki tırnagı kaldırdım... Binde bir ihtimal ama aynı sorun başınıza gelirse aklınızda bulunsun degerli blog okuyucularım...  

Diriliş Ertuğrul diziside propoganda'ya dönüşür mü?



Geçen gün iş yerinde anlata anlata bitiremediler diziyi. Herkeste "Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz: Gelmişiz dünyaya, milliyet nedir öğretmişiz!" tavrı. Hatta bazı arkadaşlar fena gaza gelmiş, bir kılıcı birde atı olsa sefere çıkmaya hazır. Ya nooluyoruz şaşkınlığıyla son zamanlarda tv de izleyecek bişey bulamadığı için "ekranda acun'u açık bırakanlar derneğinin" üyesi olarak öğrenmiş oldum. Sonra internette de dizi hakkındaki "sinema filmi" tadında yorumlarını görünce dur bide ben bakayım dedim.

Öncelikle dizinin introsu bana fazlasıyla "Game Of Thrones" u anımsattı. Aslında sadece intro değil dizinin kendisi bile Game Of Thrones tarzında daha doğrusu Türk uyarlaması olarak düşünülmüş sanki. Oradaki 7 krallık buradaki Kayı obası, Selçuklu Komutanı, Tapınak Şovalyecileri gibi farklı güçler olarak karşımıza çıkmış. Tüm bunların yanında çekim ve oyuncu kalitesi olarak bir diziye göre oldukça başarılı. Görseller ve savaş sahneleri etkileyici denebilecek düzeyde. Entrikalar en baştan çok çok karışık şeylerin olacağının habercisi. Tüm bu karmaşıklığa rağmen tarihi anlatma gayretinde bir diziyle karşılaştığımız içinde senaryosunu, doğal olarak da bundan sonra bizi nelerin beklediğini tahmin etmekte zor olmasa gerek. Mesela ilk bölümün son sahnesinde tam Ertuğrul Gazi' ye suikast düzenlenmek üzereyken bölüm bitiyor ya, merak etmeyin Ertuğrul Gazi ölmeyecek. Hatta Kayıların lideri olacak :)

Bu dizi izlenir mi? Hem de yayımlandığı günün reytinglerini silip süpürür gibi geliyor bana. Ancaaak dizinin TRT de yayımlanması burnuma yanık kokusunun gelmesine neden oluyor. Daha önce de İstihbarat dünyasının karanlık yapısını anlatma iddiasıyla yola çıkan "Kızıl Elma" zamanla hükümet propagandasına dönüşmüştü. Yine "Kurtlar Vadisi" artık eski şaşaalı günlerini yaşamasa da bugün bile propaganda vazifesini fazlasıyla yapıyor. Umarım topluma vermek istedikleri mesajları çok tutan diziler üzerinden vermeye alışmış yetkili toplum mühendislerimiz bu diziye bulaşmazlarda uzun süre izlemeye değer tarihi bir görsel şölen buluruz karşımızda...

28 Kasım 2014

Tahribat.com davetiyesi için teşekkürler Zülfü Mehmet ÖZÇİFÇİ

Tahribat.com davetiyesi

Tahribat.com'u anlatmaya gerek yok aslında ama ben yine de kısaca bahsedeyim. 2001 yılında kişsel bir site olarak kurulan site bugün artık kocaman bir portal olmuş. Doyum noktasına ulaştıktan sonrada-hangi tarihten beri bende bilmiyorum- yeni üye alımını durdurmuş, daha doğrusu eski bir üyenin davetiyesi şartına bağlamış. Bu şart siteyi daha olgun ve kaliteli hale getirmiş.

Benimde fırsat buldukça tıkladığım siteye işte tam bu nedenle, bugüne kadar mechul bir kişi olarak ziyaretlerde bulunuyordum. Taa ki 5 gün kadar önce http://zulfumehmet.com dan Zülfü Mehmet'e ulaşana kadar...

Kendisine bir kez de buradan teşekkür ediyorum... 

22 Kasım 2014

3. Dünya Savaşı- Hakan Yılmaz Çebi

Hakan Yılmaz Çebi

Anladığım kadarıyla bütün dinlerin buluştuğu nokta kıyametten önceki son büyük savaş. Kimine göre Armagedon birçoklarına göre de 3. Dünya Savaşı. Yazarımızda konuya tam bu noktadan, din üzerinden Tevrat' ı ele alarak bağlanıyor. Çeşitli ayetlerden örnekler vererek yahudilerin psikolojisini anlamamızı sağlıyor. 

Tevrat'a göre tüm mezapotomya bölgesi -bizim diyarbakırda dahil- Allah tarafından yahudilere hediye edilmiş topraklarmış. Birçok ayette de vaadedilmiş miş buralar. Yazar yahudilerin bu konuyu bilinçli olarak kendilerine yonttuklarını, olayın aslının öyle olmadığını, kendince delilleriyle anlatmış.   

Yine Tevrat a göre gelecekte tüm dünya Birikmiş Milletller adıyla tek bir devlet olacakmış aziz blog okuyucularım. Bu günkü dünya düzenimizde işte bu ideoloji peşinde koşan insanlar tarafından oluşturulmaya çalışıyormuş. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu yani meşhur IMF gibi kurumlar hep bu dünya devletinin kurumlarıymış aslında. İşte bu nedenle IMF nin eline düşen devletler ihya olmuyormuş, önce özelleştirme adıyla ülkenin mal varlığı sattırılıyormuş sonra o ülkeyi istedikleri gibi yönetiyorlarmış. 

Ab Bayragıİlerleyen sayfalarda bizim Avrupa Birliği serüvenimize getiriyor konuyu. Bizi almayacaklarmış ve bekletebildikleri kadar kapılarında bekleteceklermiş. Birliğin hristiyan yapılanması olduğu bayraklarındaki dini ögelerden oluşan sembollerden belliymiş. hikayeside şöyle; AB kurulduğu sıralarda nasıl bir bayrağımız olsun diye kafa patlattıkları bir dönemde, önemli bir şahsiyet yolda yürürken Meryem Ana keykelini görür. Heykelin başında 12 yıldız ve arka fonda mavi bir gökyüzü. Beyindeki ampul bir anda yanar ve bu fikri arkadaşına söyler. Burdan da anladığımız üzere bayraktaki yıldızlar AB yetkililerinin söylediği gibi birlik beraberlik, sıkı bağ anlamlarına filan gelmiyormuş...

Kitabın son bölümü ise İsrail' istihbaratı üzerine ayrılmış. 4 ana bölümden oluşuyormuş ve en önemli bölümü yahudileri vaadedilmiş topraklara göçe zorlayan- teşvik eden birimiymiş. 

Son olarak da dünyadaki tüm yahudiler gönüllü birer israil ajanıymış.

Yazarımız arkadaş ortamlarında bu işin aslını ben biliyorum, dinleyin beni,  inanın bana edasında. Yine birçok bölümde tanıdık bazı yöneticilerimize de laf çakmayı ihmal etmemiş... 

10 Kasım 2014

Cengiz Han - Aytekin Gezici

Aytekin Gezici
Cengiz Han yada gerçek ismiyle Temuçin. Tarihin en tartışmalı isimlerinden biri olduğu muhakkak.  Günümüzde Tatarların baba olarak gördüğü bu şahsiyet bir çok kişi tarafından kara bir leke... "Taş üstünde taş omuz üstünde baş kalmayacak"  sloganını benimseyen bir ordu komutanı...  Kitap kahramanlıkla canilik arasında gidip gelen bu adamı tüm yönleriyle anlatma iddiasında.

Daha 12 yaşındayken babası öldürülen Temuçin artık kabilesinin reisi olmuştur.  Ancak kabilenin tüm bireyleri 12 yaşında bir çocuğu reis olarak kabul etmezler ve terkederler. Temuçin ve ailesini zor günler beklemektedir.  Ormanda avlanarak ve meyve ağaçları ile beslenerek hayata tutunmaya çalışırlar.  Hatta avladıkları bir hayvanı paylasma konusunda anlaşamadıgı öz kardeşini öldürür, hayatı boyunca da pişmanlık duymaz. Yazara göre Cengizhan karakterinin oluşmasında zor geçen çocukluk dönemi etkili olmuştur.

Yazar kitabın başlarında uzun uzun aile bağları uzerinde dururken ilerleyen sayfalarda acımasız bir Cengizhan karşımıza çıkıyor.  İşgal ettiği yerlerde bırakın insan canlı hayvan , saglam bina bile bırakmıyor. Kütüphaneler talan ediliyor, zanaatkarlar dışında (şehir kendiliğinden teslim olsa dahi) canlı kalmıyor.  Yazar bu caniligin yanında savaş kaybetmeyen askeri dehaya oldukça hayran...

Son bölümlerde ise Cengizhan yasalarını irdeliyor. Mesela habersiz ulagını değiştirmenin cezası gibi idamı gerektirecek bir çok basit suç... Ordunun gevşemesine neden olacak nerdeyse her suçun cezası idam.

Genel olarak dipnotlarla beslenmiş dolu bir kitap olsada ham hâliyle piyasaya sürülmüş.  Bir cok yerde cümle ortasından kesilerek paragraf başı yapılmış.  Son kontrol yapılmadan özensizce piyasaya sürülmüş...

22 Ekim 2014

Arabalandım :)


Neredeyse 1 aydır süren arayış sona erdi. 2004 model Fiat Albea... Ekonomimizi sarsmayacak, işimizi görebileceğimiz kısacası bize yeteceğini düşündüğümüz bir aracımız var artık.  

Bu arada Trafik sigortası mı yaptırdık yoksa başlık parası mı verdik anlayamadığım bir meblağda para gitti. Arkadaşlar 'ee öyle artık normal o para' dese de ben soyulduğumu hissettim...

Neyse... artık şoku atlattım.

Allah kaza bela vermesin...

19 Ekim 2014

Mehmet-Tolstoy-Pişkin-İtiraf-İntihar

Mehmet-Tolstoy-Pişkin-İtiraf-İntihar
Hayatın insanı nelerle karşılaştıracağı hiç belli olmuyor. Beklenmedik insanlar beklenmedik kararlar alabiliyor. Kimine göre büyük bir cesaretle kimine göre ise korkakça hayata veda edip gidiyorlar. 

Meslek hayatı dolayısıyla birçok intihar vakasıyla ilgilenmiş, arkalarında bıraktıkları notları irdelemiş biriyim. Tabiki bir psikolog olarak değil ama edinimlerimden anladığım kadarıyla intihar sebepleri birkaç grupta toplanabiliyor. 

İlk olarak sevilmeme yada başarısızlık gibi toplum içerisinde kabul görememe, dışlanma ve utanç benzeri nedenlerle artık yaşamak daha zor ve katlanılamaz bir hal alıyor. İnsan bir nevi kendini gereksiz etkisiz elaman gibi görüyor. Öyle ki artık kişi tarafından ölüm yaşamaktan daha kolay algısı oluşuyor

Rastlanılan ikinci grup ise kendini sevenleri cezalandırma arzusu. Genellikle istekleriyle (sevdiğiyle evlenmesinin engellenmesi yada zorla evlendirme, okula göndermeme vb) çevresinin isteklerinin örtüşmemesi durumu. 

En ilginç grup ise Tolstoy' un itiraflarında bahsettiği ve bir kaç gün önce Mehmet Pişkin'in intihar notu videosunda anlattığı psikolojiye sahip olanlar.  Aslında başarılı ve zeki insanlar. Böyle olmasına rağmen hayat bir süre sonra monotonlaşıp anşamsızlaşıyor. Düşünün biraz... Hayatta başarılısınız, istediğiniz hedeflere bir bir ulaşıyorsunuz. Sonra yeni hedef belirleyip elde edebiliyorsunuz. Diğer taraftan sizi bekleyen ejderhanında farkındasınız. İstediğiniz kadar başarılı olun sonunda, sizin bilmediğiniz bir tarihte ve şekilde o ejderha tarafından yok edileceksiniz. Tüm kazanımlarınız bir anda anlamsızlaşacak. 'Hastalıklı Ruh' olarak tanımlanan bu duruma düşen kişi çıkış yolu bulamazsa, kendi istediği zaman ve şekilde hayatına son verme kararı aldırıyor. Bu şekilde kısır döngüden sıyrılarak anlamsızlaşan hayattan kurtulacağını düşünüyor. En farklı örneğini ise bir üniversite öğrencisinde görmüştüm. Genç defalarca sevgilisine beraber intihar etme teklifinde bulunmuş ama her seferinde engellenmiş. Sonra bu işi tek yapmaya karar veriyor. Gencin evine varıldığında odasının kapısına yapıştırlmış bir notla karşılaşılıyor. 'Polisten başkası kapıyı açmasın, kapı açıldığında oda havalandırılsın'. Kapı açılıp içeri girildiğinde tüm kapı ve pencerelerin izole edildiği ve bir merdivenin basamağında yanmaz jel folyo ve üzerinde tutuşturulmuş kömür. Ve odanın kenarında yanında agrı kesici haplar ve içki şişesi bulunan bir genç... Etrafında kendisini tanıyan insanların ve ailesinin telefon numaralarının da bulunduğu intihar notu...

Tolstoy psikologlar tarafından 'Hastalıklı Ruh' olarak tanımlanan kısır döngüden çıkmanın yolunu ise İnsan Ne ile Yaşar kitabında bir hikaye ile anlatıyor. Hikayeden kısa bir alıntı... 

.... İnsan kalbine ne hükmeder?, İnsana ne verilmemiştir? ve İnsan Ne ile Yaşar? sorularına melek İnsanın kalbine SEVGİ nin hükmettiğini, İnsana kendi ihtiyaçlarının bilgisinin verilmediğini ve İnsanın hiç bir şeyi olmasa bile Allah sevgisiyle yaşayabileceğini yani Allah sevgisi olmadan yaşayamayacağını anlar.  
Tabi ki buradan ahkam kesmek kolay ama internette gördüğüm bir yorumu Tolstoy'un ejderha benzetmesine farklı bir bakış açısı getirmiş olması nedeniyle paylaşıyorum.

Ölüm sadece intiharla vuku bulan bir şey olsaydı ancak o zaman intihar bende sükse yapardı.  Velhasıl bu haliyle intihar, tuvalete giderken yolda işemek gibi bir şey. Zerre etkilenmedim.

Rabbim herkesin yardımcısı olsun... 


15 Ekim 2014

Kelebeğin Rüyası

Film 1940 lı yılların maden kenti Zonguldak'ta yaşayan iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun gerçek hayat hikayesinden yola çıkıyor. 

Yılmaz Erdoğan filmi


Yeni yeni ayağa kalkmaya çalışan şehirde mükellef yasasıyla birlikte tüm köylüler çok zor şartlarda madenlerde çalışmaktadır. Genç şairlerimiz ise dönemin ince hastalığı Veremli oldukları için farklı kurumlarda memurluk yapmaktadırlar. Şiire tutkulu şairlerimiz, hem şiiri halka sevdirme çabası verirken hemde dönemin en önemli edebiyat dergisi Varlık' da şiirlerini yayımlatma hayali peşinde koşmaktadırlar. En büyük destekçileri ise o dönemde Zonguldak'ta edebiyat öğretmenliği yapan Behçet Necatiğil'dir. 

Filmimizde genç şairlerimizin aşk hayatlarına da yer verilmiş. Her iki şairinde Zonguldak'ta olduğu dönemde Muzaffer, şehre geri gelen belediye başkanının kızı Suzan' a aşık olurken Rüştü ise Verem tedavisi gördüğü hastanede tanıştığı Mediha' ya aşık olur.    

Film buruk bir tebessüm ve hüzün arasında bırakıyor insanı. Özellikle de filmin sonunda genç şairlerin hayat hikayeleri okunduğunda...

Yılmaz Erdoğan bu işi gerçekten biliyor...



24 Ağustos 2014

Gönlü Yanmış Arif

Gönlü Yanmış Arif

Sinan Yağmur'un Aşkın Gözyaşları kitabından sonra okuduğum ikinci kitap Mevlana ve Şemsi anlatan. Aslında Aşkın Gözyaşları kitabı hakkında yapılan yorumları okurken ağır eleştiri almasıyla dikkatimi çekmişti Gönlü Yanmış Arif. Kitap İranlı akademisyen Nahal Tajadod tarafından kaleme alınmış. Oldukça iddialı ön ve arka kapak tasarımıyla dikkat çekmeyi başarıyor.

Yazar hikayesini Mevlana'nın katibi aynı zamanda varisi olan Hüsameddin'in ağzından anlatıyor. Alışılmışın dışında ve Evliyalara toz kondurmak istemeyenler için  de rahatsız edici. Mesela Sinan Yağmur Mevlana'nın Şems'e yazdığı mektuplarla birbirlerine duydukları aşka yoğunlaşırken, Nahal Tajadod  Konya ahalisinin yaydığı dedikoduları daha dikkate değer buluyor. Hatta Mevlana'nın Şems yüzünden eşini ihmal ettiğini, Şemsin Mevlana'ya haber vermeden ortadan yok olmasının sebebinin Mevlana'nın Şemsi artık istememesinden kaynaklandığını, Şems gittikten sonra Mevlana'nın eşine tekrar ilgi duyduğunu ve bir gecede 70 kez ilişkiye girdiği iddiaları üzerinde duruyor. Dönem için Mevlana'nın alışılmış hoca profilinden çok farklı olduğunu, ilk kez bir dergahta müzik aleti çaldırdığı ve bunun diğer dervişlerin tepkisini çektiğini, hatta (bugün Konya da Tavus baba olarak bilinen yerde) Meram bağlarını gezmeye gittiği yerde kötü kadın olarak bilinen bir kadının evine tek başına girdiğini, akşama kadar evde kaldığını, içeriden müzik seslerinin duyulduğu ve bu olanların Konya ahalisi tarafından hoş karşılanmadığı ve dedikodulara neden olduğunu anlatıyor.

Yazar Mevlana ve Şems'in hikayesini anlatırken aslında okuyucunun aklının karışmasına neden oluyor ve bunu bilinçli ve isteyerek yapıyor. Kitabın son bölümünü de gelecek eleştirilere cevap olarak ayırmış. Romanı 4 senede yazdığını, kanın süt olabilmesi için bir sürenin geçmesi gerektiğini vurgulayarak romanın akademik bir çalışmanın ürünü olduğunu anlatmaya çalışıyor. Hatta bu 4 senelik süre içinde bir kızı olduğunu ve kızının adını da Mevlana'nın annesinin ismi olduğu için Kiyara koyduğunu belirterek aslında Mevlana'ya olan sevgisini vurguluyor.

Kitabı bitirdiğimde yazara kızmıştım. Son bölümü yani yazarın savunmasını okuduğumda azda olsa hak verdim. Sonuçta yazar modern bir bakış açısıyla yaşananlara bakmaya çalıştığını ve bu konuda eşinden bile eleştiri aldığını anlatıyor. 

Bana kalırsa aynı konu bile olsa her yazar okuyucuya farklı bir yerden bakmayı gösteriyor. Elinize geçerse okuyun...

Nahal Tajadod

6 Temmuz 2014

Musalla'da Bir Namazgah Varmış !!!

Musalla'da Bir Namazgah Varmış !!!
Hayatının ilk 18 yılını Konya'da geçirmiş biri olarak bende bu sene öğrendim. Önünden defalarca geçtiğim bu yerin adının musalla mezarlığı olmasından başka bildiğim ve dışardan baktığımda farklı olabileceğini düşündüğüm hiç bir şey yoktu.Öyle değilmiş. Meğer mezar görünümlü bu yerde ne yiğitler yatarmış, ne hikayeler varmış.  

Bu sene teravih namazına oraya götürülmemle tattım o müthiş atmosferi.  Meğer Geçen sene teravih ve bayram namazı kılınmış  burada. Mezarlığın ortasında boş bir ağaçlık alan hayal edin. Sonra yerlere serilen hasırlar ve yüzlerce insan. İçeri girdiğinizde sizi sarmalayan manevi bir his.  

Bir gün yolunuz Konya'ya düşerse bu namazgaha ve hemen yanındaki cennet çukuruna uğramayı unutmayın...


8 Haziran 2014

Kadın İşi Banka Soygunu

Kadın İşi Banka Soygunu

2013 yapımı, dram- komedi türünde eğlenceli sayılabilecek bir film Kadın İşi Banka Soygunu. Filmin başlangıcındaki yüksek binalı modern kent imajı bana Sex and The City dizisinin bir bölümünü yada bir Amerikan filminin yerli versiyonunu mu izleyeceğim endişesi yarattı. Sonuç olarak başka filmden esinlenme varmı dır bilemem ama izlemeye değer iş çıkarmışlar ortaya...

Film modern dünyanın, kapitalist sistemin çarkları arasında ezilmiş ve daha önce suç işlememiş dört arkadaşın acemiliklerle dolu banka soygunu serüvenini konu alıyor. Meltem Cumbul'un canlandırdığı Gülay, eşi tarafından terk edilmiş ve iki buçuk yaşındaki oğluyla annesinin evine sığınmıştır. Üstelik hem sağlık sorunlarıyla boğuşmakta hemde gelen hacizle tekstil atölyesindeki tüm makinaları elinden gitmiştir. Bir akşam arkadaşları Nihal, Dürdane ve Bilge ile buluşan Gülay, içki masasında başından geçenleri anlatır. Şakayla karışıkta tek kurtuluş yolunun banka soymak olduğunu söyler. Sabah olduğunda dramla birlikte acemilikler komedisi alır başını gider.

Kadın İşi Banka Soygunu

Her ne kadar filmin başrolü Meltem Cumbul gibi görünse de, filmi Bilge rolündeki Filiz Ahmet oyunculuğuyla alıp götürüyor. Dürdane rolündeki Esra Dermancıoğlu ise 'Fatmagül'ün Suçu Ne' dizisindeki yenge rolüyle bu filme kopyalı-yapıştır yapılarak transfer edilmiş ve kaldığı yerden devam ediyor sanki. Nihal rolündeki Özge Ulusoy'dan bahsetmeye bile gerek yok. Yaptığı her oyunculuk işinde olduğu gibi bu filmde de eğreti duruyor.

Her şeye rağmen film son dönem komedilerinin yaptığı ve bıkkınlık veren, oyuncuların abartı tavırlarıyla yaptıkları güldürü yerine durum komedisi yapmayı çok iyi başarmış... 

Keyifle izleyin efendiler...


1 Haziran 2014

Yunus Emre Aşkın Sesi

Yunus Emre Aşkın Sesi


Bu aralar Yunus Emre'nin çevresinde dönüp duruyorum. Önce İskender PALA'nın OD'u ile Yunus Emre'yi tanıma fırsatı bulmuştum. Geçen hafta sonu da Yunus Emre Aşkın Sesi filmi elime geçince hiç tereddüt etmeden izledim.

Film, savaşın ve şiddetin arasında yorulmuş bir Anadolu köylüsü olan Yunus'un, Yunus Emre olma yolundaki ilerleyişini anlatıyor. Yunus köyündeki yaşlı bir kadının telkiniyle Hacı Bektaş'a buğday istemeye gidiyor. Burada buğday ile nefes arasında tercih yapmak zorunda kalan Yunus buğdayı seçerek dergahtan ayrılıyor. Ancak yolda pişman olan Yunus tekrar dergaha dönerek Yunus Emre olma yolunda ilerlemeye başlıyor. Bu yolculukta Yunus Emre, Tapduk Emre'nin dergahında uzun süre odun toplayarak ilahi aşka ulaşmaya çalışıyor. İlahi aşka ulaşmak içinde tüm sevdiklerini özellikle de Tapduk Emre'nin kızı Balım kızı terk ederek Anadolu'nun diğer erenlerini ziyaret ediyor ve kendisine yol göstermelerini istiyor.

Yunus film boyunca zamansızlık ve mekansızlık içinde şiirleriyle yoğrularak anlatılmak istenmiş. Anlatılmak istenmiş ama istenen belgeselle mi yoksa filmle mi yapılmaya çalışılmış belli değil. Diğer yönüyle de asıl anlatılması gereken Yunus'un Hümanizm felsefesinin yanına bile yaklaşılamamış. Anadolu erenlerini ziyaretleri Hoş geldin-Güle Güle tarzında çok yüzeysel geçmiş.

İster istemez filmle OD kitabını da karşılaştırma ihtiyacı hissettim. Filmin kitapta anlatılan Yunus'un sıradan bir köylüyken eşi olan Sitare (elif) ve oğlu İsmail'den haberi bile yok. Anadolu da yaşanan savaşlar ve şiddet ise rüya gibi anlatılmış, insanların aç kalmasının tek nedeni kıtlıkmış gibi gösterilmiş.

Film görselleri ve durağanlığıyla  tam bir belgesel- biyografi kabul edilip izlenmeli.

İyi seyirler...


24 Mayıs 2014

OD // İskender Pala

OD- İskender Pala

İskender Pala günümüzün tartışmasız en etkili yazarlarından. Bunu kitaplarının çok satmasından ziyade okuyucu üzerinde bıraktığı etkisine dayanarak söylüyorum. Aslında var olan bu düşüncem OD romanını okuduktan sonra dahada perçinlendi. Yazardan bu kadar etkilenmişken arkadaşımın çekmecesinde bulduğum OD romanına da göz atmadan geçemedim. Aslında amaç kitaba bir giriş yapıp bırakmaktı ama kitabı bıraktığımda neredeyse yarılamıştım. Haliyle bitirmeden bırakmak olmazdı.

Yazarın yıllar önce okuduğum ilk romanı Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk da bahsettiği 'Leyla ile Mecnun' kitabıyla birlikte yüzyıllar boyunca süren dünya seyahatinde bulmuştum kendimi. İkinci okuduğum kitabı Efsane ile de Barboros olup tüm Akdeniz'de seyahat etmiştim. İskender Pala bu kez Bir 'Yunus' Romanı sloganıyla piyasaya sürdüğü OD romanında hem Yunus Emre ile hemde oğlu İsmail ile birlikte 13. yüzyılın Anadolusunda seyahate çıkarıyor bizleri. 

Kitap Molla Kasım'ın eline geçen Yunus Emre şiirlerini şeriata uygun bulmayıp bir kısmını -iki bin kadar- yakmasıyla başlıyor. 
Ben dervişim diyene 
Bir ün edesim gelir 
Tanıyuben şimdiden 
Varıp yetesim gelir 

Sırat kıldan incedir 
Kılıçtan keskincedir 
Varıp anın üstüne 
Evler yapasım gelir 

Altında Gayya vardır 
İçi nâr ile pürdür 
Varuben ol duldada 
Biraz yatasım gelir 

Ta'neylemen hocalar 
Hatırınız hoş olsun 
Varuben ol tamuda 
Biraz yanasım gelir 

Andan Cennete varam 
Cennette Hakık görem 
Huri ile gulmanı 
Bir bir kucasım gelir 

Derviş Yunus bu sözü 
Eğri büğrü söyleme 
Seni sigaya çeker 
Bir Molla Kasım gelir 
Ancak Molla Kasım yukarıdaki mısraları -özellikle son bölümü- okuyunca hatasını fark ediyor ve pişmanlık duyarak Yunus Emre'nin hayatını yazmaya başlıyor.

Roman bölüm bölüm ilerliyor. Bazı bölümleri Yunus Emre'nin dilinden bazı bölümleri ise oğlu İsmail'in dilinden anlamaya çalışıyoruz. 

Yunus Emre'nin anlattığı bölümlerde eşi Sitare yani Elif'e duyduğu aşkı, halkı için verdiği mücadeleyi, eşi Sitarenin ölümü ve oğlunu kaybedişi, eşine duyduğu özlem, oğluna tekrar kavuşmak için verdiği mücadele, dervişlik yolunda ilerleyişi, ebedi aşkı arayışı ve kendini şiire verişi etkileyici bir dille aktarılıyor.

İsmail'in anlattığı bölümlerde ise İsmail'in Haclı şövalyesi Arn'ın eline düşüşü, Arn Ustaya yardımcı oluşu, Tanrının varlığını ve tanrıyı sorgulayışı, babasına olan kini, usta bir işkenceci oluşu, lideri olduğu çocuklar çetesiyle verdiği hayatta kalma mücadelesi ve babasıyla karşılaşmasını okuyoruz.

İskender Pala bize Yunus'un ve oğlu İsmail'in hayatını okuturken aynı zamanda 13. yüzyıl Anadolusuna ışınlıyor adeta. Hem yaşananlarla heyecanlanıyoruz hemde dönemim başrolleriyle tanışıyoruz. Yunus'u önce Aslanlı Hünkar'ın yanında uzun süre odun toplarken görüyoruz, sonra bizi Hacı Bektaş, Tapduk Emre, Mevlana ve çeşitli şehirlerde yaşayan birçok evliyayla tanıştırıyor. Sonra ara ara Moğolları -çekik gözleri- Hasan Sabbah'ın Alamutlularını, Haclı Şövalyelerini, Hırsızları Ugursuzları görüyoruz.

Kitabın ismininde etkileyici bir hikayesi var. Buyrun okuyalım;
Dağdan odun getiriyordum. Herkes ona odun diyordu; iki heceyle, OD-UN işte, ateş veren şey…Ama ben onun ilk hecesiyle ilgilendim, ateş olan kısmına, gönüllerde aşkı tutuşturan alevli kısmına, ‘OD’ a talip oldum. Herkes dağa odun için gittiğimi sanıyordu ama ben OD için gidiyordum
Bu yazıyı buraya kadar okuyacak kadar sabırlıysanız -tebrik/teşekkür ederim- tavsiyeme uyun, kitabı alın okuyun efendiler. Hatta tekrar tekrar okuyun. Beni anlayacaksınız. 

12 Mayıs 2014

'Garcia'ya Mektup' u' Okumadın mı?

Garcia

Başlangıçlar hep zordur. Hele birde kurulu bir düzene sonradan dahil oluyorsanız daha da zor. Bir filme yada kitaba ortasından başlamak zorunda olmak kadar zor ve anlaşılmaz...

Bir hafta kadar önce yaptığım iş, iş ortamım haliylede iş arkadaşlarım değişti. Her ne kadar adapte olmaya çalışsamda benden önceki yaşantılarına dayalı yaptıkları espirilere hep fransız kalıyorum. Bunlardan biride Garcia'ya Mektup. Anlamadığın yada nasıl yapılacağını bilmediğin bir konuda soru sorduğunda aldığın tek cevap var. Sonu Erol Taş kahkahasının biraz yumuşatılmış haliyle biten 'Sen Garcia'ya Mektubu okumadın mı Hahaha'

Aldığım bu klasik cevap karşısında inanılmaz bir gıcık olma durumu yaşasam da, yeni iş arkadaşlarıma gıcık olmak için biraz erken olduğu kanısına vardım. Üstelik Başkan'ın da bu mektuba çok önem verdiğini öğrenmem merakımı everest'in tepesine taşıdı.

Olay mektupta değilmiş. Hikayesindeymiş. Okuyun efendim, etkileyici bir hikaye, pişman olmazsınız...

Yeryüzünde birçok şairin, yazarın şiirleri, öyküleri, romanları, yabancı dillere çevrilmiş, kendi ülkesi dışında da yayımlanmıştır ama... Galiba yalnızca bir gazetecinin, bir "gazete köşe yazısı" birçok yabancı dillere çevrilmiş ve kendi ülkesi dışında birçok ülkede de yayımlanmıştır. O gazetecinin adi, Elbert Hubbart, o köşe yazısının başlığı ise "Garcia'ya Mektup" tur. Elbert Hubbart'in bu yazısının, yüz yıl boyunca çeşitli ülkelerde yapılan baskısı, yüz milyon adedi aşmıştır.
  Tüm meslektaşlarına örnek oluşturacak bir olgunluk düzeyindeki bu Amerikalı gazetecinin, "
Philistine" adlı aylık bir derginin 1899 Şubat sayısında yayımlanan bu yazısı, hiçbir olağanüstü özelliği olmayan, sıradan bir çavuşun görev sorumluluğunun öyküsüdür.

  Hubbart'in "Garcia'ya Mektup"undan etkilenen ilk kişi, New York Merkez Demiryolu İşletmesi yöneticilerinden George Deniels oldu. Bu yönetici, "Philistine" dergisindeki yazıyı Genel Yönetmeni'ne okuduktan sonra ondan, bu yazıyı çoğaltıp tüm demiryolu çalışanlarına dağıtmak için izin istedi.
  George Daniels istediği izni aldıktan sonra "Garcia'ya Mektup"u beş yüz bin adet bastırdı ve "Bu çavuşu örnek alınız" ön yazısıyla işletmenin tüm çalışanlarına dağıttı.

  "Garcia'ya Mektup"un varlığı, kısa bir süre sonra Rus Demiryolları Genel Yönetmeni Prens Hilakoff'un kulağına ulaştı. New York Merkez Demiryolu İşletmesi çalışanlarından birinden sağlanan "mektup"un bir kopyasını okuduktan sonra Prens Hilakoff, bunun Rusça'ya çevrilmesini ve Rus Demiryolu Şirketi'nin tüm çalışanlarına dağıtılmasını emretti.
  "Garcia'ya Mektup", demiryolu işçilerinden, Rus Ordusu mensuplarının eline geçti. Erler arasında elden ele dolasan mektubu Ordu Komutanları okuyunca, mektubun "resmileştirilmesine" ve tüm ordu mensuplarına dağıtılmasına karar verdiler.
  Japonlarla başlayan savaş için cepheye giden Rus askerlerin tümünün üniformalarının ceplerinde "Garcia'ya Mektup"un bir kopyası bulunuyordu.
  Japonlar, savaşta tutsak aldıkları Rus askerlerin tümünün ceplerinden çıkan "Garcia'ya Mektup"u görünce bunu ciddi bir incelemeden geçirdiler. "Mektup" Japoncaya çevrildi ve bunun, "Tutsak alınan tüm Rus askerlerin ceplerinde bulunduğu" haberiyle birlikte Japon İmparatoru'na sunuldu. "Mektup"tan imparator da etkilendi ve birer kopyasının Japon Hükümetinin tüm üyelerine dağıtılmasını emretti. Tüm Japon Bakanlar, "Garcia'ya Mektup"u çoğaltıp, kendi bakanlık örgütünde görevli tüm çalışanlara gönderdiler.
  ABD Deniz Kuvvetleri mensuplarına 1913'de dağıtılan mektubun özel olarak çoğaltılmış kopyaları ise, Birinci Dünya Savaşına katılan askerlerin önemli bir bölümünün ceplerinde bulunuyordu. Dergide yayımlandığının on dördüncü yılında "Garcia'ya Mektup"un "resmi olarak çoğaltılan" baskısı, kırk milyona ulaşmıştı.

  Garcia'ya Mektup
  Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasındaki savaşın bir aşamasında ABD Başkanı, çok acele olarak Küba'daki isyancıların önderi Garcia'ya bir haber göndermek istedi. Garcia, hangisinde olduğu bilinmeyen Küba dağlarından birinde ve nerede oldukları bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Kendisine posta ya da telgraf yoluyla ulaşabilmek olanaksızdı.
  ABD Başkanı'nın ona, ne denli önemli bir haber göndermek istediğini bilen çevresindekiler, Garcia'ya bir haberin, ancak elden götürülebilecek bir mektupla ulaştırılabileceğini bildirmek zorunda kaldılar. Başkanın çaresiz bakışları karşısında yanıt, çevresindeki subaylardan birinden geldi.
  'Benim birliğimde, Rowan adında bir çavuş vardır' dedi. Kimsenin nerede olduğunu bilmediği Garcia'yi o bulabilir ve mektubunuzu kendisine ulaştırabilir.

  Bu yanıta Başkan'ın aklı pek yatmamıştı ama, ortada yapılabilecek başka bir şey yoktu. Rowan çağrıldı. Kendisine, Garcia'ya gönderilecek mektup uzatıldı ve... '
Bunu, Garcia'ya teslim edeceksin' denildi.
  Rowan mektubu aldı, üniformasının yanındaki deri kesenin içine koydu, kesenin ağzını sıkıca büzdükten sonra, göğsünün üzerine kayışla bağladı. Önce Başkan'a selam verdi, sonra komutanlara, en sonra da kendi komutanına selam verdi, dışarı çıktı.

  Rowan, yola çıktıktan tam dört gün sonra, gecenin karanlığından da yararlanarak, üstü açık bir kayıkla Küba sahilinin açıklarına vardı. Küba'nın, balta girmemiş ormanlarına dalıp, gözden kaybolduktan üç hafta sonra, adanın öteki yakasında ortaya çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi, yürüyerek bir uçtan öteki uca geçti ve Garcia'ya, mektubunu teslim etti.
  Burada size Rowan'in, Garcia'ya mektubu götürebilmek için ne zorluklar atlattığını, ne tehlikeler geçirdiğini anlatacak değilim. Onun, ne denli kahraman bir asker olduğunu da anlatacak değilim. Yalnızca bir noktayı, hem de çok gereksinim duyduğumuz bir noktayı, iyice belirtmek için yazıyorum size tüm bunları.

  ABD Başkanı'nın makam odasındaki olayı, ana çizgileriyle bir kez daha gözden geçirelim:
  ABD Başkanı Mckinley, Garcia'ya teslim edilmek üzere Rowan'a bir mektup verdi. Ona yalnızca, '
Bu mektubu Garcia'ya teslim ediniz' dedi. Rowan mektubu aldı, göğsüne bağladı, selamını verdi ve odadan çıktı.
  Lütfen dikkat ediniz: Rowan, 'Garcia nerede?' diye bir soru sormadı. 'Garcia kim?' diye bir soru da sormadı. Yaptığı tek şey, kendisine verilen görevi almak oldu. Zaten kendisinden beklenen, onun da yapması gereken buydu.

  Rowan, ülkesindeki her okula heykeli dikilebilecek ve yetişen tüm kuşaklara örnek olarak tanıtılabilecek bir '
ölümsüz kahraman'dır. Fakat bugünün gençleri onun kahramanlığından çok, başka bir özelliğini örnek almak zorundadırlar. Rowan'in örnek alınması gereken özelliği, verilen görevi sadakatle kabullenmek, o görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmek ve görevi eksiksiz tamamlayabilmek için tüm enerjilerini bir noktada toplamak disiplinidir.
  Özetle, Garcia'ya gönderilecek mektubu almak, hemen götürmek için yola çıkmak ve mektubu Garcia'ya teslim ederek görevi kendinden beklenildiği güven düzeyinde tamamlamak sorumluluğu ve terbiyesidir.

  General Garcia simdi yaşamıyor, fakat yeryüzünde başka Garcia'lar var. Ve o Garcia'lara gönderilecek başka mektuplar var. Çevremize baktığımızda ise, genellikle güçsüz, isteksiz, gönülsüz ve umursamaz kişilerle karsılaşıyoruz.

  Yönetici olarak görev yaptığınız iş yerinizde, varsayın ki altı yardımcınız var. Bunlardan birini çağırın ve kendisinden söyle bir istekte bulunun:

  'Lütfen benim için ansiklopediye bakıp, Corregio'nun yaşamına ilişkin özet bir bilgi hazırlayın.' Yardımcınız size, 'Peki, efendim' deyip, bu görevi yapmaya hemen gidecek mi?
  Boş yere umutlanmayın. Büyük bir olasılıkla böyle bir şey yapmayacak. Donuk bir ifadeyle yüzünüze bakacak ve size, şu sorulardan birini ya da birkaçını soracaktır:
-O kimdir?
-Hangi ansiklopedi'den bakayım?
-Fakat bu görev benim sorumluluk alanıma girmiyor ki, efendim...
-Bismarck'ın yaşam öyküsünü istemiyorsunuz, değil mi?
-Bunu benden daha kıdemli bir arkadaş yapsa daha iyi olmaz mı, efendim?
-Yaşamı hakkında bilgi istediğiniz bu kişi halen yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü, efendim?
-Acelesi var mi, yoksa elimdeki işi bitirdikten sonra yapsam olur mu?
-Ben ansiklopediyi bulup getirsem olur mu, yoksa oradaki bilgiyi aynen kopya çekmemi mi istersiniz?
-Bu kişinin yaşamını niçin öğrenmek istiyorsunuz, efendim?
-Onun yaşam öyküsünde neyi vurgulamamı istersiniz?

  Siz tüm bu soruları büyük bir sabırla yanıtlayıp, kendisinden bu bilgiyi niçin istediğinizi, onun bu bilgiyi nereden, nasıl bulacağını tane tane açıkladıktan sonra bile çalışma arkadaşınız, hiç kuşkum yok, kendi bölümüne gidecek ve kendi yardımcıları arasında 'Garcia'ya Mektup'u götürecek bir kişiyi aramaya çalışacaktır.

  Bir stenograf ilanı için başvuranların onda dokuzu, ne imla kurallarını, ne de noktalama işaretlerini kullanmayı bilir. Daha da kötüsü, başvuruda bulunduğu is için bunların 'olmazsa olmaz' kurallar olduğunu aklına bile getirmez. Böyle bir kişi, Garcia'ya mektup götürebilir mi?

  Benim yüreğim, evde olduğu zaman da, işten uzakta olduğu zaman da işini yapan adamdan yanadır. Garcia'ya götürmesi için kendisine verilen mektubu alıp, cebine koyan, fakat aptalca sorular sormayan adamdan yanadır. Uygarlık, işte bu çaptaki kişiler için uzun ve biraz da sıkıntılı bir soruşturma dönemidir.

  O her kentte, kasabada, köyde ve her büroda, mağazada ve fabrikada vardır. Dünya, işte bu çaptaki kişilerin sorumluluk bilinci ve iş terbiyeleriyle ayakta durabiliyor. Tüm insanlık, evrimini biraz daha, biraz daha hızlandırabilmek için, tüm gücüyle, işte bu bilinç ve bu terbiyedeki, bu çaptaki kişiler için haykırıyor:
'Garcia'ya mektup götürecek kişilere gereksinimimiz var. Hem de en kısa sürede, her yerde ve her zaman...'

4 Mayıs 2014

Patron Mutlu Son İstiyor

Patron Mutlu Son İstiyor

Senaryosu Yılmaz Erdoğan Tarafından yazılmış, Tolga Çevik'in başrolde olduğu romantik Komedi türünde bir film. Oyuncularının Beyaz'ın programındaki çok eğlendik, çok güldük açıklamaları, patron rolündeki garip tiplemenin aslında Tolga Çevik olduğu sürprizi ve kapadokya da çekilmiş olması nasıl bir komedi izleyeceğim konusunda merak uyandırdı.

Konusu özetle şöyle; patronu senarist Sinan'ı (Tolga Çevik)ilham alması için Kapadokya'ya gönderir. Patronun üç şartı vardır. Film komik olacak, içinde aşk olacak ve mutlu sonla bitecek. Sinan Kapadokya da yerleştiği otelin sahibinin kızı Eylül'den de (Ezgi Mola)etkilenmiştir. Üç gün içinde senaryo yazması beklenen Sinan,  konu bulamayınca kendi hayatını yazmaya karar verir. Sinan, eski ev arkadaşı ve kız arkadaşını çalmış olan, şimdilerde yse ünlü bir dizide başrol olan Faruk (Murat Başoğlu) ile Eylül'ün evlenmek üzere olduğunu öğrenir. Sinan kendi hayatının senaryosunu yazarken Eylül'ü de kendine aşık etmeye yani eski ev arkadaşının sevğilisini çalmaya çalışır. Sonuç mutlu son?

Yılmaz Erdoğan bu senaryo ile güldürmekten çok düşündürmek istemiş sanki. Komediden çok daha fazla romantizm üzerinde durulmuş. Özellikle kapadokya'nın muhteşem görüntüleri romantizmle harmanlanmış. Filmin komedi kısmı ise bildiğimiz Tolga Çevik sakarlıklarından oluşuyor. 

Araba tamircisi olayı ise resme sonradan eklenmiş duygusu veriyor. Diğer yan karakter Amerikan kovboy şapkalı atçı Arif (Erkan Can)önce ne alaka endişesi yaratırken, kurduğu diyaloglarla aslında filmin içindeki eleştirmeni çok iyi oynamış.
Film, izleyiciye aktardığı samimiyet duygusu, müzikler, oyunculuklar ve mükemmel kapadokya görüntüleri için izlenmeli. Gülme konusunda beklentinizi yüksek tutmayın...

30 Nisan 2014

Operasyon // Selman Kayabaşı

Operasyon Selman Kayabaşı

Operasyon, yazarın daha önce beklentimi yüksek tutarak okuduğum , büyük hayal kırıklığı yaşadığım Hanedan kitabından sonraki  ikinci kitabı. Haliyle isteksiz başladım ve beklenti sıfırın altındaydı. Ama beklediğim gibi olmadı.Hem yakın tarihimizi anlatmasından hemde kitapta geçen isimler hakkında az biraz bilgi sahibi olmamdan olsa gerek kitap bir gecede bitti.

Aynı yazarın birden çok kitabını okuyunca yazarla ister istemez özdeşleşiyor insan. Olaylara yaklaşım tarzı ve düşünce yapısı hakkında kabaca bilgi sahibi olunuyor. Kitapta yazarın ne anlatmak istediğini, şahısları ve olayları nasıl irdelediğini daha iyi anlar hale geliyorsunuz. Yazının sonunda yazarın bakış açısına tekrar dönelim...

Operasyon kitabından bahsetmeden önce, Hanedan a göre en az 3-4 gömlek daha üstün ve derli toplu olduğunu belirtmeliyim. Yazar yine sık sık uzak ve yakın geçmişe gel gitler yapsa da ağırlıklı olarak Abdullah Çatlı ve Muhsin Yazıcıoğlu üzerinden olayları çözümlemeye çalışıyor. Kitap Muhsin Yazıcıoğlu'nun Aziz Mahmut Hüdayi dergahında işlenen bir cinayete tanık olması ve bu cinayette öldürülen şahsın kendisine bir şifre vermesiyle başlıyor. Şifreyi Karar Odası denilen bir yapılanmanın başkanına ulaştırmak isterken aslında Alparslan Türkeş, Korkut Özal gibi isimlerinde karar Odasının üyesi olduğunu ve liderlerinin de hapsanede yattığı sürede kendisine gizli mektuplar getiren bir gardiyan olduğunu öğreniyor. Bu yapılanmadan ayrı olan Gladyo nunda ülke üzerinde etkili olduğu üzerinde duruluyor. Sona doğru ise 1993 yılında Bursa nın bir köyüne yapılan operasyondan bahsediliyor. Bu operasyona Eşref Bitlis ve Muhsin Yazıcıoğlu da katılıyor ve devletin gizli belgelerini karanlık yapıların elinden alıyorlar.

Kitap son operasyondan önce Muhsin Yazıcıoğlunun hapis yıllarına dönüyor ve ona gönderilen mektupların bir kısmını bize okutuyor. Bu mektuplarda ilginç ve etkileyici tespitler var. Dünya yı İngiltere ve Vatikan olmak üzere iki gücün yönettiği ve ikisininde birbiriyle mücadele halinde olduğunu iddia ediyor. Vatikanın onayını almayan hiç bir liderin ülkesinin başına geçemeyeceği bastıra bastıra vurgulanıyor. Yine Vatikan önderliğindeki grup sömürgelerini katolikleştirirken, ingiltere tamamen yok ediyor yada o coğrafyada köleleştiriyor. İngilizler kendi ırklarını korurken Vatikanın sömürdüğü bölgelerde melez ırklar meydana geliyor. Özellikle Hindistan işgalinden sonra ingilizler direk sömürme yerine, eğitimle devşirerek içi ingiliz dışı Hintli ara yöneticiler yetiştirerek sömürüye devam ediyor.  Yazar burada bizimde bu tip yöneticilerle idare edildiğimiz imasında bulunuyor. Mektuplar yakın tarihimize yaklaştıkça yok edilen kızılderelilerden ve köleleştirilen siyahlardan Osmanlı içindeki yapılanmalara geliyor. Hatta V. Murad ın mason olduğu iddiasında bulunuyor. Tarih yaklaştıkça devleti yöneten gizli kurulların Abdullah Çatlı gibi adamlara yurt dışındaki bürokratlarımızı öldürterek, ölümleri Ermeni Asala terör örgütünün üzerine ihale ettikleri, Abdullah Çatlı nın yapılanmalara mesaj vermek amacıyla ölüme gönderildiğinin üzerinde duruluyor. 

Yazar tüm bu yaşananları romanlaştırarak anlatırken dipnotlarla tarihte yaşanan olaylara atıfta bulunuyor. Haydarpaşa Tren Garındaki ve Galatasaray lisesindeki yangında, aslında gizli yapılanmalara ilişkin listelerin yok edildiği iddiası bu dipnotların sadece biri.

Yazar kronolojik sırayla olayları takip etmediği, gelgitlerle olaylar arasında bağlantı kurduğu için anlaşılması zor ve kafa yoran bir kitap olmuş. Zaten kendisi de bir çok yerde kimin iyi tarafta, kimin kötü tarafta olduğuna karar veremiyor. Özellikle Alparslan Türkeş konusunda bariz ikilemde kalıyor. Daha açıklayıcı olabilmek için Operasyon 2 isimli bir kitap daha çıkararak son 90 yılımızı anlatacağını söylüyor.

Tekrar başa dönelim ve yazarımızın olaylara yaklaşım tarzını irdeleyelim. Özellikle önemli yerlere gelen şahısların eğitim ve aile bağları üzerinde duruyor. İngilterenin Sömürge bakanı daha önce filan yerin valisiydi, onun dedesi de şu görevlerde bulunmuştu, bilmem kimin torunu Reuters haber ajansı sahibi... Aile bağları üzerinden gidilemediği durumlarda eğitim durumuna bakıyor. Tansu Çiller, Robert koleji mezunu, okul bittikten sonra bir süre ABD de yaşadı, Süleyman Demirel in partisine yerleştirilerek sivriltildi... ... Bakanı Dünya Bankasından getilerek bakan yapıldı, aslında Türkiye Komiseri... 

Çok dağınık ve çok geniş perspektiften olaylara bakan, kendini okutan ve düşündüren bir kitap olmuş. Okuduklarınızı kabul edemeyebilirsiniz ama pişmanlık yaşamazsınız. Tavsiye ederim...

Arka kapak yazısı...

1912'den sonra Türkiye'yi Karar Odası yönetti. Lideri bir İngiliz'di. ve o gece, Karar Odası'na operasyon düzenlendi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bağımsız bir devlet olarak mı kuruldu, yoksa? Birinci Dünya Savaşı'nın galibi İngiltere, Türkiye'yi nasıl ve kimler aracılığıyla yönetiyordu? Sultan Abdülhamid devrilirken kurulan National Bank of Turkey (Türk Milli Bankası) hangi amaçla kurulmuştu? Bankanın genel müdürlüğüne, neden İngiltere'nin sömürge valiliğinde çalışan Sir Henry Babington Smith atandı? Sultan Abdülhamid'i deviren kadro ile National Bank of Turkey'in nasıl bir ekonomik ilişkisi vardı? 1908 Meşrutiyetinden hemen sonra Mezopotamya petrollerinin tamamı, Turkish Petroleum Company üzerinden nasıl bu bankaya ve İngilizler'e bırakılmıştı? 

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İngilizler, diğer sömürge eyaletlerinde olduğu gibi Türkiye için de aynı yönetim modelini mi kurdu? "Karar Odası" adı verilen yapı nasıl oluşturuldu ve kimler bu yapının içinde yer aldı? Cumhuriyet tarihimizdeki kritik kararlar, uygulanan siyaset, ekonomik projeler Karar Odası'nın kontrolünde miydi? Millî yapının, Karar Odası'na sızdırdığı komutanlar, işadamları, akademisyenler, gazeteciler kimlerdi? Suikastlar, terör örgütleri, çeteler, mafya ve siyaset dünyası... Karar Odası, bir ülkeyi nasıl yönetiyordu? Milli yapı, Karar Odası'na ne zaman ve nasıl bir darbe vurdu? Millî yapıya uyanma emri ne zaman, kim tarafından verildi? Teşkilat, Muhafız, Hanedan kitaplarının yazarı Selman Kayabaşı, bu kez ABD ve İngiltere'nin ortak yönettiği gizli yapıya düzenlenen operasyonu ve operasyonun kodlarını deşifre ediyor.

29 Nisan 2014

Düğün Dernek

Düğün Dernek Afiş

Düğün Dernek filmi gişe rekorları kırıyor, izleyenleri kahkahaya boğuyor haberleri üzerine merak ve büyük bir beklentiyle izledim filmi. 

Haliyle aynı kadro tarafından yapılmış ve beğendiğim Çalgı çengi filminden sonra bir özgün komedi daha bekliyor insan.

Tamamı Sivas'ta çekilen filmin konusu özetle şöyle;  köyün İsmail abisinin şehir dışında okuyan oğlu Tarık kimseye haber vermeden köye gelir. Tarık ailesine Letonya lı bir sevgilisi olduğunu ve onunla evlenmek istediğini soyler. Ayrıca aynı şirkette çalışan iki sevgilinin bir sonraki işte aynı ülkede çalışabilmesi için hemen evlenmeleri gerekecektir. İlk başta anne bu evliliğe karşı çıksada baba olur verir ve kendi adetlerine göre düğün yapmayı kafaya koyar.  Dört iyi arkadaş ismail abi, tüpçü Fikret,  tövbekar Çetin ve Saffet öğretmen imece usulü bir düğün için hazırlıklara başlar.

Film boyunca yaşanan aksilikler düğün sırasında zirve yapıyor.  Kiz tarafından bir mafya düğünü basarken, iki misafirin beklenmedik ölümü ortalığı iyice karıştırıyor.

Yöresel bir aksilikler komedyası izliyoruz.  Şive ağırlıklı ve yer yer küfürlü komedi yapılmış.  Yaşananlara değil aslında oyuncuların mimik ve diyaloglarına gülmeye çalışıyoruz.

Özellikle de sona doğru abartı üzerine abartı görüyoruz. Gelinimiz uzun süre baygın kalıyor ve ayılır ayılmaz tekrar bayılıyor,  düğünde ölen yaşlı bir adam düğün halayında halay çektirilerek ortamdan kimseye farkettirilmeden uzaklaştırılıyor, adamın ölüsünü gören damadın annesi herşeyi bir anda anlayıveriyor ve nerdeyse hiç tepki vermiyor vs.

Oyunculuklar artık sıktı dedirtiyor. Özellikle Yakın çekim ve sürekli -boğazdaki damarları pörtletircesine- bağırarak yapılan konuşmalar beni rahatsız etti. Bunun yanında damat Tarık ın annesini oynayan Devrim Yakut ise filme inat harika iş çıkararak oyunculuk dersi veriyor.

Film, reklam sektörünün Cem Uzan ın yüzde yedi oy alan Genç Parti sinden sonraki ikinci büyük başarısıdır. Yoksa rekor kıracak bir film değil...

Fragmanından fazlasını beklemeyin...

28 Nisan 2014

Hanedan // Selman Kayabaşı

Hanedan

Kitap nasıl seçilir yada iyi bir kitap kurdu nasıl kitap alır acaba? 

Elimdekiler bitince hazır yolumun üzerindeler diyerek kitapçılara gittim. Genellikle romanların bulunduğu en çok satanlar kısmında aynı yazara ait Hanedan ve Operasyon isimli kitaplar dikkatimi çekti. Hanedan isimli kitabı elime aldım ve arka kapak yazısını okudum. -yazının sonunda paylaşacam- Sonra kitabın ilk sayfasını açtım. 1983 doğumlu genç bir tarihçi yazarın, gerçek ve konuşulamayan tarihimizi yazma iddiasını okudum. Sonuç olarak her iki kitabını da aldım.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde II. Abdulhamit'in yıldız istihbarat teşkilatıyla başlıyor, sonra 1040 yılına giderek gizli bir toplantıdan bahsediyor. Aynı gizli kurul 1299 ve 1906 da yine karşımıza çıkıyor. Yazarımız aslında Türk boylarından oluşan gizli bir örgütlenmenin Türkleri yönettiği, devlet yıkıp devlet kurdurttuğu, devletlerin hep bu örgüte bağlı olduğu imasında bulunuyor. 

İkinci bölümde -yazar ikinci kitap diyor- öldürülen bir yazar, genç bir editör ve istihbarat ajanı etrafında geçiyor. Yazar gizli haritayla ilgili -aslında konumuz olan- uçuk iddialarda bulunuyor. Genç editör bunu basmayı kabul etmiyor ve birkaç gün sonra yazarımız öldürülüyor. İstihbarat ajanımız da bu şifrelenmiş cinayeti çözmek için genç editörden yardım istiyor. Bir süre sonra bu editörde öldürülüyor. İstihbarat ajanı bu cinayetleri çözmek isterken aslında kendisinin cinayetleri çözmek için değil örgütü tanıması için görevlendirildiğini öğreniyor. 

Üçüncü bölümde ise gizli örgütün elemanlarını tarikatların içinde eğittiği üzerinde duruluyor. Örgüt elemanlarını iki şekilde yetiştiriyor. Nakkaş ve kılıç... Ya çok iyi bir yazar yapıyor ya da asker..

Yazarımız ilginç ve ispatlanması oldukça zor iddialarda bulunuyor. Mesela kabul edilen yada bize öğretilen temel tarihe göre Anadolu Selçuklular döneminde devletin batı sınırını beylikler koruyordu. Bu beyliklerin temel görevi özellikle Bizans ve haçlı ordusu saldırılarına karşı Selçukluları korumak ve padişah çocuklarını yetiştirmekti. 1243 te yapılan Kösedağ savaşında Anadolu Selçuklu devleti Moğollar a yenilince merkezi otorite zayıflar ve bu beylikler kendi bağımsızlıklarını ilan ederler. Kitaba göre ise Kösedağ savaşından sonra bu gizli kurulun aldığı kararla beylikler -sözde- Selçuklulardan ayrılarak moğollar a bağlılıklarını biat ettiklerini bildirirler. 1299 toplanan aynı kurul Osmanlıları baş seçer... Peki öyleyse Osmanlıların diğer beyliklerle yaptığı savaşları nereye koyacağız? 

Son dönemler içinse Atatürk' ünde aslında bu gizli örgütten olduğunu, Vahdettin in tahta çıkar çıkmaz bu gizli örgütün emirlerinin kendi emirlerinden üste tutulacağını bildirdiği iddiasında bulunuyor. Bu ve benzeri iddialar gizli bir harita etrafında kitap boyunca devam ediyor.

Kitap benim için tam bir hayal kırıklığı. Keşke arka kapak yazısını yazıp bıraksaymış... 

Hayal kırıklığına rağmen aynı yazarın Operasyon kitabına başladım...

2. Abdulhamit


Arka kapak yazısı...

Sancak sahibi beyler, 1040ta Semerkandda toplandılar. Kınıkı hakan bildiler.
1299da Konyada buluştular, Kayıyı bey seçtiler.
Ve sancak sahibi beyler, 1906da İstanbula davet edildiler.
Biri devlet kuracak, biri devlet yıkacak, biri devlet olacaktı...

O gün, İstanbulda cesedi bulunan yazar, Hanedan başlıklı gizli bir dosyanın muhafızıydı. Anadoluya gelen boyların kurduğu devletleri ve bu boyların birbiriyle ilişkisini inceleyen yazar, istihbarat teşkilatlarının peşinde olduğu bir haritayı deşifre etmek üzereydi. Harita, Fatih Sultan Mehmetin Buharadan, Timur Devletinden şehirler şehrine, İstanbula davet ettiği matematikçi ve uzay bilimci Ali Kuşçu tarafından hazırlanmış, son şeklini ise Akşemseddin tasarlamıştı. 1071de Anadoluya gelen gizli bir yapının resmedildiği harita, 1918de Yıldız Sarayında tekrar konuşulmaya başlandı.

Sivas Kongresinin Divan Katipliğini ve istihbarat başkanlığını yapan İsmail Hami, 1071de Sivasa yerleşen Danişmendoğlu beyliğinin o günkü temsilcisi idi. Erzurum Kongresini tertip eden Hüseyin Avni, 1071de Erzuruma konan Saltukoğullarından Ebul Kasımın torunuydu. Ve en önemlisi, Hanedan isimli dosyaya göre, Osmanlı impatorluğundaki hiyerarşiye göre, Kayıhanoğullarından sonra gelen ama Vezir-i Âzamdan da üstün olan bir başka aile tartışılıyordu kitapta: Giray Hanedanlığı. Padişahın altında, Vezir-i Âzamın üstünde olan bu makama, örfe göre Kırım Hanı Giraylar oturuyordu. İmparatorluk yıkılırken Sadrâzamlık makamına Giray Hanedanının o günkü lideri, Ahmet Tevfik Paşa tayin edilince, 1071de Anadoluya gelen beylerin yeni bir devlet kurmak için emir aldıkları belli oldu. Nitekim beyler Anadoluda ilk olarak nereye yerleşmişse, Milli Mücadele de o şehirlerde başlayacaktı.

Bir suikast, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tarihini bu kadar derinden etkileyebilir mi? Ali Kuşçunun asırlar önce hazırladığı harita, suikasta kurban gittiği söylenen bir cumhurbaşkanının, gizli belgelerini sakladığı gizli bir apartman dairesinde ortaya çıkarsa, evet!

24 Nisan 2014

Kişisel Blog Serüveni

Kişisel Blog Serüveni

Temel soru kişisel blog nasıl olmalı?

Bu soruya yazının sonuna doğru cevap arayalım. Şimdilik kişisel blogların dünü ve bugününden bahsedelim isterseniz...

Konu üzerinde kafa yormadan önce tüm kişisel blog yazarlarını kucaklayalım. Onlar candır, donanımlıdır, sevilmeli ve takip edilmelidir. Yazmanın zorluğunu, okumayan ve araştırmayan birinin yazamayacağını en iyi onlar bilir. Okuduğunuz satırlar yazılmadan önce kaç kez boş ekrana bakılıp kapatıldığını, kaç kez silinip tekrar yazıldığını, iki cümle arasında kaç dakika durup beklendiğini, düşünüldüğünü yazmayı denemeden okuyan bilemez... Bu kadar övgüden sonra konumuza dönelim :)

Kendini kişisel blog yazarı olarak tanımlayan ve Kişisel blogları okumayı seven biri olarak son dönemlerde evrim geçirdiğimizi söyleyebilirim. Takip ettiğim bloglar üzerinden örneklendireyim hemen. Daha önceki bloglar Kim Lan Bu Hayatımın Erkeği, Uyandım Saçmaladım tarzındaydı. Blogger profili üzerinden kendinden bahsedilir ve kategorisiz bir şekilde tek sayfa üzerinden paylaşımlar yapılırdı. Kullanıcının farklı ilgi alanları varsa -şiir, roman yada fotoğraf gibi- her biri için ayrı bir blog açılırdı. Kabul etmeliyim ki kopyala yapıştır yapmadan, kendine özgü ve farklı alanlarda blog tutmak oldukça zordu. Zaten başarabilen de oldukça azdı.

Şimdilerdeyse bloglar daha bir web sitesi vari. Hatta tasarım sektörünün gelişmesiyle bloglarını web sitesi olarak kullanan onlarca kullanıcıyla karşılaşmak mümkün. Reklamlardan vs. para kazanmak için yazılan -kişisel, teknoloji adı ne olursa olsun- blogları konumuzun dışında bırakalım. 

Temaların gelişmesiyle özellikle de haber sitesi görünümlü blogların kişisel blog olamayacağı kanaatindeyim. Bunu yanında farklı konularda yazanlar için kategorilerin, blogların olmazsa olmazlarından olduğunu düşünüyorum. Kategorinin, konuların çöp olmasın engelleyen önemli bir faktör olduğu unutulmamalı. Kitaplığınızdaki kitapları kategorize etmek gibi... Fildişinden Kule ve eqzdemir iki güzel örnek...

Peki kişisel blog nasıl olmalı, neler yazılmalı ?

Kişi ne isterse yazmalı. Bir konuda uzman olmasına gerek yok. Kullandığı telefondan bahsetmek istiyorsa bile bunu bir teknoloji sitesi gibi değil de kullanıcının hissini yansıtarak yapmalı.Kendi kaleminden ve samimi olmalı.

Bizi neden okusunlar, ben kimin ki?

Tanınmış biri değilseniz -benim gibi- birilerinin sizi fark etmesini sağlamalısınız. Diğer blogları takip edip yorum bırakabilir, konuk yazarlık yapabilir, radikal blog yada yazar kafe gibi önemli sitelerde yazarlık yapabilirsiniz. Bunun yanında kişinin kimliğiyle yazmak zorunda olmadığını hatta rumuz ismi ile daha özgür ve daha içten yazabileceğini düşünüyorum. Kişiden ziyade fikirler daha önemli değil mi sizce de?

Diğer yöntem ise blogunuzu kaynaga çevirmek. İşin tadını kaçırmadan ve her şeye sazan gibi atlamadan.  Blog tasarım kategorisinde bunun işe yaradığını tecrübe ettim. Her seferinde google'den aradığım konuları kendime göre düzenleyip paylaştım. Zamanla aynı sorunu başkalarının da yaşadığını ve bu konuların işe yaradığını görmek ayrıca mutluluk kaynağı... Şimdilerde ise bir Eğitim kategorisi oluşturmayı düşünüyorum. İlk işimse daha öncelerde tecrübe ettiğim radyo yayını yapmak konusunda olacak...

Sonuç olarak; blog tutmak emek ve zaman isteyen bir iş. Yazmayı ve paylaşmayı seven için ise inanılmaz bir mutluluk...

23 Nisan 2014

Bazı Siteler Sadece İşe Yarar

Mesela Google...

Ne soracaksan sor da git havası var. Kodlarının arasına sıkıştırılmış kafeinden midir nedir sormadan da duramıyoruz. Öyle bilgisayarınıza virüs girmişte otomatik olarak başka arama motoru  açılıyormuş filan da anlamayız. Gerekirse o arama motoruna 'google' yazar kaçınılmaz hedefe ulaşırız...



Bu site o kadar olmasa da at sık kullanılanlara dursun havasında. İşlevi video indirmek. 

Youtube deki bir müziği telefonuma zil sesi yapmaya çalışırken buldum. Aslında bir çok yöntem var ve neredeyse hepsi aracı siteler bağlantısıyla indiriyor. Benim için bu en güzeli..



Basit arayüz ve bir sürü işlev. İlk resimdeki ekrana video linkini yazıp aratıyorsunuz ve karşınıza ikinci resim çıkıyor. İstediğiniz kalitede videonuzu indirebilirsiniz...

Benim işime yarayan yeri Record Audio kısmı... Seçtiğiniz aralığı indirebiliyorsunuz. Baştan sondan kırpabiliyorsunuz. Reklam mı var at gitsin. En vurucu noktayı zil sesi yap meselesi...

En alttaki edit bölümü bilgisayarınıza nasıl kaydedilsinle ilgili. Kafanız karışmaz, oldukça basit bir site...


Henüz Beta versiyon olsa da atın arşive dursun canlar... İşiniz düşer bir gün :)

20 Nisan 2014

Feather Blogger Teması

Feater Blogger Teması

Çok sık olmamak kaydıyla bloggerlerın yeni temalar denemesinde yada blogunda oynamalar yapmasına karşı değilim. Hatta yapması gerektiğini düşünüyorum. Böylece yeni arayışlara girerek ilgi alanında olmasa da farklı bloglar, yeni uygulamalar ve yeni gelişmeler hakkında bilgi sahibi olunacaktır.

Bu düşüncelerle gezindiğim Web masterların paylaşımda bulunduğu bir forum sayesinde gördüm temayı. Birkaç özelliği dışında içime sindi. Kendi bloguma da yükledim ama tema ayarlarının zaman alması endişesi ve daha sonra paylaşmayı düşündüğüm ikinci bir tema ile arasında kararsız kalmamdan dolayı, temayı kullanmak yerine burada paylaşmayı uygun buldum. Ayrıca kullandığım temayı bu temaya benzetmek temayı ayarlamaktan daha kolay geldi. Zaman önemli...

Neyse... Lafı fazla uzatmadan özelliklerinden bahsedeyim. 

En güzel özelliği mobil uyumlu olması. Tarayıcınızı daraltırsanız temanın kendiliğinden mobil temaya geçtiğini göreceksiniz.

Renk uyumu oldukça hoş...

Sabitlenmiş açılır üst menü...

Konuların üst kısmında gizlenmiş konu paylaşım butonları... (farkı arayanlara)

Sosyal takip butonları footer (en alt)bölüme yerleştirilmiş.

Reklam isteyenlere uygun reklam alanları...

Sizde bir göz atmak isterseniz...

19 Nisan 2014

Sırlar Uçurumu - Alein Kentigerna

Eğer çok sevdiğiniz bir insandan hediye kitap aldıysanız onu mutlaka okumalı, hatta çok sevmelisiniz. Bu durum hem kitap hediyeleşmesi gibi mükemmel bir olayın önünü açar hem de kitabı sevmenizle mutlu olan sevdiceğinizin mutluluğuyla sizde mutlu olursunuz. Özetle karşılıklı mutlulaşırsınız :)Bu kadar felsefik bir girişten sonra anladığınız üzere kitaba 'zorunda olmak' hissiyle başlasam da pişman değilim. 


Her şeyden önce dikkat isteyen ve hayal gücünüzü betimlemeleriyle çalışmaya zorlayan bir roman. Kitabın içine girmeyi başardıysanız, bir ailenin hatalarını, aşklarını, yasak aşklarını ve parçalanma hikayesini okurken Fransa'nın Napolyon dönemi hakkında da fikir sahibi olacaksınız demektir.

Romanı elinize aldığınızda özellikle de ilk sayfalarda anlaşılması zor ve karışık bir romana başladığınız  düşüncesi oluşuyor. Ama bu durum sizi korkutmasın. İlerleyen sayfalarda bu karışıklık 'hadi ya' şaşkınlığına dönüşüyor. Yazar atlamalarla ve geri dönüşlerle okuru şaşırtarak ilerliyor. 

Hikaye, 1835 yılı fransa'sında bir malikane'de geçiyor. Blanc De Vanue malikanesi. 20 yıl önce derin bir aşkla evlenen Malikanenin büyük oğlu Frederic'in eşinin, Malikanenin küçük oğlu Eduard tarafından uçurumdan atıldığı hizmetçinin oğlu tarafından görülür. Hizmetçi ve oğlunun olayı büyük kardeş Frederic'e anlatmasıyla malikaneden sürülürler acı dolu bir hayat yaşarlar. Ve 20 yıl sonra aynı uçurumun dibinde malikanenin büyük oğlu Frederic in cesedi bulunur. Artık malikaneye de gizemli bir doktor girmiştir ve ailenin kızıyla evlenmek üzeredir. Bu doktorun malikaneden yıllar önce sürülen hizmetçinin oğlu olduğunu, henüz Malikanede yaşayan bir kişi daha bilmektedir... 

İlerleyen sayfalarda, ilk sayfalarda okuduğumuz kötü karakterlerin aslında kötü, iyilerinse o kadar da iyi olmadığı, soylu görünenlerle sığıntı gibi yaşayanların yer değiştirdiğine tanıklık ediyoruz. 

Kitap bir şekilde elinize geçtiyse tereddüt etmeden okuyun... 

Keyifli okumalar...